- Fikir Turu - https://fikirturu.com -

Avustralya, Aborjinleri anlayamamış olmanın bedelini ödüyor

“İnancın, öngörünün ve kelimelerin ötesinde bir felaket… Avustralya’nın barış tarihinin en karanlık günlerinden biri.” Avustralya Başbakan yardımcısı Julia Gillard 2009 yılında ülkenin gelmiş geçmiş en tahripkâr yangını olarak kabul edilen, 180 kişinin yaşamını yitirdiği “Kara Cumartesi” yangınından sonra bu sözleri söylemişti. 10 yıl sonra, 2019’un eylül ayından beri söndürülemeyen, 28 kişinin ve 1 milyardan fazla hayvanın yaşamını yitirdiği, 11 milyon futbol sahası büyüklüğünde bir alanda etkili olan son yangınları kim bilir tarih nasıl yazacak?

Avustralya Başbakanı “Kriz yönetiminde hatalar yaptım” diyerek özür diledi. Avustralya gibi yangınlara hiç yabancı olmayan bir ülkede bile uzmanlar şaşkın. Olağan şüpheli ise küresel ısınma. Peki, insanın hiç mi suçu yok?

Doğayı doğru anladık mı?

Her soru ya da sorunun, nesnel nedenler üzerinden açıklanma koşuluyla, birçok doğru cevabı ya da doğru çözümü vardır. Özellikle doğa bilimlerinde.

Aslında doğru, gerçek, faydalı, vb. pek çok kavram insan, hatta birey merkezlidir ve bu nedenle ne toplumda ne de doğada kesin ve yaygın izdüşümleri, anlamları yoktur. Hepsi insan tarafından ve insani değerlere göre geliştirilmiş bu kavramlarla dışımızdaki doğayı anlamak mümkün değildir. Doğa ile ilişkilerimizde yaşadığımız sorunların temelinde de bu değer farklılığı yatar. Örneğin baykuş benim yeşil olarak tanımladığım bitki yaprağını kırmızı olarak algılarken, yarasa benim duyamadığım sesleri duyabiliyor, bana zararlı görünen orman yangınları okaliptüs gibi bazı canlılar için yaşam kaynağı olarak kabul edilebiliyor.

Herhangi bir doğal olguyu, işlevi anlayabilmek için, anlamaya çalışanın tarafsız, kendi öz değerlerinden soyutlanmış olması gerekir. Anlamak eko-sentrik (ekosistem merkezli), yönetmek ise antropo-sentriktir (insan merkezli). Anlamak, yönetmenin olmazsa olmaz ön koşuludur. Anlaşılması güç görünse de, ekoloji biliminin bize öğrettiği (dayattığı da denebilir) belirleyici ilke budur. Avustralya’da yaşananları anlamak için bu perspektifte bakmak gerekir.

Aborjinler yangını nasıl kullanırdı?

Avustralya Kıtasının yerli halkı olan Aborjinler 1788’de batılı hemcinsleriyle karşılaşıncaya kadar, doğada bitkilerden önce de var olan ateş ve yangın ile doğa (ot, orman, koala, rüzgar, vb.) arasındaki karmaşık ilişkileri anlamış ve yangını yollarını açık tutmak, koala ve kanguru gibi avlarının iştahla otlayabileceği genç ve besleyici sürgünler üretebilmek, avları avcılara doğru yönlendirebilmek gibi amaçlarla, etkin bir yönetim aracı olarak kullanmışlardır. Düşük enerjili bu yangınlar, bir yandan kolaylıkla yanabilen kuru yaprak, ince dal ve otlardan oluşan yanıcı yükünün azalmasına ve dolayısıyla çıkabilecek yangınların daha düşük enerjili, daha az zarar verici olmalarına yol açarken diğer yandan bitki örtüsünün tekrarlanan yangınlara uyumlu hale gelmelerini ya da uyum yeteneklerini sürdürebilmelerini sağlamıştır.

Doğaya, dolayısıyla yangınlara uyum sağlamış Aborjinlerin yangın anlayış ve yangın yönetimi ile çağdaş insanın yangın anlayışı ve yönetişi arasında çok belirgin farklar var.

Yangını zararlı, korkulacak bir doğa olayı olarak gören batılıların alana girmesiyle birlikte doğa anlayış ve yönetimi köklü değişime uğramış; tel çitler, duvarlar örülmeye, binalar inşa edilmeye, toprak sürmeye başlanırken, Aborjinlerin denetimli yakma uygulamaları bir araç olmaktan çıkıp yaşamı ve malı tehdit eden felakete dönüşmüştür.

Dahası, Avustralya kentleştikçe (çağdaşlaştıkça da denebilir) kent sınırları orman içlerine doğru uzanarak, orman yangınları [1] için en riskli ve en tahripkâr ortamları oluşturdular. Son 200 yılda tahripkâr yangınların sayısı ve büyüklüğü, bu nedenle, hızla arttı. Geçtiğimiz yıl başlayıp yeni yılda da yaklaşık 5 milyon hektar orman alanını etkileyip, 28 kişinin ölümü ve yaklaşık 1 milyardan fazla hayvanın telef olmasıyla devam eden yangın, bu tür bir ara kesitte başladı. Doğaya, dolayısıyla yangınlara uyum sağlamış Aborjinlerin yangın anlayış ve yangın yönetimi ile çağdaş insanın yangın anlayışı ve yönetişi arasında çok belirgin farklar var.

Çağdaş insan nerede hata yaptı?

Aborjinler yangından korkmadan, onu sistemin doğal bir bileşeni olarak görüp, anlayarak ekolojik anlamda yetkinlikle yönetiyor, kendi ihtiyaçlarını karşılarken doğanın ihtiyaçlarını da göz ardı etmiyorlardı. Değerleri, doğanın değerleri ile uyumluydu. Çağdaş insan ise yangını, onun doğal sistemdeki işlevlerini anlamaya çalışmadan, sadece kendi değerleri açısından, bencilce bir yaklaşımla zararlı olarak tanımladı ve yangınları bu temel görüşe göre yönetme yolunu seçti.

Ormanlardan dışlanan yangınlar, yanıcı yükünün artmasına, yangının sağladığı işlevlerin yok olmasına neden olarak, gittikçe büyümeye, şiddetlenmeye ve yıkıcı olmaya başladı. Dünya ölçeğinde Brezilya yağmur ormanlarından Sibirya ormanlarına, Doğu Asya ormanlarından, Avustralya’ya ormanlarına, son on yıllarda hemen her coğrafyada yaşanan ve yaşanmakta olan büyük ve tahripkâr orman yangınlarının ardında yatan basit gerçek budur.

Yangına uyumlu okaliptüsler

Avustralya’da olup bitenleri anlayabilmek için, kıtadaki ormanların yaklaşık %75’ini oluşturan, kolay yanan, yangın sonrasında kendini kolaylıkla yenileyebilen bir tür olan okaliptüs ağaçlarını yakından tanımak hatta yangına o gözle bakmak şart. Avustralya’nın yerli ağaç türü olan okaliptüs cinsinin yaklaşık 600 türü var. Okaliptüsler dünyamızın en boylu (140 m) ağaçları oldukları kadar yangına uyumlu, hatta aynı zamanda yangın çıkmasını da teşvik edebilen ağaçlarıdır. Okaliptüsler yangından birkaç hafta sonra hem tohumları ve hem de sürgün verme yetenekleriyle kendilerini kolaylıkla yenileyebilirler.

Yangına uyumlu türler aynı zamanda kolay ve şiddetle yanabilen türlerdir. Yanmayı belirleyen, nem, yaprak mimarisi, hava sıcaklığı, rüzgar, vb. parametrelerin çokluğuna karşın, okaliptüslerin kolaylıkla ateş alma özellikleri, uçucu yağlar (fenolikler) bakımından çok zengin mızrak başı şeklindeki yaprakları ve gövdeden kolaylıkla ayrılarak düşen lifli kabukları ile ilgilidir. Uçucu yağlar dökülen yapraklar ve kabukların mantarlar tarafından ayrışmasını engellerler ve böylece orman tabanında yüksek miktarda (20-75 ton/ha) kolaylıkla ateş alabilecek ve yüksek derecede ısı açığa çıkaracak yanıcı birikmiş olur. Nerede ve hangi koşullarda olursa olsun, yangınların hemen hepsi işte bu ince yanıcıların tutuşmasıyla başlar.

1991’de Kaliforniya’da çıkan, 620 hektar alanda etkili olan, 25 insanın ölümü ve 3 bine yakın evin yanmasına neden olan Oakland Tepesi/ABD yangınında açığa çıkan enerjinin %70’inin okaliptüslerden çıktığı tahmin ediliyor.

Avustralya’daki yangınların farkı ne?

Avustralya’da orman yangınlarıyla mücadeleyi diğer coğrafyalardan farklı kılan en önemli özellik, okaliptüsler kabuklarının rüzgâr etkisiyle (60 km/s) yangını 20-35 km. öteye taşıyarak yeni nokta yangınları başlatabiliyor olmaları. Diğer coğrafyalarda kıvılcım (nokta) yangınları ne bu denli yoğun ve ne de bu denli uzun (1 km) erimlidir. Yangın şiddeti nokta yangınlarının büyüyerek birleşmesi durumunda çok yükselir ve kontrol edilemez boyutlara ulaşır.

2009 yılında, Victoria’da öğlen 11:30 civarında kent/orman sınırında elektrik hattından çıkan ve 405 bin hektar büyüklüğünde bir alan üzerinde etkili olan “Kara Cumartesi” yangını sonucu 173 kişi ve 1 milyon hayvan yaşamını yitirmişti. İlginç ve ders verici olan, aynı gün akşamüstü, yangının çıkışından yaklaşık 5-6 saat sonra, çevrede kıvılcım atmaları sonucu çıkan yangınların sayısı 400’e ulaşmıştı. Bunun baş edilmesi çok güç bir durum olduğunun altını çizmek gerekir.

Yaşanan yangınları küresel iklim değişikliği ile açıklamak makul görülebilse de küresel ısınma ile açıklamaya çalışmak ağırlıklı olarak ekolojik bir olayı ekonomik ve politik bir alana çekme riski taşır.

Aslında okaliptüs ağacının yangınlarla ilişkisi çok daha derindir. Güneşli günlerde okaliptüsler yapraklarını, güneş etkisinden korumak için, yere dik olarak konumlandırarak orman tabanına daha fazla güneş enerjisi ulaşmasına izin verirler. Bu durumda tabandaki yaprak ve kabuk gibi ince yanıcılar daha fazla kurudukları gibi, alt tabaka bitkilerinin gelişmesine de imkan hazırlanarak yangın durumunda açığa çıkacak enerjinin artmasına, yani yangın şiddetinin yükselmesine zemin hazırlanmış olur.

Yangın sırasında okaliptüs ağaçlarının sert kapsüller içinde saklanan tohumları sıcaklık etkisi ile patlayarak içindeki tohumları külle gübrelenmiş orman tabanına saçılırlar. Bu tohumlar kısa sürede çimlenir ve genç fideler alanı kaplarlar. Okaliptüsler yanmış, kavrulmuş gövde ve köklerinden sürgünler vererek de kendilerini yenileyebilirler.

Avustralya’nın en önemli ağaç türü olan okaliptüsler ve okaliptüs ormanları kolay yanmalarını sağlayacak çeşitli mekanizmalar geliştirmiş oldukları kadar yangın sonrası koşullarda geleceklerini güvence altına alabilecek etkin ekolojik uyum özellikleri de geliştirmişlerdir. Milyonlarca yıldır yangının başta ekolojik seçici etken olduğu bir coğrafyada varlığını sürdürmek durumunda olan okaliptüsler ve yol arkadaşları için bu son derecede olağan bir durumdur.

Küresel ısınmanın etkisi ne?

Avustralya yangınlarında okaliptüs ağacı ve ormanlarının yapısal özellikleri küresel iklim değişikliğinden çok daha fazla etkili olmuştu. Yaşanan yangınları küresel iklim değişikliği [2] ile açıklamak makul görülebilse de küresel ısınma ile açıklamaya çalışmak ağırlıklı olarak ekolojik bir olayı ekonomik ve politik bir alana çekme riski taşır.

Sıcak hava yangın olgusunun önemli bir bölümünü oluşturur, tümünü değil. Ekoloji bize, temel bir ilke olarak, değişimlere uyum sağlamayı önerir. Değişimi durdurmaya çalışmayı değil. Yangınlar ve iklim değişimiyle birlikte yaşamanın yollarını bulmaya ağırlık vermek daha akılcı gibi görünüyor.

Tıpkı Aborjinlerin 18. yüzyıl öncesinde yaptığı gibi, yangını, doğayı ağacın, rüzgârın, koalanın, vb. gözü değerleri ile görüp anlamaya çalışmalı, yaşamımızı yangınla, iklim değişimiyle, kavurucu rüzgarlarla, kangurularla, vb. birlikte uyum içinde yönetebilme becerimizi geliştirmeliyiz.

Twitter: @tneyisci211 [3]

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 14 Ocak 2020’de yayımlanmıştır.