Hayat

29 Ekim 2021

Yazdır

Doktoram yok, ama tarih gibi adamım!

“Hayat mutlular için kısa, mutsuzlar için uzundur.” derler; pek inanmayın. İki ay sonra (12 Aralık 1939) 82 yaşına gireceğim. Mutsuzluklarım da oldu elbet, ama yaşadığım hayattan hoşnudum. Zira şu ömre sığdırdığım tecrübe, mübalağa sayılmazsa 5 bin yıllık. Çünkü, rahat rahat “çok” diyebileceğim şeyler yaşadım: karikatür çizdim; İngilizce öğretmenliği ve 43 yıl boyunca İstanbul Arkeoloji Müzeleri bünyesindeki Eski Şark Eserleri Müzesi’nin Tablet Arşivi’nin şefliğini yaptım; Almanca, İtalyanca ve Fransızca’nın yanı sıra 5 ölü dil (Sümerce, Akadca, Asurca, Babilce ve Hititçe) öğrendim; 7 bin 500 Boğazköy tabletinin 1987’de Türkiye’ye getirilme sürecinde rol aldım; Türkiye’yi ziyaret eden Hillary Clinton, Japon imparator Narihito (o dönem prensti) dâhil olmak üzere 150 mühim şahsiyete rehberlik ettim; 130’u aşkın makale, 15’ten fazla kitap yazdım; Asurcadan Türkçe’ye geçmiş aşağı yukarı 90 kelime buldum; Kanada, Finlandiya ve Almanya’da yazı kurulu üyeliği yaptım ve yapıyorum hâlâ; çeşitli ülkelerdeki öğretim kurumu ve enstitülerin davetlisi olarak panel ve konferanslara katıldım, Bunlar “az” şey mi? Mutlu olmaya yetmez mi? İsterseniz hikâyemi anlatayım da, buna siz karar verin.

Babam Süleyman, Denizli’nin üzümü, şarabı ve pekmezi ile meşhur Bekilli ilçesinde, hayvan sırtında, eşekle ve atla manifatura ürünler satan bir tüccardı. Maddi durumumuz iyi sayılırdı. İki katlı, cumbalı, bahçeli bir evimiz vardı. Küçük bir bağımız ve ormanımız… Kardeşlerim Fatma, Ümmühan, Zeynep ve Hüseyin’den sonra ailenin beşinci çocuğu olarak dünyaya gelmişim.

Bütün hayatım kavga etmekle geçti. Ağabeyim beni kızdırmaktan hoşlanırdı. Orhan Pamuk’un kardeşiyle mücadelesi gibi bir şey… Evin en küçüğü olduğum için de tüm dayağı ben yerdim.

Bekilli antik bir yerleşim yeri. İlk yerleşmenin ne zaman olduğu tam bilinmiyor. Ancak 1211 ile 1243 yılları arasında olduğu tahmin ediliyor. Çevresinde sırasıyla Hititlerin, Frigyalıların, Lidyalıların, Romalıların, Bizanslıların, Selçuklu ve Osmanlıların hâkimiyet kurmuşlar. Kurtuluş Savaşı sırasında ilçenin bir bölümü Yunanlılarca işgal edilmişse de Büyük Taarruz’la birlikte 31 Ağustos gecesi bölgemizden çekilerek Uşak’a doğru gerilemişler.

Tarihle bunca içli dışlı bir yer olunca doğduğum topraklar, çocuk da olsanız, kayıtsız kalamıyorsunuz. İlk ve orta öğrenimimi burada, Bekili’de tamamladım.

Bölümün tek öğrencisi

“Üniversitede okuduğum bölüme 23 yıldır kayıt yaptıran olmamış. Ben bölümün ilk ve tek öğrencisiydim.”

Kültür tarihine ve dile olan merakım beni Ankara Üniversitesi, Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nin Sümeroloji bölümüne sürükledi. 1958’de girdim, 1962’de mezun oldum. Bölümün tek ve gayretli öğrencisi olarak Kemal Balkan, Emin Bilgiç, Mebrure Tosun, Ekrem Akurgal ve Kadriye Yalvaç gibi profesörlerden ders aldım.

Üniversite belki de benim sayemde kapanmaktan kurtuldu.

Üniversitenin gözde öğrencisi olmalıyım ki, Sümeroloji Bölümü’nde istihdam edilme hususunda ciddi ve ısrarlı teklifler geldi. Burslu okuduğum için 2 sene mecburi hizmet şartı vardı; kabul etmedim. 1962 yılının Temmuz ayında Osman Hamdi Bey Yokuşu’ndaki İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne tayinim çıktı.

1962-1968 yılları arasında Eski Şark Eserleri Müzesi’ndeki Tablet Arşivi’nde uzman sıfatıyla çalıştım. İşte İngilizce öğretmenliğim bu zamana denk gelir. Haydarpaşa Lisesi, Kemal Atatürk Geliştirme Lisesi, Emirgan Ortaokulu, Behçet Kemal Çağlar Lisesi, Pertevniyal gibi okullarda toplam 18 yıl çalıştım.

Yine bu süreçte dergilere karikatürler çizmeye, makaleler yazmaya başladım. Ancak karikatür çizmeden önce resim yapıyordum. Önce yağlıboya, sonra suluboya… Sekiz sergi açtım. Bodrum Sualtı Müzesi, Efes ve benzeri yerlerde sergilendi. 150-200 arasında da resmim satıldı.

Nasıl meşhur oldum? Onu da anlatayım… Sümerler, muhtemelen ayın devrelerine dayalı bir takvimi kullanan ilk medeniyet. Bugün Kamerî yahut Ay Takvimi diye bilinen sistem o döneme ait. Bu takvime dair bir tablette “Kan” olarak okunması gereken bir kelimeyi, uzmanlar “Tan” diye okumuşlar. 150 senedir yanlış okunan o kelimeyi düzelttim. Şikago’da çıkan bilimsel bir dergide bu makalem yayınlanınca çok ses getirdi. Birçok ülkeden, üniversiteden davetler almaya başladım. Gencecik biriydim ve yurtdışında yayınlanan ilk makalemdi.

Ekmeğin fiyatı 30 kuruş

Resmi bir dairede Sümerolog olup, birkaç da dil bilince, protokol zaruri görevler arasına giriyor. Her ülkenin kendine has protokol kuralları var. Kimin elinin nerede ve nasıl sıkılacağı, kimin gözlerine baygın baygın bakılacağı, kime nasıl hitap edileceği çok önemli. Protokolde insan bazen oturacağı yeri şaşırabilir. Kendisinden kıdemli birinin yerine oturursa kibarca ikaz edilir. Bu durumda iki şeyden birini yapması gerekir: ya kalkıp yerini “daha önemli” kişiye verecek ya da önemli bir işi çıkıp orayı terk edecek.

43 yılı bulan meslek hayatım boyunca pek çok protokole katıldım. İlk mihmandarlık görevim Türk-Amerikan Üniversiteliler Derneği’ndeydi. O zaman İstanbul’da olan ve şimdilerde aramızda bulunmayan Harvard Üniversitesi’nden bir doçent vardı tanıdığım. Edmond Irwing Gordon isimli Amerikalı iki yıla yakın kaldığı Türkiye’yi o kadar sevmişti ki, adını Edhem İzzet Gördön olarak değiştirmeyi bile düşünmüştü. Sümer atasözlerine dair harika bir eser yazmıştı. Parası olduğunda lüks yerlerde yemek yer, yanında da birisi olsun isterdi mutlaka. Çoğu kere naz etmeme rağmen benimle yemek yemek hususunda ısrarcı olurdu.

İşe yeni başlamış bir asistan olarak 365 lira 95 kuruş maaş alıyordum. Ekmeğin fiyatı 20-30 kuruş arasıydı. Öğle yemeklerini müzede yiyor, akşam için de aynı yemeği beraberimde getirdiğim sefertasına koymalarını rica ediyordum. O zamanlar Topkapı Sarayı’nda, ziyaretçiye kapalı olan Çinili Köşk’ün sünnet odasında kalıyordum.

Dostum Gordon’la Hacı Salih’te, Abdullah Efendi’de, Degüstasyon’da, Divan Oteli’nde, Pera Palas’ta yedik içtik. Ben en fazla 5 lira verebiliyordum. 25-30 liralık hesabın kalanını o ödüyordu. Anlaşmamız böyleydi.

Parası suyunu çekince, kendisine Ankara Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nden temin edilen bir yarı resmî yazı verilmiş. Böylelikle yiyip içmeyi sürdürmüş.

Altı aylığına Polatlı’daki yedek subay okuluna gitmem gerekmişti. Kendisinden uzunca bir süre haber alamayınca Hürriyet gazetesine başvurdum. Gazete, Edmond’ı 24 saatte buldu. Aksaray’da bir kaymakamla 66 oynuyormuş.

Cüzzamlı gibi ortada kaldım

1976 yılı Mayıs ayında bir konferans vermek için Roma’ya davet edildim. Bana verilen bilgiye göre Dr. Sergio Picchioni beni karşılayacaktı. Daha önce hiç yurtdışına gitmemiştim. Uçak zorlu bir manevradan sonra piste indi. Otobüse doluştuk. Gümrüğe geldik. O zamanlar vize yok. Pasaportuma dahi neredeyse bakmadılar. Bavullarımı alıp dışarı çıktım. Dr. Picchioni’yi arıyorum. Beş dakika, on dakika, yarım saat… Cüzzamlı gibi ortada kaldım.

Halimi gören bir taksici yanaştı. “7 bine seni şehre atarım.” dedi. Beni birisinin alacağını, muhtemelen trafiğe takıldığını söyledim. “Burada öyle aman aman trafik olmaz.” deyip güldü. “5 bine götürürüm.” deyip bavulumu arabaya koydu.

Şoför yarım yamalak İngilizcesiyle yolu, mekânları tarif ede ede beni söylediğim adrese götürdü. Bir baktım, karşımda bir rahibe. Bavullarımı içeri aldılar. Ama içimde bir şüphe: Beni de alacaklar mı?

Durumu çözüme kavuşturmak için Via Appia’da bulunan enstitüye gittik. Enstitünün girişinde Prof. Pettinato karşıladı bizi. Bende hiç İtalyan parası yok. Prof. Pettinato, bana verecekleri 150 bin liretten bir on binlik uzattı şoföre. Şoför de 7 bin liretini aldı ve üstünü iade etti. Şoför her yerde şofördü anlaşılan. İlk istediği parayı almayı başarmıştı.

Prof. Pettinato’nun ilk sorusu Dr. Picchioni’nin nerede olduğuydu. Oysa ben de kendisine bunu sormayı düşünüyordum. Üzerinde durmadı ve odasına geçtik. Odadakilerle tanıştırdı beni. Pardösümü rica etti biri. Çıkarıp veremedim. Zira uçakta, yerime otururken zorlama olmuş, pantolonun arası sökülmüştü. Israr edince, kulağına eğilip durumu izah ettim. Odadakilere eğlence çıkmıştı.

Roma’yı gezebilmek için yanıma bir rehber vereceklerdi. “Erkek mi olsun, kadın mı?” diye sordular. Baktım, etrafında ay parçası gibi bir esmer… Prof. Pettinato, “Hadi Giovanna!” diye el çırptı. “Gir koluna.” Sonra da nikâhtan yeni çıkmış bir çift gibi bizi uğurladı.

Ertesi gün Dr. Picchioni ile karşılaştık. Nezaketimden beni neden karşılamadığını sormadım. Ama o baskın çıktı. “Yahu neredeydin, bir buçuk saat seni bekledim.”

Anlaşılan profesörden zılgıt yememek için küçük yalanlar söylüyordu.

Roma tuhaf ve tehlikeli bir yerdi. Sokaklar üçkâğıtçı kaynıyordu. Kızlar insanı yolda durduruyor, para istiyorlardı. Paranın kaynağı gösterilirse başınız dertte demekti. Motosikletlerle kadınların kulaklarındaki küpeleri koparan haydut takımına denk geldik kaç defa.

Nasıl azarlandım?

Sene 1983… Macarlarla olan kültür değişimi programı gereği Melinda Töth İstanbul’a çağrılmış. Hizmetine verildik. Sıradan birinin emrine verilmek beni üzmüştü. Ama emir emirdi işte.

Havaalanında elimde dövizle karşıladım kendisini. O da ismini görmüş olmalı ki, bana doğru geldi. Benim boyum 1,90. Etrafımdakiler ise kısa. Dolayısıyla ismini görmemesi imkânsız. Kendisine, “Hoş geldiniz!” dedim ve hangi dili konuşmak istediğini sordum. “Hangisi size uygunsa.” diye işimi kolaylaştırdı. Kendisini Tepebaşı’ndaki Bale Otel’e bıraktık.

Gezi programımız belliydi. Diğer onur konukları gibi şehir gezmesine çıkmayacaktı. Bizans kiliselerini gezecekti. Hizmetine araba vermişler. Eğer varsa gizemini öğrenecek, onu diğerlerinden üstün kılan ne, bilecektim.

Fethiye Camii, yani Theotokos Pammakaritos Kilisesi’ni görmek istiyordu. 12’inci yüzyılda John Comnenus ve karısı Anne Doukaina tarafından yaptırılmış bu kilise Ayasofya Müzesi Müdürlüğü’ne bağlıydı.

Sabah kendi arabamla erkenden aldım. Ertesi gün de… Ancak üçüncü gün resmi araçla alındı yanlışlıkla. Ben de arabayı müzeye bırakıp onlara katılacaktım. Bu durum Bayan Töth’ü öfkelendirdi. “Sıradan bir rehbersiniz.” diye paylamaz mı?

Yolda, kendisine bölüm şefi olduğumu, eski diller mütehassısı olduğumu, kendi sahamda tanınmış biri olduğumu söylemek durumunda kaldım. Pek şaşırmıştı.

Öğle yemeklerini kaldıkları otelde yerdi misafirlerimiz. Biz de istenirse eşlik ederdik onlara. Ancak Bayan Töth pek rahatsızdı varlığımdan. Benim yiyip içtiklerimin de ona fatura edileceğini düşünüyordu. İçini rahatlamak adına, “Tüm masrafı devletin karşıladığını söyledim.” İkna olmayınca masadan kalkıp başka bir masaya oturdum. Sonradan öğrendik ki, üzerinde para olmadığından korkuyormuş. Sanırım bu yüzden tuvalet parasını dahi biz ödemiştik. Sıvı içmemeye özen gösteriyordu. Benzer bir durum 1987’de Türkiye’ye gönderilen Rus meslektaşlarımız için de söz konusuydu.

Berlin’e giden 2 sfenks, 33 sandık tablet

Boğazköy tabletleri Çorum’un Sungurlu kazasına yakın Boğazkale köyünde bulunmuş. Yani Hititler’in eski başkenti Hattuşaş’ta… 1906-1912 yılları arasında burada Türk ve Alman heyetleri tarafından kazılar yapılmış. Çıkan tabletler konservasyon için Berlin’e gönderilmiş. Bunlar arasında iki tane de sfenks var. 33 sandık içinde, karşılıklı anlaşmalarla Berlin’e gönderilen tabletlerin bir kısmı 1924 yılından başlayarak 1939 yılına kadar geri gönderilmiş. İkinci Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla birlikte gönderme durmuş. Harbin bitimiyle birlikte Doğu Almanya’yı uzun süre tanımamışız. 1972 yılında ICOM, daha sonra ikili müzakereler yoluyla yapılan girişimler fayda vermeyince devreye UNESCO sokulmuş.

İşte ben tam da bu süreçte görev aldım. İlkin arşivdeki tüm evrakların kopyalarından oluşan koca bir dosya oluşturdum. Dışişlerinde Bakanlığı Çok Taraflı Kültür İşleri Genel Müdür yardımcısı Sina Baydur’la evrakların Arapça olanlarını İngilizceye çevirdik. Müzakereler için diplomatik pasaportlarla Berlin’e gittik. Pankhausen denilen semtte Doğu Almanlar’ın resmi misafirhanesine götürüldük. 4-12 Kasım 1987 tarihleri arasında müzakereleri sürdürdük. Tabletleri verme hususunda zorluk çıkarmadılar. Heyetten iki gün fazla kaldım. İlk partide 1650 tableti teslim alıp yurda döndüm. 15 gün sonra da kalanları aldım. Yani yaklaşık 7 bin 500 tableti yurda getirdim.

Zorluk, Museum für Asiatische Kunst’ta sergilenen sfenkslerde çıktı. Vermek istemediler. Yıllar sonra, 1990’da, Ankara’da, Doğa Alman heyetiyle sürdürdüğümüz müzakerelerde de bir başarı sağlayamadık. Sfenkler’den biri 4 Kasım 1924’te getirilmiş, İstanbul’da uzunca süre sergilenip Çorum’a taşınmış. İkinci sfenks ise Kültür Bakanı Ertuğrul Günay döneminde ülkemize getirilebildi.

Büyük Kral – Büyük Prens

Veysel Donbaz tarafından yazılan Kayseri Meydanı’ndaki Kültepe tabletinin replikası.

7’inci cumhurbaşkanımız Kenan Evren anılarında bahsedip, şu ayrıntıyı dikkate aldı mı, bilmiyorum. Olay, Mısır cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’i ziyaretiyle ilgili.

Ya 1984 ya da 1985… Bilindiği üzre 1980 sonrası YÖK kuruldu. Başına da Prof. Dr. İhsan Doğramacı getirildi. Kenan Evren’in Mısır ziyareti öncesinde, İ.Ö. 1269 yılında Mısır Firavunu II. Ramses ile Hitit kralı III. Hattuşili arasında imzalanmış bulunan Barış Antlaşması’nın bir kopyasının Mısır’a götürülmesi fikri ortaya atılmış. Konuyu takiple Mimar Sinan Üniversitesi rektörü Muhteşem Giray görevlendirilmiş. Tarihte Kadeş Barış Antlaşması olarak bilinen, çiviyazısı ile yazılmış metnin bir albümünü meslektaşım Fatma Yıldız hazırlamış. Anlaşmanın içeriği İngilizce ve Arapça. Meşhur hattat Emin Barın Arapça’sını yazmış. Benim olup bitenlerden haberim yok. İzindeyim. Bir telefon geliyor. Hazırlanan albümde hata olduğu söyleniyor ve benden hesap soruluyor. İlgim olmadığını, ama araştıracağımı söyledim. Ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi rektörü Muhteşem Giray’a sordum: “Yanlışlık ne acaba?”

Rektörün yanıtı şöyleydi: “Hititoloji bölümü Profesörü Hayri Ertem hatırlatmış. Metnin Mısırca olan kopyasını vermiş olabilirler.”

Durumu anlamıştım. Bu anlaşma imzalandığı zaman, bunun Mısır hiyerolifiyle yazılmış bir kopyası Karnak Tapınağı’nda bulunuyordu. Hititçe metin tam olmadığından eksik kısımlar Karnak’taki kopyasından tamamlanıyordu. Ancak, nasıl olmuşsa, o zamanın diplomatik dili olan Akatça ile yazılmış metinde Büyük Kral unvanıyla geçen Hitit kralı III. Hattuşili, Mısırca kopyasında Büyük Prens diye geçiyor.

Akatça kopyası yerine Mısırca kopyasının verilmesi mümkün değildi. Bu konuda çok duyarlıydık. Durumu önce İhsan Doğramacı’ya, sonra da Kenan Evren’e izah etmem istendi. Ancak Muhteşem Giray ile Ankara’ya gitsem bile Kenan Evren’in huzuruna çıkarılacağım şüpheliydi.

Uçakla Ankara’ya gittik. Vaktinden epey evvel Kenan Evren’in Senato’daki odasının önündeyiz. Yaverlere kendimizi tanıttık. İçeri alındık. Evren, “3 bin 200 yıl önce kim galip gelmişse gelmiş, bunun bugün hiç önemi yok. Büyük Prens bizim metinde geçiyor mu, geçmiyor mu, söyleyin.” dedi. Durumu izah ettim. Sonra elindeki metne bir kez daha baktı ve “Adımı yanlış yazmışlar.” diye itiraz etti. “Bunu düzeltsinler.” Eski nesil işte. Arap harflerini biliyorlardı.

Kenan Evren’in, “Benim ismim böyle yazılır.” diye yazıp verdiği kâğıdın fotoğrafını çektik çıkışta. Gördük ki, Araplar cumhurbaşkanımızın ismini “Aferin” olarak da okunabilecek şekilde yazıyorlarmış.

İhsan Doğramacı’nın odasında aldık soluğu. Elimizdeki kâğıdı inceleyip, “Yanlış yok!” dedi. “Hoca Emin Barın doğrusunu yazmış.”

Kısa bir konuşma ile durum Özel Kalem Müdürü’ne aktarılıyor. Ondan gelenle mesajla da Kenan Evren ikna oluyor.

Fidel Castro’nun gizli dileği

Habitat II-İnsan Yerleşimleri İkinci Birleşmiş Milletler Konferansı 3-14 Haziran 1996’da İstanbul’da düzenlenecekti. Zirveye Küba başkanı Fidel Castro’nun katılacağı da (12 Haziran) duyurulmuştu. 14 Haziran’da Ayasofya’yı gezeceği de… Benim dışımda onu gezdirebilecek biri yok tabii.

O gün müzenin giriş kapısı basın mensuplarıyla dolmuştu. Hepsi müze bahçesine mevzilenmişti. Merakla Castro’yu bekliyorlardı. Tıpkı benim gibi… Zira ben de girişte yerimi almıştım.

Ancak koruma polislerinden biri yanıma geldi ve Castro’nun gelmeyeceğini haber verdi. Bunun üzerine ben de odama çekildim. Birkaç dakika sonra aynı polis, programda bir değişiklik olmadığını, Castro’nun geleceğini bildirdi. Ve öyle de oldu. Castro, 16.07’de giriş kapısında belirdi. Onun belirmesiyle birlikte basın ordusu çığ gibi dalgalandı.

Korteji yararak kendisine ulaşacağımı düşünüyordum. Heyhat, bu düşüncemin bir hayal olduğunu anlamam uzun sürmedi. Kendisine müzede refakat edeceğim söylenmemişti anlaşılan. Gönülsüzce ana binada beklemeye koyuldum.

Castro, çok ilgi görüyordu. Sonradan, Leyla Umar’dan öğrendim ki, 12 yıl beklemiş bir söyleşi için…

Korumalar müzenin girişini bilmediklerinden basın mensuplarının oyununa geldiler. Castro ve heyetini sürekli açığa çekip görüntü alıyorlardı.

Neyse ki Dışişleri protokolünden birisi yanıma geldi ve “Müzenin müdürü siz misiniz?” diye sordu. Ben yanıt verene kadar Castro geldi ve tanıştırıldım. Başkan İspanyolca konuşuyordu. Yanındaki kadın ise hem İspanyolca hem de İngilizce biliyordu. Kendilerine müzeyi gezdirebileceğimi söyledim. Onay alınca da refakat etmeye başladım.

Castro yorgundu. Birkaç kere düşme tehlikesi atlattı. Gazeteciler ise coşmuştu. Bir saatlik gezi esnasında defalarca göğsümden itildim.

Sıradan bir geziydi. Ancak salondaki taç giyme ve seremoni bölümünü gördükten sonra, “terleyen sütun” denilen ve ziyaretçilerin başparmaklarını içinde 360 derece döndürdükleri yere geldim. Başkana, “Gizli bir dilek tutmak isterseniz, işte fırsat!” dedim. Güldü. Tarif ettiğimiz şekilde parmağını içine soktu ve döndürdü. İçinden ne dilek tuttu bilmiyorum.

Gezinin sonuna doğru şeref defterini imzaladı. Sonra bana dönerek, “Now, get me out of this place!” dedi. İngilizce bildiğini gezi esnasında gösterdiği reaksiyonlardan anlamıştım. Bu cümle de düşüncemi kanıtladı.

İki defa emekli edildim

Kültür Bakanlığı ve Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün 04552 sayılı Bakanlık “olur” yazısıyla görevlendirilip Paris’teki UNESCO Üst Düzey Eksperler Toplantısı’na katıldığım gün Türkiye’de emekli edilmiş olduğumu öğrendim ve büyük bir şok yaşadım.

İlgili yazının müzemize acilen (!) gönderilesi üzerine yazıyı 2 Mayıs 2003’te tebellüğ ettim. Yine de 16 gün daha çalıştırıldım. Bu arada muhalefet partileri konuyu Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı. Tabii basın da rahat durmadı. Benimle ilgili muhtelif gazetelerde lehime yazılar yazıldı, röportajlar yapıldı. Bir röportaj esnasında da Kültür Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nden bir telefon geldi. Öğrendim ki, benim gibi erken emekli edilenler tekrar görevlerine döndürülüyor. Mağduriyetleri gideriliyor.

Nitekim 17 Nisan 2003 tarihinde görevimin başına döndüm. Böylelikle çalışma hayatımda iki defa emekli oldum. Birincisinde re’sen emekli edildim. İkincisinde ise normal yaş haddime 10 ay varken ayrıldım.

Emekli olunca da emekli olunmuyor

Söz uzayıp gider; hayat bunca uzun ve bunca yaşanmışlık varken. Emekli olunca sahiden emekli olmuyor insan. Hâlâ yoğun bir tarih öncesi trafiğim var. Yazdığım kitaplar, çizdiğim karikatürler var. Katıldığım konferanslar var. Hakkımda çekilen belgeseller var. Röportaj talepleri var.

Mutlu muyum? Evet; mutluyum!

Ama bir yaşamım daha olsa, belki onu bile dolduracak kadar iş var hâlâ önümde.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 29 Ekim 2021’de yayımlanmıştır.

Veysel Donbaz

Veysel Donbaz – Asurolog (asiriyolog) ve Sümerolog, müzeci, çevirmen… 12 Aralık 1939’da Bekili’de (Denizli) doğdu. Bugün ölü dil olarak kabul edilen Sümerce, Akadca, Asurca, Babilce ve Hititçe bilen ender kişilerden biri. Karikatürist olarak da tanınıyor. İlk ve ortaöğrenimini tamamladıktan sonra 1958'de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin Sümeroloji bölümüne burslu kaydoldu. Bölümün tek öğrencisi olarak öğrenimini 1962'de tamamladı ve İstanbul Arkeoloji Müzesi'ne tayin edildi. Öğretimi esnasında Sümeroloji ve Akad çalışmaları ile ünlü Kemal Balkan, Emin Bilgiç; Hititoloji alanında uzman Sedat Alp ile çalıştı. Mezun olduktan kısa bir süre sonra İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde çalışmaya başladı. 1972'de başuzman oldu ve 2004 yılında burada emekliye ayrıldı.

guest
2 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
Edacvlk
Edacvlk
29/10/2021 20:48

Allah ülkemizde Veysel hocamlardan bolca versin , çok ihtiyacımız var , hayran olduğum bir kişi

2
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend