- Fikir Turu - https://fikirturu.com -

Biden döneminde Ortadoğu’yu yeniden düşünmek

ABD’nin yeni Biden yönetiminde İran ile nükleer anlaşmaya geri dönüş istek ve iradesi, karmaşık, zor, dolambaçlı, çetrefilli ve sonucu belirsiz bir sürece kapı araladı. Bu zorlukların kaynağı yalnızca anlaşma metnindeki eksiklikler, Donald Trump’ın anlaşmadan geri çekilmesinden sonraki süreçte yaşananlar ve ‘ilk adımı kim atsın’ tartışması değil. En büyük zorluk esas olarak Ortadoğu.

Her şeyden önce Ortadoğu’daki bazı ülkeler, İran’la yalnızca nükleer anlaşma yapılmasına karşı. İsrail ve başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkeleri, İran’la yapılacak anlaşmanın sadece nükleer gücü değil, Tahran’ın silahlanma ve Ortadoğu siyasetini de kapsayacak şekilde olmasını istiyorlar. Hatta Suudiler biraz daha ileri giderek, kendilerinin ve diğer bölge ülkelerinin de müzakere sürecine ortak edilmesi gerektiğini söylüyor.

Maksimum baskı siyaseti yenildi mi?

Buna karşılık, yeni ABD yönetiminin en azından şimdilik nükleer anlaşmaya geri dönmeye niyet etmesinden İran elbette ciddi şekilde hoşnut. İran yöneticileri, ABD’nin nükleer anlaşamaya geri dönmesini Trump’ın İran’a yönelik “maksimum baskı siyasetinin yenilgisi” olarak yorumluyor.

Trump’ın maksimum baskı siyasetiyle hedefi İran’ı sadece nükleer değil aynı zamanda silahlanma ve Ortadoğu konularını da içine alan kapsamlı bir anlaşmaya zorlamaktı. Bu açıdan bakıldığında, ABD’nin anlaşmaya geri dönüşü, İran’ın ülkenin lideri Ali Hamaney’de simgelenen direniş stratejisinin başarısı olarak yorumlanabilir.

Başka bir ifadeyle, İran yönetimi ambargoların anlamsızlığını ve dış baskıların iradelerini etkilemeyeceğini ispatladıklarını düşünüyorlar. İran’ın bu düşüncesini, ABD’nin yeni yöneticileri tarafından yapılan açıklamalar da teyit ediyor. Nitekim yeni yönetim, Trump’ın maksimum baskı siyasetinin İran’ı nükleer güç olma yolundaki kararlılığını artırdığını düşünüyor.

Nükleer anlaşma yalnızca nükleer anlaşma mı?

Ortadoğu ülkeleri ABD ile hemfikir değil. Ortadoğu ülkelerinin neden nükleer anlaşmaya karşı olduklarının yanıtını onların “Nükleer anlaşma sadece nükleer anlaşma değildir” düşüncesinde aramak gerek.

İran ile nükleer anlaşamaya geri dönmek ve farklı bir ilişki modelinin geliştirme iradesi, aslında sadece Trump’ın değil aynı zamanda bu ülkelerin de İran stratejilerinin çöküşü ve iflası anlamına geliyor. Ortadoğu ülkeleri, İran’ı “akıllandırma ve ehlileştirmenin” yegâne yolunun maksimum baskı stratejisi olduğunu ve bu stratejiden geri dönülmesinin büyük bir yanlış olduğunu düşünüyor.

İran da “Nükleer anlaşmanın sadece nükleer anlaşma olmadığı” kanaatinde zira bu anlaşmanın İran’a pek çok farklı getirisi olduğu açık. Bunlar şöyle özetlenebilir: İran İslam Cumhuriyeti rejiminin ABD tarafından zımni de olsa onay alması, öneminin kabulü, direniş stratejisinin başarısı, Tahran diplomasisine özgüven gelmesiyle geniş hareket alanı elde etmesi, bölgesel siyasi nüfuzunun kabulü veya öncelikli tehdit olarak görülmemesiyle birlikte ambargo ve baskı stratejilerinin yenilgisi, ambargoların kalkması, ülke ekonomisine güven pompalanması ve dünya piyasasına yeniden dönüşüyle iyileşme umudunun artması.

Buna paralel olarak, askerî müdahale ve savaş ihtimalinin zayıflaması, İran muhaliflerinin kötümserliğe sürüklenmesi ve zayıflaması ihtimali, İran ve Batı ilişkilerinin iyileşme sürecinin başlaması, İran devletinin gelirinin artması, bloke edilmiş paraların geri dönüşü olasılığı, ülkenin teknolojik yenilenme imkânını bulması gibi başlıklar da söz konusu anlaşmanın sonuçları olarak görülebilir. Bütün bu olası kazanımlar da İsrail ve Körfez ülkelerini ciddi şekilde korkutuyor.

İran’dan gelen asıl tehlike ne?

ABD’nin Ortadoğu ülkeleriyle İran konusunda yaşadığı bir diğer ihtilaf konusu, tehdit öncelikleriyle ilgili. Aktörlerin İran ile ilgili tehdit algılarının farklı olduğu anlaşılıyor.

Biden yönetimine göre, İran’ın nükleer çalışmaları, İran’ın konvansiyonel silahlanma iradesinden ve Ortadoğu siyasetinden daha tehlikeli. Bu açıdan bakıldığında Biden yönetimi, önceliği nükleere vererek diğer sorunları ikincilleştiriyor ve İran’ın istediği noktaya geliyor.

ABD’nin yeni yönetimine göre her üç konuyu (nükleer anlaşma, İran’ın Ortadoğu siyaseti ve İran’ın konvansiyonel silahlanması) aynı paket içinde müzakere etmek doğru görünse de pratikte gerçekçi değil. Öncelikle İran’ı buna ikna etmek zor, hatta imkânsız. Ayrıca İran kabul etse bile müzakere uzun sürebilir ve ABD’nin bu kadar beklemesi isabetli olmayabilir zira İran’ın nükleer saati çalışıyor ve müzakereler bitmeden önce nükleer güce erişebilir.

“Ortadoğu’nun Epifenomenlerinin” yükselişi

Türkiye’de siyasi analizciler genellikle Körfez ülkelerini önemsemiyor; onları sonradan kurulmuş yapay, bağımlı ve kimliksiz olarak nitelendiriyor hatta “analize dâhil edilmelerini Ortadoğu’yu bilmemek” olarak yorumluyor. Türkiye’de bu algı sadece bir gruba has değil; bütün ideolojik ve siyasi gruplar kendilerine has nedenlerle Körfez ülkelerini önemsizleştiriyor.

Bu önemsizleştirilme kaderini, ‘‘bekası kuşkulu’’, ‘‘fitne kaynağı’’ ve ‘‘emperyalizmin ön karakolu’’ nitelendirmeleriyle bugün itibariyle Ortadoğu’nun en etkin ülkesi olan İsrail de paylaşıyor. Türkiye’deki siyasi analiz metinleri ve ideolojik söylemlerinde, Körfez ülkeleri ve İsrail, Ortadoğu’nun asaletten yoksun, tarihsiz ve Batı’nın özellikle de ABD’nin epifenomenleri (Gölgevarlıklar-ikincil gerçekler) olarak nitelendiriliyor. Türkiye’de Ortadoğu analizi, bir tarih fetişizmi perspektifiyle “eski devlet ve medeniyet temsilcileri” olarak nitelendirilen Mısır, İran ve Türkiye üçgeninde şekilleniyor.

Oysa bu akıl yürütmenin tersine Batılı analizciler Körfez ülkelerinin öneminin farkındalar. Bugün itibariyle Ortadoğu analizinde Körfez ülkelerini dışarıda tutmak, Ortadoğu’nun dönüşümünü göz ardı etmek anlamına geliyor.

Irak işgali ve Arap Baharı Ortadoğu’yu nasıl dönüştürdü?

ABD’nin Irak işgali ve Arap Baharı, 21.yüzyıla girerken Ortadoğu’yu köklü olarak dönüştüren iki tarihî öneme sahip süreç.

Bu iki gelişme, İran’ın etkinliğinin artmasıyla birlikte paradoksal olarak görünse de Körfez ülkelerinin öneminin artması ve İsrail’in göreceli olarak da rahatlamasıyla sonuçlandı. Bu süreçte; Şii-Sünni geriliminin yükselişi, ülkeler arasındaki ihtilafın ideolojiden jeopolitiğe dönüşmesi, komşu Müslüman ülkeler arasındaki ihtilafın derinleşmesi, İslamcıların mezhepsel bağlamında bölünmesi, dinsel, mezhepsel ve etniksel ihtilafın artışı, demokrasi umudunun azalması ve var olan yönetimlerin öneminin artması, ortak gelecek kurma umudunun zayıflaması, askerî ittifaklar arayışı ve militarizmin yükselişi, siyaset ve diplomasi alanın daralması ve güvenlik/askeri yöntemlerin baskın stratejilere dönüşmesi, vekalet savaşlarının kurumsallaşması, Irak, Libya, Yemen ve Suriye devletlerinin çöküşü, Mısır’ın zayıflaması, radikalizmin artışı, toplumların siyasi ve ahlaki birikimlerinin çöküşü, bölgesel refah ve istikrar için işbirliğinin azalması, Fars ve Arap milliyetçiliğinin çatışması, İsrail’in hedef olmaktan çıkması ve işbirliği yapılması gereken ülke konumuna yükselmesi ve sol Arap milliyetçiliğe dayanan bütün devletlerin çöküşü gibi gelişmeler, Ortadoğu’yu köklü olarak dönüştürdü.

Irak’ın işgali yeni Ortadoğu’nun miladı sayılabilir. Irak özellikle Baa’s ideolojisiyle Ortadoğu’da İran karşıtlığını temsil ediyordu. İranlılar, Irak’ı “Arapların Prusyası” adını vererek İran’a “Moğollardan sonra en fazla zarar veren ülke” olarak görüyorlardı. Nitekim İran’ın önceliği, Irak’tan gelecek tehditleri bertaraf etmek ve bu çerçevede özellikle Körfez ülkeleriyle iyi ilişkiler kurmaktı. Arap ülkeleri, Irak’ın İran’ı dengeleme konusundaki öneminin farkındaydılar. Nitekim İran- Irak Savaşı’nda Suriye hariç bütün Arap ülkeleri Irak’ı destekledi. Bu açıdan bakıldığında, Irak’ta Saddam Hüseyin’in devrilmesi siyasi rejim değişikliğinden öte bir anlam taşıyor. Irak devletinin Sünni Arap merkezli kimliğinin değişmesi ve Irak’ta Şiiler ve Kürtlerin siyasal alanda temsil edilme imkânı elde etmeleriyle, İran’a karşı direnebilen Irak ortadan kalktı, bölgenin jeopolitiği ve güç dengeleri köklü olarak değişti.

Arap Baharı’yla Ortadoğu’nun en önemli ülkeleri olan ve sol Arap milliyetçiliğiyle yönetilen devletler çöktü. Libya’da devlet aygıtının çöküşü, Suriye’de kronikleşen iç savaş ve Mısır’da yaşanan gelişmeler her üç ülkeyi de Ortadoğu’da etkin olmaktan çıkardı. Bu süreçte özellikle Mısır, yaşadığı ekonomik ve siyasi sorunlar nedeniyle Arap dünyasındaki geleneksel liderlik konumunu kaybetti. Bugün itibariyle Mısır sadece siyasi olarak değil, entelektüel olarak da Ortadoğu’yu etkileyebilme imkanını yitirdi.

Tüm bu süreçler, İran, İsrail ve Körfez ülkelerinin önem ve etkinliğini ciddi şekilde arttırdı. Başka bir ifadeyle “Ortadoğu’nun epifenomenleri” İran karşısında yalnız kaldılar ve onu dengelemek için radikal aktörlere dönüştüler.

Biden’ın Ortadoğu güzergâhı

Biden’ın Ortadoğu’da zayıf bir başlangıç yapma ihtimali var. ABD’nin kendi içindeki yaşadığı sorunlar, bölgedeki müttefikleriyle ihtilafları, Ortadoğu’nun karmaşıklaşmış ve keskinleşmiş iç dengeleri, İran’ın nükleer çalışmasına hız vermesi ve Ortadoğu siyasetine yönelik kapsamlı ve tutarlı bir perspektifin zorluğu, Washington’unun Ortadoğu’daki etkinliğini düşürme ihtimalini doğuruyor. Bu süreci zorlaştıran bir diğer faktör de, nükleer anlaşmaya dönüşle İran’ın bölgesel nüfuzunun artması ve Körfez ülkelerinin zor bir döneme girmesi.

Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) yönetimi açısından Biden’in başkan olarak seçilmesi ABD ile ilişkilerinde gerilimli bir sürecin başlangıcı olarak görülebilir. Suudi Arabistan ve özellikle bu ülkeyi fiili olarak yöneten Muhammed Bin Salman’ın ABD ile ilişkilerinde zorluklarla karşılaşma ihtimali yüksek. Bu süreçte Cemal Kaşıkçı cinayeti ve insan hakları konuları gündeme gelebilir ve aynı zamanda Suudilere ve BAE’ye silah satışlarına yönelik ciddi kısıtlamalar gelebilir.

Bu muhtemel gerilimli süreçte Suudi Arabistan’ın Yemen, Lübnan, Körfez ülkeleri üzerindeki etkinliği sınırlanabilir. Yemen’deki iç çatışma daha fazla tırmanabilir ve dengeler Suudi Arabistan aleyhinde ciddi bir biçimde değişebilir. İran Bahreyn’deki muhalefeti yeniden hareketlendirebilir. Suudiler karşılaştıkları bu zorlu dönemi aşmak için İsrail ile ilişkilerini geliştirmek, Türkiye ile sorunları çözmek, Çin ve özellikle Rusya ile daha önce başlattıkları askerî ve siyasi iş birliklerini artırmaya yönelebilir.

Irak’ın özel durumu

Irak, önümüzdeki yeni dönemden en çok etkilenebilecek ülkelerden biri olarak sayılabilir.

Joe Biden’ın, Trump’ın İran Devrim Muhafızları Komutanı Kasım Süleymani’nin öldürülmesi emrini vererek başlattığı stratejiye son vermesi ve İran destekli gruplarla diyaloğa geçmesi muhtemel.

Başka bir ifade ile Irak, 2003’ten sonraki dönemde olduğu gibi Tahran ve Washington arasında paylaşılan ülke olarak konumlanacak. Ancak bu iktidar paylaşımı hem İran hem ABD’nin Irak’taki konumlarının zayıflaması nedeniyle görüldüğü kadar kolay olmayacak. Zira Irak’ta özellikle Şiiler içinde İran karşıtlığı ciddi şekilde yükseldi. İran’ın zayıflamasına paralel olarak Suudi ve Körfez ülkeleri de Irak’ta güç ve nüfuz kazandı.

İran – İsrail ilişkilerinde en riskli dönem

Biden’la ABD-İsrail ilişkilerinin de nasıl seyredeceği önemli bir konu. Çünkü İsrail-ABD’nin İran konusundaki ihtilafları göründüğünden daha derin. İsrail, ABD-İran nükleer anlaşmasının İran’ı zayıflatmak yerine güçlendirebileceğini düşünüyor. İsrail, İran’a yönelik ‘daha fazla baskı ve daha fazla tecrit’ stratejinden yana ancak ABD’nin yeni yönetimi geçmiş tecrübelere dayanarak, bu stratejilerin başarışız olduğunu düşünüyor. Bu açıdan bakıldığında, ABD-İsrail ilişkilerinde İran muhtemel bir gerilim alanı.

İran-İsrail ilişkilerinin 1979’dan sonraki en riskli dönemine girdiğini ve daha da gerginleşme ihtimali olduğunu söylemek mümkün. Biden döneminde İran-ABD ilişkilerindeki muhtemel gelişmelere bağlı olarak İsrail, İranlılara yönelik suikast faaliyetlerini hızlandırabilir ve nükleer tesislere dönük daha ciddi saldırılara geçebilir. Bu da ABD-İsrail ilişkilerinde derin yararlar açabilir.

İsrail’i, İran’a yönelik daha radikal bir hamleye itecek diğer bir konu da İran’ı anlama biçimi. İsrail, İran’ın göründüğü kadar güçlü olmadığını düşünüyor. Zira İran nükleer bilimci ve askerlerinin İsrail tarafından öldürüldüğünü iddia ediyor ama İsrail’e karşı harekete geçmiyor. Suikastlar bir yönüyle İsrail’e, İran’ın tepki verme gücü, imkan ve iradesini test imkanı da veriyor. Bu da İsrail’in İran’ın nükleer tesislerine yönelik saldırı ihtimalini yükseltiyor. İsrail ayrıca Körfez ülkeleriyle birlikte İran karşıtı bir blok oluşturma çabasında. İran’ın Körfez’le yeni bir iş birliği arayışına girmesi de söz konusu durumun farkında olduğunu gösteriyor.

Biden döneminin Körfez ülkeleri ve İsrail’i başka stratejiler geliştirmeye de iteceği açık. Bu süreçte Körfez ülkeleri, Katar’la yapılan anlaşmada olduğu gibi Mısır ve Suriye’yi kapsayacak şekilde Arap ülkelerinin kendi içlerindeki ihtilafları çözme yollarını arayabilir.

Bu süreçte ayrıca Rusya ve Çin’in önemi, etkinlik ve kabiliyeti artabilir. Ayrıca bölgede Türkiye için de yeni bir siyasi ve diplomatik manevra alanı doğuyor. Arap ülkeleri ve İsrail, İran ve Biden’ın kendilerine yönelik politikalarını dengelemek için Türkiye’ye yönelebilir. Başka bir ifade ile Arap ülkelerinin Türkiye’ye olan ilgisinin yeniden canlanma ihtimali yüksel.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 3 Şubat 2021’de yayımlanmıştır.