- Fikir Turu - https://fikirturu.com -

Daha barışçıl bir dünya arayışım nasıl başladı?

Fikir Turu [1] · Daha barışçıl bir dünya arayışım nasıl başladı? [2]

Türk bir ailenin çocuğu olarak 1932 yılında “Afrodit’in doğum yeri” olarak bilinen, o dönem İngiliz sömürgesi Akdeniz adası Kıbrıs’ta dünyaya geldim. Adaya ilk insanlar İsa’dan yaklaşık on bin yıl önce varmıştı. Yüzyıllar geçtikçe istilacılar ve tacirler çoğaldı. Babamın köyünde toprağı kazarken bir sikke ve antik çanak çömlek parçaların bulduğumu hatırlıyorum. Çocukluğumda ayrıca büyük grup kimlikleriyle de tanıştım: Kıbrıs Rumları, Kıbrıs Türkleri ve daha az olmak üzere Ermeniler, Maruniler, kendilerini Fenikelilerin torunları sayan insanlar ve elbette İngilizler… Hepsi yan yana yaşıyordu. Ancak ortaokula başladıktan sonra, farklı büyük grup kimlikleri olan insanlar için tarihin ne anlama geldiğini merak etmeye başladım.

O zamanlar Kıbrıslı Türkler icin bir tek lise vardı: “Kıbrıs Müslüman Lisesi” Ben liseye başladığımda lisenin müdürü bir İngilizdi, Mr. Wood. Mr. Wood’un bacağında Gelibolu Savaşı’ndan kalma bir Türk kurşunu bulunduğunu duyardık. 1950’de lise son sınıftayken, sınıf arkadaşlarımla lisemizin ismini “Kıbrıs Türk Lisesi” olarak değiştirmek için gösteriler yaptık. Başarılı da olduk. Bu gösterilere katılmam, insanların büyük grup kimliğini korumaları için ne tür girişimlerde bulunabileceklerini gösteren önemli bir deneyim oldu.

Benim atalarım olan Osmanlı Türkleri, Venedik İmparatorluğu’nun elindeki Kıbrıs’ı 1570-1571 yılları arasında fethetmişti. Rum Ortodoks Kilisesi, Venedik dönemi boyunca Kıbrıs’ta Roman Katolikliği zorla kabul ettirmeye çalışan Venediklilerin baskısı altında kalmıştı. Osmanlılar, Rum Ortodoks Kilisesi’ni adadaki tek gayrimüslim dinî kurum olarak kabul etti ve eski durumuna getirdi. Osmanlılara ait olmasına rağmen Sultan İkinci Abdülhamid ile 1878’de varılan anlaşmayla adanın yönetimi İngiltere’ye devredilmişti, bunun karşılığında İngilizler, Rusya ile savaşan Osmanlılara yardım etmişti. Bu dönem boyunca kağıt üzerinde de olsa Osmanlı toprağı kabul edilen Kıbrıs, Birinci Dünya Savaşı sırasında 1914 yılında İngiltere tarafından ilhak edildi. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasından hemen önce kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Kıbrıs’ta İngiliz egemenliğini kabul etmişti.

Bir ikame çocuğun omuzlarına yüklenen görev

Annemin dedesi Ömer Vamık Lefkoşa’daki son Osmanlı kadısıydı. Güçlü, nüfuzlu ve zengin bir adamdı ama İngilizler geldiğinde Ömer Vamık’ı başka bir yere ve önemsiz bir konuma gönderdi. Aile artık nüfuzlu veya zengin değildi. Dayılarımdan biri dedesinin adını taşıyordu. İstanbul’a mühendislik okumaya gittikten sonra cesedi Marmara Denizi’nde bulundu. Ailem bana doğduğumda Ömer Vamık adını verdi. Katıksız bir “ikame çocuğum”. Ömer Vamık hem büyük büyük babam hem de dayımın adıydı. Bir psikoanalist olduktan sonra bir ikame çocuk olarak bana annem tarafından ailenin eski prestijini geri getirme görevi verildiğinin farkına vardım.

Ben küçükken Kıbrıslı Rumlarla Kıbrıs Türkleri arasında çok az şiddet vardı ama dış bir tehdit baş göstermişti. Bir başka Akdeniz adası olan Girit, 1941 yılında Nazi Almanyası tarafından işgal edildiğinde Nazilerin Kıbrıs’a da geleceğinden korkuluyordu. Sirenler çaldığında ailemin saklanabilmesi için arka bahçeye bir sığınak kazıldı. Gıda karneye bağlandı ve koyu renkli tatsız bir ekmek yemek zorunda kaldık. Gaz maskesinin nasıl takılacağını öğrenmek zorundaydım. Okul bahçesinde diğer çocuklarla oyun oynarken bir İngiliz Spitfire uçağının bir İtalyan savaş uçağını düşürmesine şahit oldum.

Kıbrıs’ı 18 yaşıma kadar terk etmedim. Sonra Türkiye’ye tıp okumaya gittim. İngiliz vatandaşı olduğum için Türkiye’de paralı bir iş bulma imkanım yoktu. 1957’nin ilk aylarında cebimde tıp diploması ve sadece 15 dolarla ama bir hastanede hazır bir işle Amerika Birleşik Devletleri’ne gittim. Birkaç yıl sonra Amerikan vatandaşı oldum. ABD’ye gidişim “beyin göçü” diye bilinen olgunun bir parçasıydı. ABD’de o dönem tıp doktoru açığı vardı ve dolayısıyla dünyanın dört bir yanından doktorları kendine çekiyordu. Kıbrıs’ın Yunanistan ile birleşmesi için İngiliz idaresine karşı mücadele veren Kıbrıslı Rumlar o dönem İngiliz güçleri ve sivillere saldırmanın yanı sıra Kıbrıslı Türklere de baskı uyguluyordu. Amerika’ya varışım bu döneme denk geldi.

Hayatımı değiştiren büyük kayıp ve daha barışçıl bir dünya arayışım

Amerika’ya yerleştikten altı ay sonra beni derinden yaralayan korkunç bir acıyla sarsıldım. Babam bana çok vahim haberlerin olduğu gazete kupürleri gönderdi. Türkiye’de aynı tıp fakültesine gittiğimiz ve köhne bir pansiyon odasını paylaştığım oda arkadaşım Erol Mulla, tıp fakültesinden henüz mezun olamadan hasta annesine bakmak için Kıbrıs’a dönmüştü. Benim için kardeş gibiydi. Bir Rum terörist onu eczanede annesine ilaç alırken yedi kurşunla vurup öldürmüştü. Mensubu olduğu etnik grubu korkutup yıldırmak için öldürülmüştü. Ölüm haberini aldığımda ruhum çekilmiş gibi hissettim. Ağlamadım. Chicago’da, hiçbir kimseye yakın olmadığım yabancı bir çevredeydim, bu yüzden eski oda arkadaşımın öldürülüşünü kimseyle paylaşmadım. Yas sürecim karmaşık bir hal aldı.

Tarihi harabelerle dolu bir yerde büyümek, Nazilerden korkarak geçmiş bir çocukluk, bir ikame çocuk olarak ve daha da önemlisi eski oda arkadaşımın ölümüne yas tutamamam… Tüm bunlar benim uluslararası ilişkilere dalmam, psikotarihe ve psikopolitiğe özel ilgi göstermem ve beklenmedik bir fırsat doğduğunda daha barışçıl bir dünya arayışımın başlıca etmenleriydi.

Psikolojik duvarlarda kapılar açmak

Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat 1977’de İsrail Parlamentosu Knesset’i ziyaret etmiş ve İsrailliler ile Araplar arasındaki sorunların yüzde 70’inden sorumlu tutuğu bir “psikolojik bir duvar” olduğuna değinmişti. Bunun üzerine üyesi olduğum Amerikan Psikiyatri Birliği’nin Psikiyatri ve Dış İlişkiler Komitesi, nüfuslu Arap ve İsrailleri bu duvarda kapıların açılıp açılamayacağını görmek için altı yıl sürecek resmî olmayan bir diyalogda bir araya getirdi. 1988 yılında bir grup psikoanalist, diğer ruh sağlığı uzmanları, eski diplomatlar, siyaset bilimciler, tarihçiler, bir çevreci ve bir dilbilimci ile birlikte Virginia Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde, Zihin ve İnsan Etkileşimleri Çalışmaları Merkezi’ni (Center for the Study of Mind and Human Interaction – CSMHI) açtım. Bu çok disiplinli ekiple ben uluslararası ihtilafların var olduğu dünyanın pek çok bölgesini ziyaret edip Sovyetlerle Amerikalılar, Ruslarla Estonyalılar, Gürcülerle Güney Osetyalılar, Hırvatlarla Boşnaklar ve Türklerle Yunanlar gibi muhalif büyük grupların temsilcilerini yıllarca süren resmî olmayan diyaloglarda bir araya getirdik.

Metodolojimiz “Ağaç Modeli” (The Tree Model) olarak tanındı. Enver Hoca ve Nikola Çavuşesku gibi diktatörlerin çöküşünden sonra Arnavutluk ve Romanya’da ya da Saddam Hüseyin’in ordusunun işgalinin ardından Kuveyt’te travma yaşayan toplumlar üzerinde çalışmalar yaptım. 1989’dan sonraki 10 yıldan uzun bir süre, ABD’nin eski başkanlarından Jimmy Carter’ın direktörlüğündeki Uluslararası Müzakere Ağı’nın (International Negotiation Network -INN) bir üyesi oldum. Ayrıca Mihail Gorbaçov, Yaser Arafat ve Desmond Tutu gibi tanınmış siyasetçi ve toplum liderleriyle tanışıp onlarla birlikte vakit geçirdim. Mustafa Kemal Atatürk, Başkan Richard Nixon gibi diğer liderler üzerine araştırma yapıp onların psikolojik biyografilerini yazdım.

CSMHI, ben Virginia Üniversitesi’nden emekli olduktan üç yıl sonra kapandı. Bunun üzerine 2008 yılında Uluslararası Diyalog Girişimi’ni (International Dialogue Initiative-IDI) kurdum. IDI, toplumsal ihtilafları psikolojik açıdan inceleyip iyileştirmek amacıyla yılda iki kez bir araya gelen psikoanalistler, akademisyenler, diplomatlar ve diğer uzmanlarından oluşan çok disiplinli özel bir gruptur. IDI üyeleri Almanya, İran, İsrail, Rusya, Türkiye, İngiltere, ABD ve Batı Şeria’dan geliyorlar (www.internationaldialogueinitiative.com).

Büyük grup kimliğini korumak

Uluslararası alanda onlarca yıllık faaliyetlerim sırasında siyaset, ekonomi ve hukuk gibi gözlemlenebilir faktörlerin ardında büyük grup çatışmalarını başlatmanın ve canlı tutmanın temel psikolojik faktörünün büyük grup kimliğinin korunması ve sürdürülmesi olduğunu öğrendim. Çalışmam sırasında bu tür büyük grup kimliklerinin “Biz Filistinliyiz”, “Bizler Litvanyalı Yahudileriz”, “Biz Estonya’da yaşayan Ruslarız”, “Bizler Hırvatız”, “Biz komünistiz” ve “Bizler Sünni Müslümanlarız” gibi kavramlarla ifade edildiğini duydum.

Sigmund Freud’dan başlayarak birçok psikoanalist, büyük grup psikolojiyle ilgilenmiştir. Ancak onlar, Ödipal bir baba veya besleyen anne ilişkisinde büyük grubun birey için anlamına odaklanmışlardı. Ben bir psikoanalist olarak kendi başına büyük grup psikolojisine bakan ve büyük gruplar arasındaki ilişkiyi inceleyen teoriler geliştirmeye başladım. Kendi başına büyük grup psikolojisi, bilinçli ve bilinçsiz paylaşılan geçmiş ve büyük bir grup içinde var olan tarihsel/psikolojik deneyimler hakkında formülasyonlar yapmak anlamına geliyor. Bu psikoanalistlerin belirli davranış kalıplarını, belirtileri ve alışılmış kişilerarası ilişkileri neyin motive ettiğini anlamak için hastalarının çeşitli bilinçli ve bilinçsiz fantezilerle ilişkin gelişimsel geçmişleri hakkında formülasyonlar yapmasına benzer. Dünyanın pek çok sorunlu noktasına dahil olduğumda, ekibimde, temsilcileri ile birlikte çalıştığımız büyük grupların geçmişi hakkında bizi bilgilendirecek bir tarihçi her zaman vardı.

Seçilmiş travma ve seçilmiş zafer

Resmî olmayan diyaloglarda bir büyük grubun temsilcileri kendilerinin kaygılı hissettiklerinde çok defa aniden atalarında travma yaratan veya atalarını yücelten bir tarihi olayı anlatmaya başlıyorlardı. Bu durum benim “seçilmiş travma” ve “seçilmiş zafer” kavramlarını bulmaya yönlendirdi. Bu terimler, büyük grubun gerçek, hayal ürünü ve hatta mitolojik hale getirilmiş tarihsel olayının paylaşılan zihinsel imajına atıfta bulunur. Bunlar, bir nesilden diğerine aktarılırken, bir “işlev değişikliği” geçirir ve en önemli büyük grup kimlik aidiyet göstergesi haline gelir.

“Seçilmiş zaferlerin” yeniden harekete geçirilmesi büyük grup kimliğine yatırılan paylaşılan narsisizmi artırır. Bununla birlikte, seçilmiş bir travma yeniden aktif hale getirildiğinde, paylaşılan bir mağduriyet duygusu ve büyük grup kimliğini korumak için ortak bir ihtiyaç yaratır. Böyle bir yeniden faaliyet, diplomatik müzakerelerde ciddi engellere ve bazen yeni trajik tarihi olaylara yol açabilir. Örneğin, Slobodan Miloseviç’in Sırpların seçilmiş travmasını, yani Kosova Savaşı’nın paylaşılan ortak imgesini, bu tarihi olay meydana geldikten 600 yıl sonra nasıl canlandırdığını ve bunun yeni tarihi trajedilere nasıl yol açtığını inceledim.

“Seçilmiş travma” terimi, başkalarının elinde hâlâ yoğun bir şekilde kişisel duygular uyandıran oldukça yakın zamanda paylaşılan travmalar için geçerli değildir. Örneğin Holokost, bir seçilmiş travma değildir. Torunların hâlâ hayatta kalanların resimleri ve eşyaları var. Hayatta kalanların hikayeleri hâlâ “yaşıyor”. Yahudi halkı Holokost’un kurbanı olduğu için bu korkunç tarihi olay, ortak kimliklerinin bir göstergesidir. Hâlâ sindirilmemiş ve yası tamamıyla tutulmamış bir travmadır. “Seçilmiş travma”, büyük grup kimliğinin farklı bir göstergesidir. Bu, bir işlev değişikliğinden geçmiş ve bir dereceye kadar bir “hak ideolojisi” ile bağlantılı hale gelen bir imgedir.

Hak ideolojilerine tutunmak ve barışçıl çözümden uzaklaşmak

Hak ideolojileri, ataların tarihsel travması sırasında gerçeklik ve fantezide kaybedilenleri kurtarmak için paylaşılan bir yetki duygusuna atıfta bulunur. Hak ideolojileri bir büyük grubun kimliğini tehdit edici yeni tarihi olaylar etkisi altında ortaya çıkar. Bazen politik programlar geliştirmek ve/veya alevlenen hak ideolojisini destekleyen yeni atılımlar yapmak için politika liderleri tarafından manipüle edilendir. Hak ideolojisi, grubun sahip olmak istediği şeye sahip olma hakkı olduğuna dair bir inanç sistemi geliştirir.

Bir “zaman çöküşü” aracılığıyla, ataların tarihsel olayı ve hak ideolojisi hakkındaki duygu ve düşünceler, mevcut muhalif büyük gruba yönelik paylaşılan tepkiler içinde yoğunlaşır ki bu da, iki büyük grup arasındaki çatışmaya barışçıl bir çözüm bulmayı zorlaştırır.

Pek çok köklü seçilmiş travma var: Ortodoks Yahudiler hâlâ M.Ö. 586’da Kudüs’teki Yahudi tapınağının Babil Kralı II. Nebuchadnezzar tarafından yerlebir edilmesinden bahsediyorlar. Şiiler, M.S. 680’de meydana gelen Kerbela Savaşı’nın “anısına” tutunuyorlar. Ruslar, yüzyıllar önceki (1237-1480) Tatar-Mongol istilasının “anısını” hatırlıyorlar. Çekler 1620 Bila Hora Savaşı’nı anıyor. İskoçlar, 1746 Culloden Savaşı’nın öyküsünü canlı tutuyorlar. Bazı seçilmiş travmaları tespit etmek zordur çünkü bunlar sadece iyi bilinen bir tarihsel olayla bağlantılı değildir. Örneğin, Estonyalılar’ın seçtikleri travma belirli bir olayla değil, yüzyıllardır İsveçliler, Almanlar, Ruslar ve başkalarının elinde neredeyse sürekli hakimiyet altında yaşamış olmalarıyla ilgilidir.

Son sözler

Büyük grup tarihlerinde savaş, devrim, küçük düşürücü bir ekonomik travma veya karizmatik bir kurucu liderin kaybı ya da yıkıcı bir liderin iktidara gelişi gibi dinamik tarihi olayların ardından, “Şimdi biz kimiz?” sorununun ortaya çıkışını görüyoruz. İletişim, işaret ve fotoğrafla istihbarat, seyahat teknolojileri ve sınırların ötesine genişleyen finansal piyasalar gibi inanılmaz gelişmeler, farklı büyük grup kimliklerine sahip insanların daha büyük ölçüde ve daha hızlı etkileşimde bulunmasına neden oldu. Olumlu yanlarının yanı sıra söz konusu gelişmeler çatışmalar da üretti. Günümüzün dünyasında farklı olarak “Şimdi biz kimiz?” sorusu dünya geneline yayıldı. Halihazırdaki mülteci krizleri, aşırı köktendincilik ve terör saldırıları bizi “Şimdi biz kimiz” medeniyetine girmeye zorladı.

Genel olarak konuşursak, psikoanalistler, toplumsal ve politik süreçler üzerine çalışmaya ve bunlar hakkında yazmaya ancak son birkaç on yıldır daha fazla ağırlık vermeye başladılar. Umarım uluslararası ilişkilerdeki onlarca yıllık çalışmam, psikoanalistleri büyük grup psikolojisi hakkında daha derin çalışmalara yönlendirir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 20 Nisan 2021’de yayımlanmıştır.