- Fikir Turu - https://fikirturu.com -

20 yıl sonra Matrix’e ne kadar yakınız?

Fikir Turu [1] · 20 yıl sonra Matrix’e ne kadar yakınız? [2]

Facebook Ekim ayı sonunda adını Meta olarak değiştirip bundan böyle bir “metaverse şirketi” olduğunu açıkladığından beri küresel düşünce aleminde “metaverse” fırtınası esiyor.

Metaverse henüz laboratuvar aşamasında olduğu için tanımlaması güç ama insanların, yerlerin ve şeylerin dijital bir temsilinin yaşadığı dijital bir alan olarak tarif etmek mümkün. Yani, metaverse, kurgusal sanal dünyaya, gerçeklik unsurlarını taşıyacak.

Metaverse ile ilgili tartışmaların bir ekseninde metaverse’ün teknik olarak mümkün olup olmayacağı, diğerinde ise bu gerçek olursa insanlığın başına neler geleceği var.

İkincisinde öngörüler hayli karamsar: Gerçeklikten kopmuş bireyler, aşırı güçlenmiş teknoloji şirketlerinin dikte ettiği bir küresel oligarşik düzen ve toplumsal parçalanma…

Bu toz duman arasında bilim kurgu edebiyatı ve filmler, özelikle de Matrix filmleri sık sık anılıyor. Dört filmlik bir seriden oluşan ve ilki 1999’da vizyona giren Matrix, sinir sistemi üzerinden Matrix ağına bağlanmış, sanal bir dünyada yaşatılanları anlatırken, insanla yapay zeka mücadelesi üzerinden hali hazırda içinde yaşadığımız sisteme yönelik eleştirel bir bakış ortaya koyuyor.

Metaverse’ün eninde sonunda insanlığı Matrixvari dijital polis devletine götüreceği iddia ediliyor. Peki, Matrix’teki gibi ensemize birtakım kablolar takıp fiziki gerçeklikten tamamen koparak tüm duyularımızla hissedebileceğimiz ve deneyimleyebileceğimiz bir dijital evrene dalmaya ne kadar yakınız? Wired dergisi bilim yazarı Adam Rogers, teknoloji ve nörobilimdeki gelişmeleri inceleyerek bu soruya yanıt arıyor. Yazıdan bölümler aktırıyoruz:

“Zihne yüklenen sentetik bir deneyim fikri, öteden beri bir bilimkurgu fantezisi olmuştur. İlk akla gelen örneği elbette Matrix, ama Philip K. Dick gibi yazarların romanlarından uyarlanan ve içinde siber âlem, metaverse, süper iletken, kuantum müdahale cihazları vb. olan filmler de unutulmamalı. Gerçek hayatta (bu yaşadığımız gerçek olan değil mi?), hepsinin ensesinde bir veri giriş çıkış portu bulunan insanlardan oluşan bir topluma henüz çok uzağız. Nörobilimciler, beyinden gelen sinyallerle bir bilgisayarın imlecini veya bir robot kolunu hareket ettirebilseler de, henüz akıcı bir biyolojik bağlantı kurabilmiş değiller. Beyne giren sinyallerin akıbetini ise ne siz sorun ne ben söyleyeyim.

Eğer zihin yapay girdiyi gerçeklik olarak algılarsa

Sinir cerrahları beyne elektrot yerleştirmede oldukça iyiler. Tüm mesele tüm o gizemli sinir yumağının ortasında onları nereye koyacağımızı bilmek. Küçücük bir hücre kümesi, belirli bir görevin bir kısmını yerine getirebilir. Ama nöron kümeleri bilişsel görevleri yerine getirmek için birbirleriyle konuşur, işbirliği yapar ve ağlar da oluşturur. Eğer zihnin yapay bir girdiyi gerçeklik olarak algılaması için kandırmaya çalışıyorsanız, hem tek tek her bir nöronun ne iş yaptığını tespit etmek hem de aynı işi nöron kümeleri veya ağları için yapmak gerekiyor.

Bu korkunç derecede meşakkatli bir çalışma olabilir. Allen Beyin Bilimi Enstitüsü’nde baş bilim adamı Christof Koch 16 yıl önce ekibiyle beraber, ‘medial temporal lob’ olarak adlandırılan bir bölümündeki nöronların kişiler, yerler veya eşyaya tepki gösterdiğini kanıtlayan ünlü çalışmayı yürütmüştü. Örneğin, deneğe oyuncu Halle Berry’nin fotoğrafı gösterildiğinde beynindeki bir nöron bir ışık çakmış, kısa bir süre aydınlanmıştı. Koch, “Nöronlar algının atomlarıdır. Matrix benzeri bir teknoloji için, her bir nöronun tetikleyici özelliğini anlamanız gerekir. Ama beynin bir pirinç tanesi büyüklüğündeki parçasında bile 50 bin ila 100 bin arası nöron bulunuyor. Bunların bir katalogunu çıkarmadığınız takdirde bir kişisinin bir ışık parlamasını veya bir hareketi görmesini sağlayabilirsiniz, ama Noel Baba’yı görmesini sağlayamazsınız.” diyor.

Beyni uyarılarak maymuna okuma yazma öğretildi

Yine de bir ışık çakması bir başlangıçtır. Işık çakmalarıyla bile çok şeyi başarabilirsiniz. Hollanda Nörobilim Enstitüsü’nden Pieter Roelfsema ve ekibi, ışık çakmalarını maymunlara okumayı öğretmek için kullanıyor. Elbette bir felsefe kitabı okutmuyorlar, ama harfler arasındaki farkı anlamalarını sağlıyorlar. Araştırmacılar bunu, maymunların kafasının arkasındaki nöronlardan oluşan görsel korteksin bir parçası olan V1 adlı bir alanı uyararak yapıyorlar. Bir V1 elektrotundan akım gönderdiğinizde, hayvan boşlukta bir ışık noktası görüyor. Yan taraftaki elektrotu açtığınızda birinci noktanın yanında ikinci bir nokta beliriyor. Bunlar fosfenler, yani kafanızı bir yere çarptığınızda gördüğünüz hayali ışıklar. Elektrotları A veya B şeklinde uyarabilirsiniz ve maymunlar da farkı anladıklarını bir şekilde kanıtlayabilirler.

İleride bu teknolojinin, görme engellilere bir çeşit görme kazandırabileceğini tahmin edebilirsiniz. V1’deki bir elektrot dizisini dış dünyadaki bir kameraya bağlarsanız gerçek nesnelerin görüntülerini noktalar halinde beyne aktarabilirsiniz. Sonuç Minecraft gibi pikselli bir görüntü olabilir, ama beyin yeni tür duyusal verilere uyum sağlamada çok iyi.

Jennifer Aniston da bizi görecek mi?

Yine de çizgiler, şekiller ve diğer faydalı uyarıcı oluşturmaya yetecek kadar nokta elde etmek için çok fazla elektrota ihtiyacınız var ve elektrotların çok hassas bir şekilde hedefine ulaşması gerekiyor. Bu, elektrot kullanılan tüm çalışmalar için geçerli. Çünkü düşünceler ne kadar farklı olursa nöronlar özgül davranış gösterirler. Hedeflediğinden daha fazla dokuyu harekete geçirirseniz kaos ortaya çıkar. Ayrıca zamanlamayı da doğru yapmalısınız. Algı ve kavrayış bir piyano sonatı gibidir; ezginin yakalanabilmesi için notaların belirli bir sırada çalınması gerekir. Zamanlamada hata yapılırsa şekiller büyük bir leke gibi görünebilir veya hiçbir şeye benzemez.

Beyinde sinirsel bir faaliyeti tetiklemek için neyin, nerede, ne zaman oluştuğunu çözmeniz, bunun için olabildiğince çok sinirsel faaliyeti kayda geçirmeniz gerekir. Ama bu da size yardımcı olmayabilir. Kaliforniya-Berkeley Üniversitesi’nden sinirbilimci Jack Gallant, nöronlarda görülen ışık yanıp sönmelerin aslında “düşünce değil, beynin düşünürken çıkardığı enerji atıkları” olduğunu söylüyor. Araştırmacılar, bir algı oluştuğunda aslında beynin genel durumu hakkında küçük bir veri parçası elde eder. Ama bu veriyi geri göndermek birbirini takip eden hissetme, algılama, tanıma ve kavrama sürecini geriye sarmaz. Jennifer Aniston’ı görmek Jennifer Aniston nöronunu uyarır; Jennifer Aniston nöronunu uyarmanın, birinin Jennifer Aniston’ı görmesini sağlayıp sağlayamayacağını ise kimse bilmiyor.

Elon Musk, Matrix kablosunu geliştiriyor

Şu anda insanlarda kullanım için onaylanmış elektrot dizileri beyinde sinirsel bir faaliyeti harekete geçirmek için yeterli değil. Mevcut elektrotlar çok hantal ve maksimum güce ancak 1.000 elektrotla çıkıyorlar. Ama teknoloji elbette gelişecek. ABD Savunma Bakanlığı’na bağlı Darpa, önce 64 bin, ardından 1 milyon elektrotu tek bir kabloda birleştirmek üzere başlatılan akademik çalışmaya hibe sağladı. Elon Musk’ın şirketlerinden biri olan Neuralink, daha ince, daha esnek implantlar ve bunları beyne yerleştirebilen bir robot cerrah üzerinde çalışıyor. Uzun vadede, bir kum tanesi boyutunda ve kablosuz olarak ağa bağlı mikroçipler veya 100 milyon elektrotun gömülü ince tabakalar piyasaya sunulabilir.

Ama değil milyon, milyarlarca elektrotu beyne yerleştirin, yine de sorun yaşayacaksınız. Belki onları, birisi başını çok sert salladığında bile doku hasarına neden olmayacak kadar esnek hale getirebilirsiniz. Belki ‘gliya’ adı verilen beynin yapışkan koruyucu hücrelerinin yüzeylerindeki sıyrıkları kapamanın bir yolunu bulabilirsiniz. Ama beyinlerin gerçekte tuzlu suda yüzen jelatinimsi bir et parçası olduğunu unutmayın. Ayrıca tuzlu su oldukça iletkendir. Bir nöronu uyarmak için bir elektrottan gönderilen elektrik büyük ihtimalle birden fazla nöronda ışık çakmasına yol açar. O yüzden gönderdiğiniz sinyalleri kontrol altında tutmalısınız.

Nöronlar musluk gibi açılıp kapatılabilecek

Yine de başka bir teknoloji kullanıma hazır durumda. Bu teknoloji, ‘opsin’ adında şekil değiştiren, renk verici proteinlere dayanıyor. Bu moleküller omurgalıların retina hücrelerinde bulunuyor ve ışık onlara çarptığında, hücre içinde bir dizi reaksiyonu tetikliyor. Harekete geçen hücreler beyne elektrik sinyali gönderiyor. Buna biz kısaca ‘görme’ diyoruz. Ama opsinleri kullanmak için bir göze ihtiyacınız yok. Bazı alglerde (su yosunları) ve mikroplarda hücrelerin dış yüzeyine gömülü olurlar ve iyonları içeri ve dışarı taşıyan ışıkla harekete geçen bir kapı veya geçit görevi üstleniyorlar. Bu, beyinsiz tek hücreli bir organizmanın güneşe doğru yüzebilmesinin yollarından biridir.

Bu inanılmaz derecede faydalıdır, çünkü nöronlar da böyle çalışır, iyonları ve taşıdıkları elektrik yükünü iletirler. Araştırmacılar 2000’li yılların ortalarında bu dış yüzey opsinlerini beyin hücrelerine genetik olarak nasıl nakledeceklerini keşfettiler. Bu mühendislik bilgisi, sinirbilimcilere farklı renkli lazerleri kullanarak belirli türdeki nöronları kontrol etme, onları özenle takip ettikleri bir sıra ile açıp kapatma yeteneği verdi. Bu harika bir beyin kontrol teknolojisine ‘holografik optogenetik’ deniyor.

Fare neyin kokusunu aldı?

Bu teknik, farklı nöronların ne yaptığını incelemek için biçilmiş kaftan. Araştırmacılar artık bunları kullanarak nöron ağlarını onlara zarar vermeden izleyebilirler. Bazı durumlarda, beyin hücrelerini bir ışık kaynağı altında görünür hale getirilebilir. Bu da bir araştırmacıya mikroskop altında bir beyni çalışırken izleme fırsatı sunar. Örneğin New York ve Northwestern üniversitelerinden bir ekip, farelerin son derece hassas burnu ile korteksi arasındaki nörobiyolojik bağlantıya optogenetik müdahalede bulunarak, farenin ‘sentetik bir koku’ almasını sağladılar.

Peki, bu koku nasıl bir koku? NYU’da nörobiyolog olan Dmitry Rinberg, “Hiçbir fikrimiz yok” diyor. “Belki çok kötü kokuyordur. Belki hoştur. Muhtemelen kendi evreninde bu kokuya hiç rastlamamıştır.” Fareye soramayacağınıza göre bilmenin bir yolu yok.

Ne yazık ki, herhangi bir algı giriş sisteminin çalıştığından emin olmanın tek yolu bu. Deneğe ne algıladığını sormanız gerekiyor. Ayrıca, elektrik teli yerine optik fiberden yapılmış olsalar da kafalarına hâlâ kablolar takılı olması gerekir. Bir de tabii beyinlerinin genetiğiyle oynanmasına razı olmaları gerekecek.

Hep ayrı dünyaların insanı olacağız

Beyin dışında bu alandaki çalışmalar daha ileri düzeyde. Koklear implantlar, tam işitme engelli kişiler için oldukça iyi bir deneyim sunuyor. Bazı bilim insanları retinanın yerini alabilecek bir implantın üzerinde çalışıyor. Bazı protez uzuvlar, dokunma hissi de iletebiliyor.

Ancak bunların hiçbiri tam anlamıyla bir hissedilebilir evren oluşturmazlar. Dans eden fosfenler, koklear implantlar girişi veya sanal kokuları algılamak sizi başka bir yerde olduğunuzu düşünmenizi sağlayamaz. Ayrıca bu, beynimizin gerçekliği istediği şekilde inşa ettiği gerçeğini değiştirmez. Her duyuyu, hatta zor olanları bile kapsayan tam özellikli bir simülasyon oluşturabilirsiniz, ancak nihai görünümü ve hissi her zaman zihne bağlı olacaktır.

Filozof Thomas Nagel, 1974’te yayınlanan ve sık sık alıntılanan ‘Yarasa Olmak Neye Benziyor?’ başlıklı denemesinde, her bilinçli yaratığın deneyimlerinin bireysel olduğunu, hayvana ve beynine özgü olduğunu savunuyor. Başımızın arkasında fişleri, kortekslerimizde elektrotları ve optik fiberleri olan gerçek sayborglar olsak bile, benim beynim tüm girdileri sizin beyninizden farklı yorumlayacaktır. Sonunda aynı Matrix‘te yaşayabiliriz ama yine de farklı dünyaların insanları oluruz.”

Bu yazı ilk kez 14 Aralık 2021’de yayımlanmıştır.

 

Adam Rogers’ın Wired.com’da yayınlanan “Dijital Gerçeklik Doğrudan Beyninize Girebilir mi?” başlıklı yazısından bölümler Mustafa Alkan tarafından çevrilmiş ve editoryal katkısıyla yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz: https://www.wired.com/story/brain-computer-interfaces-digital-reality/ [3]