- Fikir Turu - https://fikirturu.com -

Koronavirüs salgını siyasete ilişkin ne söylüyor?

Koronavirüs salgını uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi açısından da epey öğretici sonuçları beraberinde getirdi, getirmeye devam ediyor, bu alandaki birçok önermeyi yeniden düşünmemize yol açtı.

Bu konudaki düşüncelerini kaleme alanlardan biri de, Harvard Üniversitesi Uluslararası ilişkiler Bölümü’nden Prof. Stephen Walt. Foreign Policy dergisi için konuyla ilgili bir makale yazan Walt’ın dikkat çektiği ilk nokta, küreselleşme ile etkisini yitirdiğini düşündüğümüz ulusal devletin aslında hâlâ temel aktör olduğu gerçeği:

“Bazı akademisyen ve araştırmacılar; hükümet dışı örgütler, çok uluslu şirketler, uluslararası terör örgütleri, küresel pazar gibi diğer aktör ve sosyal güçlerin devlet egemenliğini zayıflattığını, bu nedenle de küresel konularda devletlerin giderek daha az rol oynamaya başladığını belirtiyorlar.

Ancak, yeni tehlikeler karşısında, insanlar korunmak için evvela ulus devletin çatısı altında toplanıyorlar. 11 Eylül saldırılarının ardından, Amerikalılar El-Kaide’den korunmak için Birleşmiş Milletler, Microsoft ve Amnesty International gibi kuruluşlara değil, Washington yönetimine ve federal hükümete yöneldiler. Bugün de değişen bir şey yok. Tüm dünyada insanlar, koronavirüs hakkında güvenilir bilgi almak ve etkili bir çözüm bulmak için kamu görevlilerine başvuruyor.”

Salgın sırasında liberaller gözden kaybolur mu?

Yazara göre, “salgın esnasında liberaller gözden kaybolur” önermesi çok doğru bir önerme ancak bu, salgınla mücadelede küresel bir mücadelenin gerekli olmadığı anlamına da gelmiyor.

“Asıl vurgulanan nokta, küreselleşmeye rağmen günümüzde devletlerin başlıca siyasal aktörler olduğudur. Aslında realistlerin onca yıldır üstüne basa basa söylediği şeyi, koronavirüs bizlere tekrar hatırlatmış oluyor.”

Prof. Walt, koronavirüs salgınıyla baş etme çabaları [1]nın farklı farklı yönetim biçimlerinin zayıf ve güçlü yanlarını açığa çıkardığını da anlatıyor:

“Bilim insanlarına göre, diktatörlük rejimlerinin bilgiyi saklamaya meyilli olması ve üst düzey yöneticilerin son raddeye gelinceye kadar durumun ciddiyetini kavrayamaması, onları açlık, salgın ve diğer felaketler karşısında daha savunmasız hale getiriyor. Aslında, Çin ve İran’da yaşananlar [2] bunun bir göstergesi gibi. Tehlikeye dikkat çekmeye çalışanlar ya susturuldu ya da cezalandırıldı. Üst düzey yetkililer ise, salgına karşı harekete geçmek yerine gerçeği ört bas etmeye çalıştılar. Pekin’in tüm şehirleri karantinaya alma ve diğer geniş kapsamlı kontrolleri uygulama yetkisinde gördüğümüz üzere, otoriter yönetimler kaynakları mobilize etme ve etkili yöntemler geliştirmede iyi olabilirler. Ne yazık ki bu tarz tepkiler, ancak siyasal liderler durumu kabullendikten sonra hayata geçirilebiliyor.”

Demokrasi, salgına karşı avantaj mı yoksa dezavantaj mı?

Yazarın üzerine düşündüğü başka bir konu da, demokrasinin koronavirüs salgınında avantaj mı dezavantaj mı sağladığı…

“Bağımsız medyanın varlığı ve tehlikeye dikkat çeken alt düzey yetkililerin cezalandırılmayışı, demokrasilerde bilgi akışını daha serbest hale getiriyor. Bu durumda, demokratik yönetimlerin bir sorunu henüz ortaya çıkış aşamasında tespit etmede daha iyi olması gerekiyor. Ancak, demokrasilerde de yerinde bir tepki geliştirilip uygulamasında sorunlar yaşanabiliyor. Acil durumlarda asıl işi yapan ilk müdahale ekibi ve diğer birimler eyalet veya yerel yönetimlerin kontrolünde olduğundan, bu problem özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde daha ciddi bir hal alabilir.

Washington yönetiminin yeterli ön planlaması ve etkin iş birliği olmaksızın- ki bu da normal koşullarda bile zor olabiliyor- doğru ve yerinde uyarılar bile etkin acil durum önlemlerinin alınmasını engelliyor…”

Trump’ın sınavı

Yazarın katıldığı diğer bir görüş de, New York Times gazetesindeki Michelle Goldberg tarafından dillendirilen, ABD Başkanı Donald Trump’ın koronavirüs karşısında verdiği tepkinin “demokrasi ve otokrasinin en kötü özelliklerinin birleşiminden ibaret” olması. Zira, “ABD’de koronavirüs salgınını önce hiç ciddiye almayan Trump’ın tepkisi, şeffaflığın olmadığı, propaganda ve lidersiz yetersizliğin bir araya geldiği bir durum.”

Trump’ın koronavirüsün ciddiyetini göz ardı ettiğini, yetkin bilim insanlarının değerlendirmelerini reddettiğini ve sonuç olarak federal düzeyde etkin bir çözüm üretemediğini hatırlatan yazar şöyle devam ediyor:

“Bunun yerine, daha ön planda olan yerel yöneticilerle tartışmayı seçti ve tüm suçu üç yıl önce başkanlık görevi sona eren selefine, yani Obama yönetimine attı. Merkeziyetçi olmayan demokratik bir sistemin başında otoriterliğe meyleden bir lider ile koronavirüs gibi acil bir vakanın bir araya gelmesi, kelimenin tam anlamıyla bir felaket demek.”

Tünelin ucunda ışık var mı?

Prof. Walt’a göre, rekabetin hâkim olduğu bir dünyada, devletler diğer devletlerin eylemlerini dikkatle izleyip, başarıyı taklit etmeye oldukça meyilli olduklarından umut ışığı da var:

“Yeni askeri gelişmeler hemen diğer devletlerce takip edilir ve uygulanır; aksi takdirde diğerlerinden geri kalma ve saldırıya açık hale gelme tehlikesi vardır. Bu noktadan hareketle denilebilir ki, bazı devletler koronavirüse karşı daha etkili yöntemler geliştirdikçe diğerleri de onların izinden gidecektir. Zamanla, dünya çapında bir dizi etkili yöntemler ortaya çıkacaktır. Ancak, bu sürecin hızlı işlemesi, devletlerin doğru bilgiyi birbirleriyle paylaşmasından ve konuyu bir çıkar sağlama veya siyaset malzemesi yapmamalarından geçiyor.

Ancak, realizm bizlere bu konuda etkili bir uluslararası iş birliğinin geliştirilmesinin kolay olmadığını da hatırlatıyor. Realistlere göre, devletler arası iş birliği ancak ulusal çıkarlara hizmet ettiği ölçüde ve yerleşik norm ve kurumlar buna izin verdiği sürece mümkün. Bununla birlikte, realist kuramcılar uluslararası iş birliğinin genelde kırılgan bir yapısı olduğuna da dikkat çekiyorlar. Devletlerin diğer devletlerin verdiği sözde durmayacağı, iş birliğinin diğerlerine daha çok çıkar sağlayacağı korkusu veya kendilerinin daha fazla bedel ödemek zorunda kalmaları gibi olasılıklar, uluslararası iş birliğini daha zayıf bir hale getiriyor. Her halükarda, bu tarz endişelerin koronavirüs gibi küresel bir sorun karşısında devletlerin birbirlerine yardım etmesini engellemeyeceğini düşünüyorum. Ancak, realizmin öngördüğü bu ihtimallerin bir veya birkaçı daha az etkili bir kolektif adım atılmasına neden olabilir.”

Küreselleşme geri çevrilebilir mi?

Profesör Walt’ın yanıtını aradığı başka bir soru da, küreselleşmenin hızını ne ölçüde keseceği:

“Dış politikada realist yaklaşıma göre, koronavirüs salgınının hemen geçmemesi [3] veya 2003 SARS salgınında olduğu gibi tamamen yok olmaması, hâlihazırda devam eden küreselleşmenin geri çevrilmesi (deglobalization) akımını da hızlandıracaktır.

1990’lı yıllarda küreselleşmenin öncüleri; ticaret, seyahat, küresel ekonomik entegrasyon, dijital devrim ve liberal kapitalist demokrasinin üstünlüğü sayesinde dünyanın giderek daha bağlı hale geldiği ve sınırların anlamsız bir hal aldığı bir dünyada, bizlerin de giderek zenginleşeceğimizi öngörmüşlerdi. Fakat son on yılda görüldü ki, insanların ticarete, gelişime ve şeffaflığa daha yatkın olarak resmedildiği bu iyimser tablo ‘bağımsızlık’ ve sıkı sıkıya bağlı olunan ilkelerin korunması adına adeta ortadan kayboldu. Birleşik Krallık’ta Brexit yanlılarının yaptığı gibi, insanlar ‘kontrolü geri almak’ istedi.

Realistlere göre, bu geri tepme şaşırtıcı bir durum değil. Kenneth Waltz’un realizmde çığır açan kitabı Theory of International Politics’te (Uluslararası Politika Teorisi) belirttiği gibi: “İç politika ‘uzmanlaşmayı’, dış politika ise ‘önce kendini korumayı’ zorunlu kılıyor!”. Benzer bir uyarıyı 1930’lu yıllarda yapan Hristiyan realist Reinhold Niebuhr ise şöyle diyor: “Uluslararası ticaretin gelişmesi, uluslararasında ekonomik bağımlılığın artması ve teknolojik medeniyetin tüm araçları, uluslararasındaki sorunlara çözüm bulmaktan ziyade bu problemleri daha çok kamçılıyor.”

“Liberalizm teorisyenlerinin temel argümanı, devletler arasında artan bağımlılığın bir refah kaynağı olacağı ve uluslararası rekabete de bir set çekeceği şeklindeydi. Buna karşılık realistler, devletler arasındaki yakın ilişkilerin potansiyel bir çatışma veya tehdit yaratabileceği konusunda uyarıyorlar. Waltz ve Niebuhr’a göre, devletler arasında artan ilişkiler, çözdüğü problemler nispetinde yeni sorunlar da yaratıyor. Bu nedenle de, uluslararası siyasetin temel taşları olan devletler birbirleriyle olan ilişkilerini sınırlandırmak suretiyle risk ve tehditleri azaltmaya çalışıyorlar.

İşte bu nedenle, realist bir perspektiften bakıldığında, koronavirüs devletlere küreselleşmeyi sınırlamak için başka bir sebep daha sunmuş oluyor. Hiper-küreselleşme (hyperglobalization), küresel finansal sistemi krizlere karşı daha savunmasız bir hale getirdi ve yanlış işe alımlar yüzünden birçok iç siyasi sorunun oluşmasına yol açtı. Bugün biliyoruz ki, yine küreselleşmenin itici gücü nedeniyle, koronavirüs gibi bir küresel pandeminin etkilerine daha açık hale gelmiş durumdayız.

Daha açık bir ifadeyle, realizm otarşiye (iktisadi yeterlik) veya dünya savaşları ve 1929 Büyük Buhranı sonrasında yaşanan düzeyde bir deglobalizasyon hareketine geri dönüşü öngörmüyor. Koronavirüs gibi bir durum karşısında dahi, devletler günümüzde birbirleriyle tüm ilişkileri kesebilecek durumda değil. Küreselleşmenin ivme kaybettiği bugünlerde, iki tür arasındaki sınırları geçen bir virüs, devletler arasındaki sınırların bir nebze daha yükselmesine yol açacak gibi duruyor.”

Bu yazı ilk kez 16 Mart 2020’de yayımlanmıştır.

 

Stephen Walt’ın Foreing Policy dergisinde yayınlanan “Realist Bir Perspektiften Koronavirüs Salgını“başlıkla makalesinin bazı bölümleri Zeynep Şartepe tarafından İngilizceden Türkçeye çevrilmiş ve editoryal katkılarla yeniden düzenlenmiştir. Makalenin orijinaline ve tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: https://foreignpolicy.com/2020/03/09/coronavirus-economy-globalization-virus-icu-realism/ [4]