- Fikir Turu - https://fikirturu.com -

Makarna stoklamak bizi ayakta tutmaya yeter mi?

Gözümüz kulağımız, aklımız fikrimiz koronavirüste. Televizyon, sosyal medya, sokaktaki maskeli insanlar, seyircisiz maçlar, marketteki boş raflar başka bir şey düşünmemize olanak vermiyor. Bu da geçer diye umuyor ve bekliyoruz. Ama biliyoruz ki bir yenisi gelecek, çünkü dünya artık önceden tanıyıp aşina olduğumuz dünya değil, artık insanlar yüzünden oluşan biyolojik, ekolojik, ekonomik veya politik risklerin küresel salgınlar halinde görüldüğü bir dünya.

Son yıllarda her sene yeni bir hastalık türü çıkmasına kısmen alışsak da bu seferkinin küresel bir salgın olması ve çok hızlı yayılması bir paniğe yol açtı. Toplumda virüsten daha hızlı yayılan korku ve panik, birbirini taklit ederek süpermarketlere veya online alışveriş sitelerine doğru sürüklenen bir güruh oluşturdu. Öyle ki artık madde stoklamak normun kendisi haline geldi ve bu norma uymamak –yani diğer insanlara, topluma ya da geleceğe güven duymak, sakin kalmak– kitle tarafından rasyonel davranış olarak görülmüyor, kendini tehlikeye atmak olarak görülüyor.

Satın aldıklarımız gıda ve kolonya mı yoksa güven hissi mi?

Bununla beraber panik halde makarna almaya koşmak Türkiye’de ilk defa da görülmüyor. Bu kitlesel davranış kolektif hafızada hâlâ taze olan savaşlar, darbeler, depremler, olağanüstü hal ilanları ve sokağa çıkma yasakları tarafından şekilleniyor. Her ailedeki yaşlıların çocuklarına veya torunlarına anlattığı hikayelerde farklı zaman ve bağlamlarda da olsa kıtlık, karaborsa, açlık teması var. Bunun yanında, satın almanın bir anlamı daha var. Kendimizi bir şeyler satın alıp tüketerek var ettiğimiz, kimliğimizi bu şekilde oluşturduğumuz, kişiliğimizi bu şekilde dışa vurduğumuz tüketim toplumunda bir şey satın alarak kendimizi koruduğumuz illüzyonuna kapılmak da çok mümkün ve de yaygın.

Mantıklı düşünecek olursak tüm nüfusu tehdit eden bir salgın hastalık durumunda satın aldığımız fazladan elli paket makarnanın veya on kutu kolonyanın ömrümüzü uzatmasını bekliyor olamayız. Ama bunları satın alıyor olmanın kendisi, riske karşı bir önlem almanın göstergesi olarak işlev görüyor. Böylece asıl tehlike kıtlık olmasa da fazladan gıda stoklamak belki de hayatını önemsediğinin bir işareti oluyor ve stoklamayanlar normdan sapmış oluyorlar.

Elbette bu davranışta kolektif olanı önemsemeyen, risk toplumunun bireyselliğini açıkça gördüğümüz bir yan var. Bir taraftan satın aldığımız şey maske, makarna ya da kolonya değil, güvende olma hissinin kendisi. Ama diğer taraftan, ortada kirli ve bencil bir satma-satın alma-tüketme davranışı da var. Temizlik veya gıda ürünlerini onlarca kat fazla pahaya satan fırsatçılar, başkalarına hiç ürün bırakmayacak şekilde yüzlerce ürün almaya çalışanlar ve tek kullanımlık maskeleri kullandıktan sonra sokaklara atarak ıssız adaların sahillerine bile yüzlerce kullanılmış maske1 [1] vurmasına neden olanlar aynı ticaretin parçası. Halbuki toplum sadece kendini düşünerek yaşayan bireylerin toplamından oluşamaz, kolektif olarak var olur ve kendini koruması gerekir.

Koronavirüs karşısında herkes eşit mi?

Koronavirüs karşısında herkesin eşit olduğu konuşuluyor. Alman sosyolog Ulrick Beck de risk toplumu tezinde, riskler karşısında herkesin eşit olduğunu, herkesin hava kirliliğine veya nükleer felaketlere aynı şekilde maruz kalacağını savunuyordu. Virüs insanların ekonomik veya sosyal statüsüyle ilgilenmeyebilir ama hastalık ve iyileşememe deneyimleri bunlara bağlı olarak farklı şekilde deneyimlenecektir. Elbette salgın geçene kadar ailesiyle izole bir şekilde yaşamak için kendisine ada alabilen futbolcular çok istisnai durumlar. Ama evsiz, sağlık sigortası olmayan ya da prim borcu olan, yeterli beslenecek veya uygun koşullarda barınacak kadar geliri olmayanlar ve yeşil kartı da olmayanlar hiç de istisnai değiller. Bu grupların sağlık hizmetlerine ve sağlık bakımına erişimi, neoliberal sağlık politikaları nedeniyle şimdiye dek çeşitli açılardan kısıtlandı. Mesele şu ki, şimdiye dek bu grupların sağlık hizmetlerine erişimde yaşadığı sorunlar toplumun ayrıcalıklı kesimleri açısından bir sorun oluşturmuyordu, onlara değil, sadece dışlananlara (ve elbette dayanışma açısından toplumun bütününe) zarar veriyordu. Şimdi ise bu topluluklara sağlık hizmeti sunulmaması, hastalığın ayrıcalıklı kesimleri de içine alan daha geniş popülasyonlara yayılması anlamına gelebilir. Harcanabilir nüfusun2 [2] bir kısmı olan bu topluluklar salgınlar bağlamında eskisi kadar harcanabilir olmayabilir.

Bugün, sağlık sisteminin tamamen özel sektörün elinde olduğu ABD gibi ülkelerde testlerin maliyetleri konuşuluyor. Kimin hasta olup olmadığını anlamak çok zor, ancak test maliyetlerini karşılayanların hasta olup olmadığı hakkında bilgi var, bu maliyeti karşılayamayan binlerce insanın durumu hakkında bilgi yok ve bu durum avantajlı kesimlere yönelik bir tehdit oluşturuyor. Çok eski sayılmaz, daha 1990’ların başında ABD Tıp Kurumu ABD’nin kenar mahallerinde, çeperlerinde yaşanan bulaşıcı hastalıkların bütün ABD nüfusu için tehdit oluşturduğunu söylemiş, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi de önce HIV/AIDS’i sonra EBOLA’yı insanlığa yönelik genel bir tehdit olarak ele almıştı.3 [3] Şu halde koronavirüs için test yapılmaya bile değer görülmeyenlerin, yani göçmenler, mülteciler, evsizler ve diğer sınıf dışı kategorilerine girenlerin toplumun bütünü için tehdit oluşturacağı düşünülebilir. Bu da bizi aynı noktaya geri götürüyor, bireylerin kendilerini korumaları değil, toplumun kolektif olarak korunması gerekiyor.

Üstelik bu durum ulus ötesi bağlamda tek tek ülkelerin değil, bir bütün olarak tüm toplumların korunması gerekliliğini işaret ediyor. Dolayısıyla bu tip salgınlar, temel sağlık hizmetlerinden herkesin eşit ve ücretsiz şekilde faydalanmasının neden gerekli olduğunu hatırlatıyor. Bazı ülkelerin salgına yönelik politikaları üzerinden tartışıldığı gibi bu salgınları Malthuscu, hatta Sosyal Darwinist bir yaklaşımla nüfusu azaltmak için bir araç olarak kullanmak düşünülmemelidir. Çünkü insanların salgın karşısında bazılarından daha savunmasız olmasına neden olan koşullar yeterince beslenememe, kötü barınma ve çalışma koşulları gibi nedenlerle (de) ilişkilidir ve bu gibi ekonomik ve sosyal eşitsizlikler yine insanlar tarafından yaratılmıştır. Bu nedenle Sosyal Darwinist bir eğilimle daha güçlü olanın hayatta kalmasını savunmak, sadece mevcut haliyle güçlü olanlar tarafından yaratılmış olan eşitsizlikleri meşrulaştırmak, yeniden üretmek ve pekiştirmek anlamına gelir. Üstelik salgın hastalıklar söz konusu olduğunda bu eşitsizlik düşünümsel bir şekilde kendisini yaratan sınıflara da zarar verecektir.

Anti-terörizmin yerini anti-hastalık mı alacak?

Koronavirüs salgını üzerinden düşünmemiz gereken bir önemli nokta daha var: Biyogüvenlik paradigması. Giderek daha sık duyduğumuz biyogüvenlik kavramı sadece bulaşıcı hastalıkların ve salgınların değil, karantina altındakilerin, zararlı haşerelerin, yabancı/istilacı türlerin, modifiye olmuş yaşayan organizmaların ve biyolojik silahların da değerlendirilip yönetilmesiyle ilgili.4 [4] Özellikle bulaşıcı hastalıklar küreselleşmenin olumsuz tıbbi sonuçları olarak görülüyor ve güvenlik paradigmasındaki anti terörizmin yerini anti hastalık alıyor.

Güvenlik paradigması içinde -Soğuk Savaş’tan beri- güvenliğe karşılık özgürlüğü feda etmekten ya da özgürlük pahasına güvenliğe kavuşmaktan bahsediyoruz, üstelik 9/11’den beri bu tartışmaların önemi ve yaygınlığı arttı. Eskiden sadece ulusal/siyasal sınırlar önemliyken güvenlik de ağırlıklı olarak ulusal sınır güvenliği olarak düşünülüyordu, ama artık toplumların sınırları ve hatta kişisel sınırlar önemli hale geliyor.5 [5] Dolayısıyla ulaşılmak istenen güvenlik fiziksel güvenlik, gıda güvenliği, dijital güvenlik, biyolojik güvenlik gibi çeşitli güvenlik türleri olabilirken feda edilen özgürlük de ifade özgürlüğü, yazma, yayınlama, tartışma, protesto ya da itiraz etme, araştırma veya sorgulama özgürlüğü olabiliyor.

Bu durum yeni sorular doğuruyor: Fiziksel veya dijital güvenlik için çeşitli araçlarla sürekli görüntülenmeyi, hiç kapanmayan bir göz tarafından devamlı izlenmeyi kabul ettik, mahremiyeti koruyamaz hale gelsek de bunu sorun etmedik. Kameralarla, parmak izleriyle, çipli nüfus cüzdanlarıyla her bakımdan şeffaf, izlenebilir olduk ve karşılığında güvenliğe kavuşmayı umduk.

Biyogüvenlik için neleri feda ederiz?

Peki ya şimdi biyogüvenliğe kavuşmak için neleri göze alacağız?

Örneğin güvenlik için parmak izlerimizin toplanıp veri tabanı oluşturulmasını sorun etmedik, peki bir sonraki salgında herkesi tarayacak, hastaları ayıracak ve böylece sağlıklıları güvende tutacak bir sistem için ne gibi bir veri tabanı oluşturulmasına onay vereceğiz? Bizi güvende tutmayı vadeden böyle bir sistem için bedenimizin dışı gibi içinin de sürekli izlenmesini kabul edecek miyiz? Ya da parmak izli, retina taramalı kimlikler yerine en güncel kan ve idrar değerlerimizi mi göstereceğiz?

Romancı Judi Zeh, Temize Havale6 [6] adlı distopyasında sağlığın norm olduğu bir toplumdan bahseder. Bu toplumda uzun zamandır hastalık da suç da görülmemiştir.

Bu düzenin sürdürülebilmesi için bütün yurttaşlar sürekli biyolojik bir gözetim ve denetim altındadırlar. Örneğin biri tuvalete gittiğinde idrarı kanalizasyona dökülmeden test için merkeze gider, bireylerin beslenmeleri, uykuları, kalp ritmleri sürekli takip edilir, gerekirse müdahale edilir. Bu toplumda herkes için en iyisi olan steril ve sağlıklı hayat dışında kalan her şey yasa dışı kabul edilir. Bu salgın günlerinde kulağa tuhaf gelebilir ama insanın hasta olma hakkının olmadığı bir toplumdur bu, ve başka pek çok şeyin yanında, kendimize biyogüvenlik için neleri feda edeceğimizi sordurur. Sorunun hemen verilecek bir cevabı olmasa da üzerinde düşünmek önemli, çünkü yinelemek gerekirse dünya artık aşina olduğumuz o eski dünya değil.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun hakkında politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 20 Mart 2020’de yayımlanmıştır.

  1. https://yesilgazete.org/blog/2020/03/13/hong-kongta-sahiller-kullanilmis-maske-doldu/ [7]
  2. Foucault’nun biyopolitika ve yönetimsellikle ilgili tartışmalarında sık karşılaştığımız “harcanabilir nüfus” gözden çıkarılabilir nüfustur ama bu onu önemsiz kılmaz. Aksine, liberal yönetimsellik işleyebilmek için nüfusun bir kısmının gözden çıkarılabilir nitelikte olmasına ihtiyaç duyar, aksi takdirde liberalizmin rekabet karşısında bireyleri/toplulukları feda etmesi nasıl mümkün olacaktır? Diğer bir deyişle bilgiyi inşa eden iktidarın belirlediği normlara uymayanlar artık eskisi gibi disipline edilmemekte, sistemin dışında bırakılmakta, yok edilmekte, bu sayede de sistemin içindekiler normları içselleştirmezlerse başlarına ne geleceğini görmekte ve kendi kendilerini denetlemektedirler. Foucault’nun bu konudaki düşüncelerine genel bir giriş için bkz. Thomas Lemke (2015). Foucault, Yönetimsellik ve Devlet. Çev. Utku Özmakas. Ankara: Pharmakon [8]
  3. Jlateh Vincent Jappah & Danielle Taana Smith (2015). Global governmentality: Biosecurity in the era of infectious diseases, Global Public Health, 10:10, 1139-1156. Sf.1145
  4. Dobson, A., Barker, K., & Taylor, S. L. (2013). The socio-politics of invasive species and infectious diseases. London: Routledge [9]
  5. Toplumların ve bedenlerin sınırlarını temiz tutmakla ilgili ilgi çekici bir tartışma için bkz. Mary Douglas. Saflık ve Tehlike: Kirlilik ve Tabu Kavramlarının bir Çözümlemesi. Kitabın önsözünde Douglas, ilk olarak yayınlandığı 1966 yılında bugünkü kadar ilgi görmeyen kitabının 2000 sonrasında birden artan bir ilgiye mazhar olmasının nedenini sorgular ve cevabı bu dönemde artan muhafazakarlıkta bulur
  6. Metis, 2011, Çev. Sevinç Altınçekiç [10]