- Fikir Turu - https://fikirturu.com -

Mültecilerin korona ile imtihanı

Türkiye’deki dört milyonun üzerindeki mülteciler de komşuları Türk vatandaşları gibi evlerindeler. Onlar da Türkiye’nin koronavirüs ile savaşını kazanmasını ümitle bekliyorlar. Ama içinde bulundukları hukuki durum bu bekleyişlerini artan bir kaygı içinde sürdürmelerine yol açıyor. Oysa iç içe yaşadığımız bu büyük nüfusun sağlığı, içinde bulunduğu hijyen koşulları aynı zamanda büyük bir kamu sağlığı sorununa dönüşebilir.

Mültecilerin kaygılarının artmasında sadece koronavirüs tehdidi altında bulunmaları rol oynamıyor. Türkiye’deki bulunuşları, 1951 Mülteci Sözleşmesi’nin öngördüğü hukuki statüye bağlanmadığından, Türk halkı için korona salgını nedeniyle başlatılan yardımlardan, desteklerden büyük ölçüde dışlanıyorlar.

Uluslararası hukukta mülteci kendi ülkesinin korumasından yararlanamayan ve bu nedenle başka bir ülkeye sığınan kişi olarak tanımlanır. Sınır geçip bir ülkeye sığındığı andan itibaren de aşama aşama birçok haklar elde eder. Bu haklar 1951 Sözleşmesi’nde çok net tanımlanmıştır. Mülteci “statütüsü”nün içeriğini belirler. Zulümden ve savaştan kaçanlara güvenli topraklara erişim imkanı sağlamak devletler için nasıl bir sorumluluk [1]sa, statü de ülkelerin kendi egemenlik alanları olan sınırları içine aldıkları mültecilerin normal bir hayata başlayabilmeleri için gereklidir.

Mülteciler geldikleri ülkeye entegre olabilmek için, sadece yardımlara, hayırseverce desteklere bağlı kalmadan normal bir vatandaşın sahip olduğu, hukuki garantiler altına alınmış haklarını kullanabilmelidirler. Ancak bu sayede normal bir hayata başlayabilirler. Ev sahibi ülkenin üzerinde bir yük olmaktan hakları içeren statü sayesinde, o ülkenin, ekonomik, sosyal, kültürel kalkınmasına katkıda bulunurlar. Örneğin banka hesabı açmak, cep telefonuna sim kartı almak, sağlık hizmetlerinden yararlanmak, çalışma ve eğitim hakkına sahip olmak, kendi işini kurmak, mahkemelerde eşit savunma hakkına sahip olmak, seyahat özgürlüğünü kullanabilmek statünün getirdiği haklardır.

Pamuk ipliğine bağlı yaşamlar

Türkiye 1951 Sözleşmesi’ne coğrafi bir kısıtlama ile taraf olmayı sürdürüyor. Uluslararası toplumun takdirini kazanarak, 4 milyon mülteciye uluslararası koruma, yani can güvenliği ve korkusuzca yaşama imkanı tanıyor. Ancak Avrupalı olmayanlara mülteci statüsü vermediği için bu insanların hukuken teminat altına alınan hakları bulunmuyor. Bu nedenle muhalif partiler, mülteci aleyhtarı gruplar ve medya, iktidarın politikalarını da aynı yönde etkileyecek biçimde her gün bu insanları geri gönderilmesinden bahsettikçe, mülteciler ülkedeki varlıklarını pamuk ipliğine, keyfi kararlara bağlı görüyorlar. Örneğin, hükümetin aldığı “Avrupa’ya gitmenizi artık engellemeyeceğim” yönündeki karar da birdenbire önlerine çıkartılan ama hüsranla biten, birçok kayıplara yol açan bir adım oldu. Bu insanları Avrupa’ya gitmeye zorlayan, Avrupa’nın refahından çok Türkiye’de, statüsüzlükten ötürü geleceklerini görememeleri, buna karşılık Avrupa’da varlıklarını hukuki temellere dayandırabilme ümidiydi.

Statünün verdiği en önemli hak, mültecilerin hiçbir şekilde ayrımcılığa tabi tutulmama hakkıdır (Sözleşme Madde 3).

Korona pandemisi başlayıp ilk can kaybı haberleri gelene kadar, mülteci konusu bir anda Türkiye gündeminin en üst maddesi haline gelmişti. Salgınla beraber bu sorun gündemden buharlaştı gitti, çünkü problemleri bir hak sorunu olarak ele alınmıyor. Ama gerçek hayatta bu sorun hızla derinleşiyor. Bugün biz soruna odaklanmazsak, yarın sorun bir ahtapotun kolları gibi bizi saracak.

Mültecilerin sorunları katlanarak artıyor

Mülteci krizlerinde zorunlu göç zamana yayıldıkça ihtiyaçlar da acil gıda, su, ilaç ve çadır gibi en temel yardım maddelerinden süreç içinde eğitim, iş, daha iyi yaşam şartları, dil eğitimi, psikososyal destek, kültürel aktiviteler gibi hizmet araçlarına doğru evrilir. Türkiye’de dokuz yıldır süren sorunda Suriyelilerin yaşamı yavaş yavaş, üst düzeyde olmasa da istikrara kavuşuyordu. Ama aşağıdaki satırların da gösterdiği gibi korona salgını nedeniyle, ihtiyaçların türü yeniden “acil yardım” aşamalarındaki ihtiyaçlara benzemeye başladı.

İltica ve Göç Araştırma Merkezi (IGAM) olarak çalışma alanımız durumundaki Keçiören ve Altındağ semtlerindeki gözlemlerimize dayanarak mevcut durumu şu şekilde özetlemek mümkün;

Kamplarda durum ne?

Salgın hastalıkların yayılmasına en uygun ortamlardan birisi aşırı kalabalık mülteci kampları. Türkiye, Suriye mülteci krizinin başında mültecileri kamplara yerleştirme politikası izledi. Mülteci sayısı arttıkça, kampların sayısı da hızla yükseldi. Türkiye kampları, tüm dünyada en düzenli kamplar olarak tanımlanmaktaydılar.

Ancak mülteci sayısının hızlı artışı karşısında kamplar yetersiz kaldı ve bu insanlar ülkenin hemen hemen bütün illerine dağıldılar. Sonunda Türkiye 2018’de kamp sayısını azaltmaya karar verdi. Halen 5 ilde 7 kampta yaklaşık 65 bin mülteci yaşıyor. Kamplardan herhangi bir salgın haberi duyulmuş değil.

Buna karşılık dökümansız, belgesiz göçmen olarak yakalananların sınırdışı edilene kadar tutuldukları geri gönderme merkezlerinin aşırı kalabalıklığı ve yetersiz hijyen koşulları, buralarda salgın olasılığını arttırabilir.

Yabancı olarak görülmenin ek zorluğu

Bu sorunların bir bölümü Türk halkının dar gelirli kesimlerinin de karşı karşıya bulunduğu sorunlar. Ama mülteciler, vatandaş olmamanın, “yabancı” olarak görülmelerinin ek zorluğu [4]nu da yaşıyorlar. Türkiye Cumhuriyeti devleti arkalarında… Ama her devlet gibi, önce kendi vatandaşlarının arkasında.

Korona salgını mültecilerin izolasyonunu iyice arttırdı. Eğer duyumlarımız doğru ise Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) ve Göç İdaresi mültecilere yönelik bir yardım programı hazırlıyor. Bunun çapı, kimleri kapsayacağı henüz bilinmiyor. Ayrıca çok sınırlı da olsa mültecilerin kurdukları bazı dernekler, hayırsever iş insanlarından aldıkları desteklerle gıda paketleri dağıtıyorlar.

Yine de mültecilerin lehlerine çıkacak bir sonuç var mı?

Korona salgınından mülteciler lehine çıkabilecek bir sonuç, onları daha iyi anlamamız olacaktır. Şu anda gerek Türkiye’de gerek dünyada insanlığı tehdit eden şey düşmanımızı göremememiz, geleceğimizi kestiremememizdir. Bu salgın önlenebilecek mi? Ne zaman önlenecek, daha ne kadar sokağa çıkılamayacak? Ne zaman işimizin başına ya da okulumuza dönebileceğiz? Bu sorunlara verilecek bir yanıtımızın olmaması, insanlığın ruh durumunu tehdit ediyor. Oysa mülteciler sürekli bu bilinmezlik, öngörülemezlik, geleceğini planlayamama durumundalar. Çünkü bu ülkelerin büyük çoğunluğu mültecilere mülteci statüsü tanımıyor. Hukuki statüsüzlük, mültecilerin yarınlarla ilgili her an korku ve kaygı içinde yaşamalarına neden oluyor. “Yarın aç kalacak mıyım?”, “Yarın evden atılacak mıyım?”, “Yarın zorla savaşın ve zulmün sürdüğü ülkeme geri gönderilecek miyim?”, “Burada kazandığım paraya el konulacak mı?” Bir başka ifadeyle bugün tüm insanlığın salgın nedeniyle yaşadığı belirsizlikten kaynaklanan korkular, mültecilerin günlük kâbusları. Koronavirüs salgını sonrası umarız mültecileri daha iyi anlayacağız.

Birçok insani yardım kuruluşu çalışanına göre salgınının sürmesi ve mülteciler arasındaki işsizliğin artması bu geniş kesimi salgınlara karşı daha korunaksız, dayanıksız hale getirebilir. Ayrıca unutulmamalıdır ki dört milyonun üzerinde mülteci ya da benzer durumdaki insan Türk toplumuyla bir arada yaşıyor. Onlar bunun farkında; danışanımız olan Suriyeli bir mültecinin de dediği gibi, “Biz savaşı yaşadık, bize kapılarını açan Türk halkıyla beraber koronavirüsü yeneceğiz” diye düşünüyorlar. Aynı düşüncenin ev sahibi toplumda da olmasını umarak.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 30 Nisan 2020’de yayımlanmıştır.