AB en büyük rakibini nasıl yener?

Avrupa Komisyonu Başkanı Jean Claude Juncker 2017’de yaptığı “Birliğin Durumu” konuşmasında rüzgârın Avrupa’nın yelkenlerine geri döndüğünü söylemişti. Ona göre, bu rüzgârla 2025 yılı için daha güçlü, birleşik ve daha demokratik bir Avrupa inşa edilecekti. Zira, Avrupa Birliği (AB) küresel krizin etkilerini atlatmış, kendine olan güvenini tekrar kazanmış, 2015 mülteci krizini geride bırakmıştı, serbest ticaretteki lider konumu da sürüyordu.

Aynı sene, Komisyon’un hazırladığı Beyaz Kitap AB’nin geleceği için 5 senaryo öneriyordu.1 Juncker bu senaryolara altıncısını eklemişti: Değerlere dayalı, özgürlük, eşitlik ve hukukun üstünlüğünün gerçekleştiği bir Birlik vizyonu.

O umutlu konuşmanın üzerinden geçen iki yılda neler değişti? AB, Juncker’in deyimiyle “yelkenlerine dolan rüzgarı” artı değere dönüştürebildi mi?

Bu soruya “bir dereceye kadar” yanıtını vermek doğru olur.

Brexit’in AB’ye etkisi ne oldu?

Geçen süreyi ve önümüzdeki dönemi analiz ederken ortaya çıkan tablonun artı hanesindeki en önemli unsur, Brexit sürecinin diğer bazı üye devletleri AB’den ayrılmayı düşünmekten vazgeçirmesi. Sürecin zaman alması, yarattığı kaos ve AB üyeliğinin devamına alternatif olacak bir formülün bulunamaması, AB’den ayrılmayı aklından geçiren ülkeler için açık bir uyarı sinyali oldu. Böylece asıl tartışma da AB’nin varlığının sorgulanmasına değil, nasıl bir AB sorusu üzerinde odaklandı.

Tam da bu noktada AB’nin reforme edilmesi için gerekli kararlı adımların atılamamış olmasını eksi hanesine yazmamız gerekiyor. Daha hızlı, daha demokratik ve katılımcı bir AB henüz ortaya çıkmadı. AB kuruluş yapısı gereği radikal dönüşümler yerine tedrici adımlar ile ilerliyor. Dahası, ihtiyaç duyduğu halk desteğini aidiyet duygusu ya da demokratik katılımdan çok, Avrupa vatandaşlarına sağladığı faydalar üzerinden oluşturabiliyor.

Göçmenleri kurtardığı için tutuklanan Seawatch kaptanı Carole Rackete’ye karşı Suriyeli göçmene çelme takarak düşmesine sebep olan kameraman Petra Laslzo’nun Avrupası arasındaki mücadele devam edecek.

AB kendi yolunu bulabilecek mi?

Dış faktörler de AB’nin geleceği üzerinde baskı oluşturmaya devam ediyor. Transatlantik ittifakını sorgulayan bir ABD, bölgesinde etkinliğini artıran bir Rusya ve dünya gücü olmaya soyunan bir Çin arasında AB kendi yolunu arıyor. AB’nin rotasının hangi yönü hedefleyeceği, dümende kimin olacağı ve pusulasının ne olacağı önemli.

Üstelik, AB’nin kendi içindeki ayrışmalar ve ikilemler de sorun oluşturmaya devam edecek. Mülteci ve göç konusunda, AB’nin güney ve güneydoğu deniz sınırlarında yer alan İtalya ve Yunanistan gibi ülkelerin yeterince desteklenmemesi, avro alanı içinde özellikle güney ülkelerinin ekonomik göstergelerde istenilen seviyeyi tutturmada zorlanmaları, hukukun üstünlüğü, temel hak ve özgürlükler gibi alanlarda AB değerlerini ihlal eden üye devletlerin varlığı gibi etkenler de AB’nin hızla yol almasını ve tek bir hedefe kilitlenmesini zorlaştırıyor.

AB geçmişin dünyasına ait bir oluşum olarak mı kalacak yoksa bugünün ve geleceğin dünyasında kendine bir yer bulacak mı? Bu soruların cevapları AB’nin geleceğini de belirleyecek.

AB’nin zor seçimleri

Geleceğe dair ipuçlarını ise bu sene meydana gelen iki önemli olay bize verebilir: Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri ve AB’nin üst düzey makamları için AB Konseyi tarafından aday gösterilmesi.

Peki, bu iki mesele neden önemliydi?

Seçimlerden önce, Avrupa ruhunun belkemiği sayılan AP’de aşırı sağın en büyük siyasi gruplardan biri olup olmayacağı merak konusuydu. Zira böyle bir durum AB’nin rotasını ciddi anlamda etkileyebilirdi. Beklenen gerçekleşmedi ama merkezdeki parti gruplarının belirleyiciliği de azaldı; zira AP’deki iki merkez parti grubu Avrupa Halklar Partisi ile Sosyalist ve Demokratlar İlerici İttifakı’nın üye sayıları çoğunluk sağlamak için gereken asgari sayının altına düştü. Buna karşın, Liberallerin yer aldığı “Renew Europe” üçüncü büyük grup olurken, dördüncü sıraya da Yeşiller yerleşti.

İtalya Başbakan Yardımcısı ve İçişleri Bakanı, Liga Partisi Başkanı Matteo’nin de içinde yer aldığı aşırı sağ Kimlik ve Demokrasi grubu ise ancak beşinci grup olabildi. AP böylece daha parçalı bir yapıya büründü.

AB’nin önemli organları için yapılan seçimler de kolay olmadı. Bu kez sonuçları tüm AB’yi etkileyebilecek bir değişiklik de söz konusuydu.

Komisyon Başkanı Juncker 2004’te seçilirken uygulanan Spitzenkandidat yöntemi bu kez terk edildi. Bu yönteme göre, AP’deki siyasi grupların gösterdikleri adaylar arasından çoğunluğu sağlayabilenin AB Konseyi tarafından da aday gösterilmesi söz konusuydu. AP’nin önemini artıran bu uygulamanın terk edilmesi parçalı bir yapıya bürünen AP’nin Üye Devletler tarafından mümkün olduğu durumlarda aşılabileceğini gösteriyor.

Eski Almanya Savunma Bakanı Ursula Von der Leyen’in AB Komisyon Başkanlığına ataması, 16 Temmuz tarihinde AP’de yapılan oylama ile kesinleşti. AP, çoğunluğun sağlanması için gereken asgari oy sayısı olan 374’ün biraz üzerinde olan, 383 ‘evet’ oyuyla Von Der Leyen’in Başkanlığına onay vermiş oldu. Özellikle AP’nin kenara itildiği bir yöntemle belirlendiği, iklim değişikliği konusunda önerdiği hedeflerin yetersiz kaldığı, hakkında Savunma Bakanlığı döneminde bazı özel danışmanlık firmalarına verilen ihaleler ile ilgili usulsüzlük iddiaları olduğu gibi çeşitli itirazlara rağmen Von Der Leyen AP sınavını geçti. Bundan sonraki dönemde von der Leyen’in işi oldukça zor olacağa benziyor. Giderek AB’nin gidişatı hakkında sesini daha da yükseltecek olan, görüş ayrılıkları ve parçalanmanın daha fazla hissedileceği bir AP olacak karşımızda.

AB için yeni dönemde en büyük rakip kendisi olacak. AB liderlerinin “Nasıl bir AB?” sorusunun cevabını şekillendirmeleri gerekecek. Bütünleşip harekete geçebilen, çok taraflı bir düzenin savunucusu AB’ mi yoksa kendi içindeki görüş ayrılıklarının kurbanı olan, değerlerine yabancılaşan hantal bir AB mi?

AB’de hâkimiyet kimde?

AB’de üst düzey makamlar için gösterilen adaylar, hükümetlerarası müzakere yöntemiyle belirlenir. Yeni yöneticilere baktığımızda da, kurucu Avrupa ülkelerinin hâkimiyetini görüyoruz. Komisyon Başkanlığına önerilen Ursula Von der Leyen Hıristiyan Demokrat Parti üyesi ve Alman. AB Konseyi Başkanlığına seçilen Charles Michel Frankofon bir Belçikalı ve liberal bir partiye mensup. Joseph Borrell Fontelles ise İspanyol ve Sosyalist Parti üyesi, halen Dışişleri Bakanı. Bu isimler arasında en tanınanı Christine Lagarde ise IMF Başkanlığı ve Sarkozy döneminde Fransa Maliye Bakanlığı yapmıştı.

Yeni belirlenen yöneticilerle, Batı Avrupa’nın temsil edildiği, merkez sağ, sol ve liberal görüşler öne çıkmış oldu. Bu da AB içindeki Polonya ve Macaristan gibi Doğu Avrupa ülkelerinden gelen merkeze yönelik tepkilerin dikkate alınmadığı ve elitist yapının devam ettiği izlenimine yol açtı. Bunun yanı sıra AB değerlerinden uzaklaşan bazı ülkelere, “Önce rüştünüzü ispat edin, ancak ondan sonra üst düzey karar alma makamlarında sizlere yer açılacak” mesajı verildiği de söylenebilir.

Öte yandan Von der Leyen, Michel ve Borrell’in AB’yi son derece iyi bilen, Avrupa entegrasyonunu destekleyen ve AB’yi bir sonraki aşamaya taşımaya niyetli kişiler olması, Birlik’in geleceği açısından umut veriyor. Onların seçilmesi, aşırı sağcı ve AB politikalarına karşıtlıklarıyla bilinen İtalyan Matteo Salvini, İngiliz Nigel Farage, Fransız Marine Le Pen gibi siyasetçilere karşı AB projesinin devam ettiğini, müdahale ve ket vurma çabalarına karşı hayatta olduğunu gösteriyor.

AB değişirken aynı mı kalıyor?

Peki, bundan sonra nasıl bir AB ile karşı karşıya olacağız?

Öncelikle Brexit sonrasında Birleşik Krallık’ın (BK) AB’yi terk etmesi, önemli bir siyasi ve ekonomik gücün oyun dışı kalması anlamına gelecek. Her ne kadar BK zaten Schengen ve avro alanı gibi konularda AB politikaları dışında kalıyor olsa da örneğin ticaret anlaşmalarının müzakerelerinde, ortak savunma ve güvenlik politikalarında önemli bir kayıp olacak. Ancak AB üyeliğinden ayrıldıktan sona AB ile oluşturması zorunlu olan özel ilişki dâhilinde çeşitli ortaklılar kuşkusuz ki gündeme gelecek. BK’nın AB’den ayrılması, Alman hakimiyeti ve Fransa-Almanya ortak hegemonyasından kaygılanan küçük ülkeler, özellikle Kuzey ve Doğu’daki üyeler açısından dengeleyici bir aktörün kaybı anlamına geliyor.

Son dönemde, Macron liderliğiyle birlikte Fransa – Almanya duopolisi dirildi. BK’nin ayrılışı sonrasında, bu iki ülkenin AB’de ekonomik güç odağı olarak etkinliğini daha da artıracağını ve İtalya, Polonya gibi ülkelerden gelebilecek çatlak sesleri gözlemleyeceğiz.

Kendi içindeki fay hatlarını birleştirmeye çalışan; Üye Devletler ve siyasi gruplar arasında artan ayrışmayı aşmayı veya en azından nötralize etmeyi hedefleyen; teknik kapasitesi, know-how’ı, diplomatik ve ticari gücü ile dış baskılara direnmeye çalışan bir AB ile karşı karşıya olacağız.

Yeni ABD çantada keklik mi?

Trump ile birlikte değişen ABD politikası söylem ve yöntem olarak önceki yönetimlerden çok farklı olsa da aslında uzunca bir süredir devam eden bir trendi izliyor: Yani Transatlantik ittifakında Avrupa’nın yükünü çekmek istemeyen, yük paylaşımı öngören, Pasifik havzasında daha etkin olan, küresel politikalarında giderek daha bağımsız davranan, çok taraflı düzeni fazla umursamayan ve kendi çıkarlarını önceleyen bir ABD…

Böyle bir ABD ise AB için çantada keklik bir müttefik olmaktan öte, zaman zaman çıkar çatışması da yaşanabilecek bir güç. ABD’nin, kendisinin ve AB’nin de üzerinde yükseldiği liberal değerlerin savunusunda AB’yi yalnız bırakması da şaşırtıcı olmayacak.

En büyük rakibi kim?

Aslında AB’nin yeni dönemde en büyük rakip kendisi olacak.

AB liderlerinin “Nasıl bir AB?” sorusunun cevabını şekillendirmeleri gerekecek. Bütünleşip harekete geçebilen, çok taraflı bir düzenin savunucusu AB mi yoksa kendi içindeki görüş ayrılıklarının kurbanı olan, değerlerine yabancılaşan, hantal bir AB mi?

Bunun yanında, neoliberal düzenin olumsuz yönlerini de barındıran AB’nin sosyal yönünü geliştirmesi ve zayıflayan orta sınıfı desteklemesi de aşırı sağın önünü kesmesi ve kamuoyu desteğini sağlaması açısından önemli.

Göçmenleri kurtardığı için tutuklanan Seawatch kaptanı Carole Rackete’ye karşı Suriyeli göçmene çelme takarak düşmesine sebep olan kameraman Petra Laslzo’nun Avrupası arasındaki mücadele devam edecek.

Günümüz dünyasında alternatifi olmayan AB’nin misyonu yani liberal değerler ve çok taraflılığın savunusu, zorlaşsa da AB’nin geleceğini tanımlayacak.

Twitter’dan takip edin: @kaliko7466

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 27 Temmuz 2019’da yayımlanmıştır.

  1. Bu beş senaryo şöyle: Aynen devam; sadece ortak pazara yoğunlaşmak; aynı konularda çalışmak isteyen ülkelerin birlik içinde koalisyonlar kurması; Daha az konuda daha verimli çalışmak; her alanda daha fazlasını yapıp, bir çeşit federasyona evrilmek. Ayrıntılı bilgi için: https://www.aa.com.tr/tr/dunya/abnin-gelecegine-iliskin-5-senaryo-/761986

Doç. Dr. Çiğdem Nas

Doç. Dr. Çiğdem Nas, İktisadi Kalkınma Vakfı Genel Sekreteri ve Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim görevlisi. 1988 yılında Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünü tamamladı, daha sonra London School of Economics'de Avrupa Sosyal Politikası alanında yüksek lisans ve Marmara Üniversitesi AB Enstitüsü'nde AB siyaseti ve Uluslararası İlişkiler alanında doktora yaptı. Akademik ilgi alanları arasında Avrupa birliği, AB-Türkiye ilişkileri, Avrupa siyaseti ve demokratikleşme konuları bulunuyor.

Yorumu Gör

avatar

Send this to a friend