8 Ağustos 2019

Toplum

Yorum yap

Yazdır

Sizin entegrasyon ölçütünüz ne?

Göçmenler söz konusu olduğunda entegrasyon son derece müphem bir kavram haline geliyor. Mesela geniş görüşlü bir Hollandalıya sorsanız, onun ülkesindeki bir göçmen bisiklet sürebiliyor, yüzme de biliyorsa entegre olmuş demektir. Ama daha muhafazakâr bir Hollandalının entegrasyon ölçütü değerler ve hayat tarzıdır. ABD’de liberal görüşlü birine göre, 1981 yılında Somali’de doğan, 12 yaşında ABD’ye mülteci olarak gelen, geçen yıl da Temsilciler Meclisi’ne seçilerek Kongre’deki ilk başörtülü Müslüman olan İlhan Omar’ın entegrasyonunu tartışmak abesle iştigal. Oysa Başkan Donald Trump ve birçok muhafazakâr için Omar’ın ABD’ye sadakati her an sorgulanması gereken bir durum.

Türkiye’de ise entegrasyon meselesi resmî olarak “geçici koruma statüsündeki yabancı” olarak adlandırılan Suriyeliler üzerinden tartışılıyor. Tartışmanın bir ucunda savaştan kaçan “din kardeşlerimizin” topluma uyumu için her türlü desteğin verilmesi gerektiğini savunanlar var, diğer ucundaysa Suriyelileri rahatsızlık kaynağı ve yük olarak gören, derhal geri gönderilmelerini isteyenler.

Entegrasyon ölçü birimi nedir?

Bütün bu örneklerde ilk gruba dâhil olanlar, toplumlarındaki farklılıkları zenginlik olarak görüyorlar. Göçmen azınlıkların kendi dilleri, kültürleri, dinleri ve hayat tarzları ile birlikte toplumun bir parçası olabileceklerini, onlarla yapılacak alışverişin herkesi zenginleştireceğini düşünüyorlar. Bu yaklaşıma göre, eğer bir kişi, göç ettiği toplumda kendi ayakları üzerinde durabiliyorsa, başkasına muhtaç olmadan hayatta kalabiliyorsa entegre olmuştur. Bu yaklaşımı savunanlara göre devletin görevi, topluma yeni katılanlara kendi ayakları üzerinde durabilecekleri asgari yetenekleri kazandıracak imkânları sunmaktan ibarettir.

Doğru, devletin böyle bir görevi üstlenmesinin ekonomiye bir maliyeti vardır! Ancak kendi ayakları üzerinde duramayan bir göçmen grubundan kaynaklanan sorunlar geometrik olarak büyüyebilir. Bu sorunları sonuçlarıyla birlikte bertaraf etmenin maliyeti, göçmen grubunun ayakları üzerinde durmasını sağlamanın maliyetinin çok üzerine çıkabilir. Oysa entegre olmuş bir göçmenin topluma katkısı, onu entegre etmek için harcanan parayı fazlasıyla karşılar.

Entegre olmuş bir göçmenin topluma katkısı, onu entegre etmek için harcanan parayı fazlasıyla karşılar. Bu perspektiften bakıldığında entegrasyon iki yönlü bir süreçtir; iki tarafı da geliştiren, zenginleştiren ve aslında insani etkileşimin doğasında olan bir alışveriş.

Bu perspektiften bakıldığında entegrasyon iki yönlü bir süreçtir; iki tarafı da geliştiren, zenginleştiren ve aslında insani etkileşimin doğasında olan bir alışveriş.

Bu doğal alışverişinin yapılmamasının, yapılamamasının da maliyeti var. Buna dair bana en çarpıcı gelen örneklerden biri, eski bir Neo-Nazi’nin isyanıydı. “Bu saçmalık yüzünden 15 yıl döner yemedim” diye yakınıyordu.1

Çok kültürlülükten kültürel ırkçılığa

İkinci Dünya Savaşı sonrasında yoğun göç alan Avrupa ülkelerinde, 1980’li yıllara gelindiğinde göçmenlerin kalıcı olduğu anlaşılınca, göçmenleri kendi kültürleriyle birlikte kabul eden, yukarıda anlatmaya çalıştığım tarzda entegrasyon politikaları yaygınlaşmaya başladı.

İngiltere ve Hollanda gibi ülkelerde bu anlayışa kültürel kimliklerin desteklenmesini savunan çok-kültürcü politikalar da eşlik etti. 1990’ların sonuna kadar göçmenlerin geldikleri kültürü de muhafaza ederek yeni toplumlarına entegre olmaları ana akım siyasetçilerin yaygın olarak kullandıkları bir söylemdi. O yıllarda buna itiraz edenler genellikle ırkçı ve aşırı sağcı marjinallerdi.2 Ancak marjinal kabul edilen bu itiraz, 2000’li yıllarda ilginç bir şekilde “kültürel ırkçılık”3 şeklinde adlandırılacak bir göçmen karşıtlığına dönüşerek Batılı demokrasilerde yaygınlaşmaya ve siyasette başarı kazanmaya başladı.

Hatta öyle bir durum oluştu ki, bir zamanlar yaygın kabul gören, göçmenlerin kendi kültürlerini muhafaza ederek topluma entegre olabileceği görüşünü savunanlar neredeyse marjinal konumuna düştüler.

Entegrasyondan asimilasyona

Özellikle Avrupa’da yaşanan bu dönüşümde, ABD’deki 11 Eylül saldırılarından itibaren göçmenlerin bir güvenlik meselesi olarak görülmesinin payı elbette büyük. Sonrasında da Avrupa’da Madrid (2004) ve Londra (2005) bombalamaları gibi sarsıcı olaylar gerçekleşti. Bu saldırıları yapanların ikinci veya üçüncü nesil Müslüman göçmenler olmaları ise travmatik etkilere yol açtı.

Saldırıları gerçekleştirenlere baskın kültürde “ev-yapımı (home-grown) terörist” denmeye başlandı. Bunun sorumlusu olarak da göçmenlerin kültürlerine ve dinlerine hoşgörü ile yaklaşan politikalar gösterildi. Bu iddia, Batı ülkelerinde yükselen aşırı sağcı popülizmin en temel argümanlarından biri haline geldi. Bu ülkelerden IŞİD’e katılımlar ve 2015’teki Charlie Hebdo saldırısı gibi “ev-yapımı terörist” eylemleri de göç ve entegrasyon politikalarının yanlışlığını savunan aşırı sağcıların yükselişini hızlandırdı.

Entegrasyonda göçmenlerin de sözü var mı?

Bu gelişmeler nedeniyle artık göçmenlerin entegrasyonu değil, mümkünse geri gönderilmeleri, mümkün değilse de asimile edilmeleri daha çok dillendirilmeye başlandı. Entegrasyon kavramının müphemliğinin de bu dönüşümde rolü olduğunu teslim etmek gerekir.

Esasen, entegrasyonun ne olduğu yerliler ve göçmenler arasında süregiden interaktif bir süreç sonucunda şekillenir. Yani normal şartlarda entegrasyonun ne şekilde gerçekleşeceği yerlilerin monopolünde değildir, göçmenler de neyi muhafaza edip neyi geride bırakacakları konusunda bir iradeye sahiptirler. Bu interaktif süreçte de söz konusu toplumda entegrasyona dair genel bir kanaat oluşabilir. Bu kanaat yaşayan bir organizma gibi, bazı siyasi dalgalanmalar neticesinde değişebilir; göçmen gruplarının karıştığı olaylar veya bazı popülist siyasi söylemler bu kavramın anlamında değişikliğe neden olabilir.

İhtiyaca binaen de tanım değişebilir. Mesela Avrupa’daki ülkelere “misafir işçi” olarak giden göçmen işçiler meselesinde olduğu gibi. Ne bu işçileri davet edenlerin ne de işçilerin kendi zihin dünyalarında entegrasyon gibi bir problem vardı. Çünkü her iki taraf da kalıcı olacaklarını düşünmüyordu. Dolayısıyla dil öğrenmek veya kültürel uyum gereksiz görülüyordu. Daha sonra göçmen işçiler ve ailelerinin geri dönmeyeceği anlaşılınca entegrasyon gibi bir ihtiyaç doğdu ancak kimin, nasıl entegre olduğuna dair kanaat konjonktüre göre değişikliğe uğradı.

Söz gelimi Avrupalı toplumlar, Müslüman göçmenler için entegrasyonun tanımını, destek almadan ayakta kalmak için gerekli olan dil bilmek, iş sahibi olmak gibi minimum şartları yerine getirmekten tutun da kendi ailesinde eşcinsel evliliğe rıza göstermeye mecbur tutmaya kadar çok geniş bir yelpazede tanımladılar.

Siyasetin zehri

Entegrasyon tartışmasının bu geniş yelpazede ne yöne kayacağı biraz da siyasetçilere bağlı maalesef. Burada “maalesef” diyorum çünkü göçmenlerin entegrasyonu konusu bazı siyasetçiler açısından kolay yoldan siyasi kariyer basamaklarından tırmanmak anlamına geliyor.

Ürkütücü olan, ana akım siyasetçilerin de alternatifler üretmeye çalışmak yerine göçmen karşıtı bu söylemleri kullanarak ortadaki siyasi rantı kendilerine çekme kolaylığına kapılmaları. Oysa bu söylemlerin yaygınlaşması, ana akım siyasetçileri değil popülistleri besliyor.

Yabancılıkları, yetersiz kaynakları ve azınlık olmaları sebebiyle en zayıf halka olan göçmen grupların toplumdaki ekonomik, sosyal ve kriminal birçok problemin kaynağı olarak görülmesi insanların rahatlıkla inanabileceği bir iddia. Bu iddianın toplumsal gerçeklikte belli düzeylerde karşılığı da var. Söz gelimi, insanların uzun süredir yaşadıkları mahallelerin gözleri önünde göçmenler tarafından hızla değiştirilmesi, emek piyasasında göçmenlerin rakip hale gelmesi veya belli bölgelerde göçmenlerden dolayı suç oranlarında artış gözlenmesi gibi toplumda rahatsızlık uyandıran problemler vaki olabilir.

Ancak bu sorunlar, yöneticiler ve ana akım siyasetçiler tarafından gerçekçi bir şekilde tartışılmadığında veya çözümleri ertelendiğinde, popülist siyasetçiler tarafından abartılmaya ve istismar edilmeye açık hale gelebilir. Abartı, yalan ve istismar da son dönemde görüldüğü gibi sağ popülist liderleri iktidara kadar taşıyabildi veya iktidar alternatifi haline getirdi. Hollanda’da Geert Wilders, Macaristan’da Victor Orban, ABD’de Donald Trump bu stratejinin örnekleri. Diğer ülkelerdeki bazı siyasetçiler de aynı teknikleri kullanarak siyasi kariyer yapmanın cazibesini görüyorlar ve bu yolda ilerliyorlar.

Ürkütücü olan, ana akım siyasetçilerin de alternatifler üretmeye çalışmak yerine göçmen karşıtı bu söylemleri kullanarak ortadaki siyasi rantı kendilerine çekme kolaylığına kapılmaları. Oysa bu söylemlerin yaygınlaşması, ana akım siyasetçileri değil popülistleri besliyor. Birleşik Krallık’ta Muhafazakâr Parti’nin böyle bir süreç sonucunda sağ popülizme savrulması ve en nihayetinde Boris Johnson’ın başbakan olması bunun dramatik bir örneği.

Entegrasyon ölçerler

Çok daha dramatik bir örnek de 3 Ağustos’ta ABD’de meydana geldi. Bir ırkçı terörist Meksikalıların yoğun olarak yaşadığı Teksas El Paso’da bir süpermarkete otomatik silahla saldırdı, 20 kişiyi öldürdü. Saldırganın internette yayınladığı manifestoda kullandığı “göçmenlerin istilası,” “geri gönderin”, “yalan haberler” gibi ifadeler ile Başkan Trump’ın söylemlerindeki paralellik dikkat çekiciydi.

Kısacası, siyasetin bu zehri hem bir toplumdaki yerleşik grupları göçmenlere karşı kin ile dolduruyor, hem de hayatta kalma mücadeleleri pamuk ipliğine bağlı olan göçmenleri içinde bulundukları topluma karşı belki de kırgınlığa yol açıyor hatta öfkelendiriyor.

Kısa bir sürede dört milyon göçmenin tecrübeli bir göç ülkesine girmesi bile problem olurdu ki Türkiye gibi ilgili kanunları veya kurumları bile ancak böyle büyük bir göç aldıktan sonra oluşmaya başlayan bir ülkenin bu konuda bocalamasından daha doğal bir durum olamaz.

Bütün bu siyasi hercümerç içinde ‘göçmenler ne olacak, geri mi gönderilecek, geri gönderilemiyorlarsa neye entegre veya asimile edilecekler’ sorularının yanıtları bulunamıyor. Üstelik Batılı demokrasilerde göçmenler ikinci ve üçüncü nesilleri ile yerleşik topluluklar haline gelmiş olmalarına rağmen… Bunun en bariz örneklerinden biri, ABD Kongresi’nin üyesi seçildiği halde İlhan Omar’ın bile sürekli olarak neredeyse hayali bir entegrasyon-ölçere sokulması ve olağan şüpheli olarak görülmesi.

Türkiye’deki Suriyeliler tartışmasında asıl mesele ne?

Dünyada bu minvalde ilerleyen entegrasyon-asimilasyon tartışması Türkiye’de ise daha farklı bir zeminde seyrediyor. Her şeyden önce Türkiye yakın zamana kadar göç veya sığınmacı çeken bir ülke değildi. Bu durum 2011’den beri kitlesel olarak Türkiye’ye kaçan Suriye vatandaşları sebebiyle değişti.

Kısa bir sürede dört milyon göçmenin tecrübeli bir göç ülkesine girmesi bile problem olurdu ki Türkiye gibi ilgili kanunları (Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu) veya kurumları (Göç İdaresi Genel Müdürlüğü) bile ancak böyle büyük bir göç aldıktan sonra 2013’te oluşan bir ülkenin bu konuda bocalamasından daha doğal bir durum olamaz. Ayrıca bu kadar kısa sürede Suriyelilerin entegre olmasını beklemek de gerçekçi değil. Hem neye entegre olacaklar? Denizin içinde nargile içen ve Suriyeli diye haber yapılan vatandaşa mı? Türkiye ekonomisinin yapısal bir problemi haline gelmiş kayıtsız emeğe mi?

Ancak asıl meseleler bunlar değil. Siyasetçilerin, karar vericilerin ve yöneticilerin soğukkanlılıkla bu yeni duruma ilişkin çözümler üretmeleri gerekiyor. Aksi takdirde siyaset popülizm girdabında boğulacak ve bunun maliyeti herkes açısından çok büyük olacak.

Twitter’dan takip edin: @EABekaroglu

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 8 Ağustos 2019’da yayımlanmıştır.

  1. (https://twitter.com/oztrk_aydn/status/1152551504768905216).
  2. Zaten Nazizm tecrübesinden beri yerleşik demokrasilerin tamamında klasik ırkçılık siyasi söylemde artık kabul edilmemiş, münasebetsiz bulunmuş, hatta birçok demokratik ülkede hukuki yaptırımlara tâbi olmuştur.
  3. Kültürel ırkçılık, biyolojik ırkçılıktan farklı olarak insanların üstünlük ve düşüklüğünü genler veya fiziksel görünüşlere göre değil kültürel farklılıklara göre belirler. 1990’lardan itibaren biyolojik ırkçı olarak nitelendirilmekten çekinen bazı siyasetçiler özellikle göçmenlerin kültürlerinin Aydınlanma ve liberal değerler ile şekillenen Avrupa kültürüne uyumsuzluğunu vurgulayan bir söylem kullanmaya başladılar.

Doç. Dr. Edip Asaf Bekaroğlu

Doç. Dr. Edip Asaf Bekaroğlu, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi. Doktorasını Bilkent Üniversitesi'nde Hollanda'daki göçmen azınlıklar ve çokkültürcülük tartışmaları üzerine yaptı. Bekaroğlu'nun çokkültürcülük, popülizm, sekülarizm, siyasi partiler ve seçimler alanlarında çalışmaları bulunuyor.

Yorumu Gör

avatar

Send this to a friend