Bağdadi öldü, peki ya hayaletleri?

2019 yılının Ekim ayı oldukça hareketli geçti. Önce, Türkiye Barış Pınarı Harekâtı’na başladı; sonrasında sırasıyla ABD ve Rusya ile gerçekleştirilen görüşmeler neticesinde harekât durdu. Basına yansıyan haberlerden anlaşılan o ki, Suriye’nin kuzeyinde Türkiye, ABD ve Rusya’nın (dolayısıyla Suriye’nin de) mutabık olduğu yeni bir düzen kuruluyor. YPG’liler, 30 km. civarında bir mesafede Türkiye sınırının dışına çekildi. Ancak netameli konulardan birisi, bahse konu bölgedeki IŞİD’lilerin, özellikle de Yabancı Terörist Savaşçıların (YTS) ve ailelerinin akıbeti.

Bu ayın üçüncü hafta sonu, ABD’li seçmenler Pazar sabahı aileleri ile kahvaltı yaparken, Başkanlarını canlı yayında dinleyerek IŞİD’ın lideri Ebu Bakır el Bağdadi’nin bir özel kuvvetler operasyonu sonucunda “imha” edildiğini tüm dünya ile beraber öğrendiler. Donald Trump’ın pazar kahvaltısındaki açıklaması ve IŞİD’ın liderinin öldürülmesi birçok sorunun sorulmasına neden oldu.

Bunlardan bir tanesi de IŞİD’ın lidersiz kalması sonucunda örgütün akıbetinin ne olacağı…

IŞİD’ın kendini sözde İslam Devleti ve lideri Bağdadi’nin de kendini Halife ilan etmesi düşünüldüğünde, örgütte bir süreklilik olması beklenmedik bir durum olmasa gerek. Ancak Bağdadi’nin öldürülmesi IŞİD’ın bir örgüt olarak devam etmemesi anlamına da gelmiyor. Yeni bir liderin (ya da kendisini Halife olarak adlandıran birinin) çıkmaması durumunda dahi örgütün ideolojisinin yaşaması kuvvetle muhtemeldir. Bu sürekliliği sağlaması beklenen kişiler ise, bu yazının da konusunu oluşturan Yabancı Terörist Savaşçılar (YTS).

Bağdadi’nin öldürülmesi IŞİD’ın bir örgüt olarak devam etmemesi anlamına gelmiyor. Örgütün yeni bir liderin (ya da kendisini Halife olarak adlandıran birinin ) çıkmaması durumunda dahi, örgütün ideolojisinin yaşaması kuvvetle muhtemeldir. Bu sürekliliği sağlaması beklenen kişiler ise, Yabancı Terörist Savaşçılar (YTS).

Herkesin teröristi kendine

Türkiye seksenli yıllardan beri, dünyanın geri kalanı ise 11 Eylül saldırılarından beri “terörizm” ile yakından iştigal ediyor. O günden bugüne uluslararası camia terörizmin tanımı üzerinde hiç anlaşamadı ki etkin bir mücadeleye başlayabilsin.

Terörizm tanımında yaşanan bu anlaşmazlıklar, bölgesel ve küresel dengeleri alt üst eden Suriye İç Savaşı’nda alana da yansıdı. Suriye’de devlet dışı aktörler, devletlere vekil olarak alanda savaştı, savaşıyor. Tartışmalar da üzerinde mutabakata varılamayan terörizmin tanımından öteye geçti; artık bir devletin desteklediği devlet dışı bir aktörün başka devletlerce terörist ya da meşru bir askeri yapılanma olarak tanımlanması söz konusu. Hatta daha da ileri gidildi; PKK’yı terör örgütü olarak tanımlayan ABD’nin bölgedeki komutanlarından biri, mevcut yapıya başka bir isim, yeni bir kısaltma buldu: Suriye Demokratik Güçleri yani SDG. Böylece kanuna karşı açıkça hile yapıldı.

Tam olarak işte böyle bir karmaşa sürerken ve “herkesin teröristi kendine” havası yaşanırken, Suriye’de uluslararası camianın tamamının karşı olduğu bir terör örgütü yine de var: Irak Şam İslam Devleti (IŞİD).

Liderinin imha edildiği açıklanan IŞİD, el Kaide’den türemiş bir örgüt ve her ikisinin de düşünsel temelleri İslam dininin militan Selefist yorumuna işaret ediyor. Fakat IŞİD el Kaide’den iki noktada ayrışıyor.

Birincisi, el Kaide Müslüman olmayanları hedef alırken, IŞİD öncelikle diğer Müslümanları hedef alıyor. Aslında IŞİD’ın uzaktaki düşman (siz onu Müslüman olmayanlar diye okuyun) yerine, yakındaki düşmanı (siz bunu da diğer Müslümanlar şeklinde okuyun) hedef alması, Avrupa ve ABD’nin militan Selefist ideolojinin hedefinden çıktığı anlamına geliyordu. Bu durum da IŞİD’in yaratılmasının arkasında ABD olduğu iddialarına yol açtı.

IŞİD: Bir ütopyanın peşinde

IŞİD’in el Kaide’den bir başka farkı da, liderinin kendini halife ilan etmesi. Oysa el Kaide ideolojisine göre, devlet son aşamalardan biri. Bu düşünsel farklılıklar da el Kaide’den sonra kurulan IŞİD’e olan ilginin temelini açıklıyor: IŞİD’e katılanlar bir anlamda kendilerince devleti olan bir ütopyanın peşinden koştular. Hâlbuki el Kaide’de bir örgüte üyelik söz konusuydu. IŞİD’e katılım, hatta vatandaşı olmak son derece kolaydı, kapılar “ben geldim” diyen hemen hemen herkese açıktı; el Kaide’de ise durum farklıydı. Tüm bu etkenler, IŞİD’e yüksek sayıda katılımları beraberinde getirdi.

IŞİD’e katılanlar bir anlamda kendilerince devleti olan bir ütopyanın peşinden koştular. Hâlbuki el Kaide’de bir örgüte üyelik söz konusuydu. IŞİD’e katılım, hatta vatandaşı olmak son derece kolaydı, kapılar “ben geldim” diyen hemen hemen herkese açıktı; el Kaide’de ise durum farklıydı. Tüm bu etkenler, IŞİD’e yüksek sayıda katılımları beraberinde getirdi.

2014 yılının Eylül ayında kendini Halife ilan eden Ebu Bekir el Bağdadi’nin herkesi, kendince İslam Devleti olarak tanımladığı bu yapıya, onun deyimiyle “Hicret” etmeye davet etmesiyle birlikte on binlerce insan dünyanın dört bir tarafından Suriye topraklarına akın etti. Bu akın başlangıçta sadece savaşmaya gidenlerden oluşuyordu (ya da en azından öyle sanılıyordu); ailece katılımların da olduğu sonradan fark edildi. Uluslararası kamuoyu da IŞİD’in ütopyasının ve davetinin bu kadar yoğun bir şekilde karşılık bulacağını tahmin edememişti.

Yabancı Terörist Savaşçı kim?

IŞİD’e katılımların arttığı dönemde yani 2014 yılının Eylül ayında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 2178 sayılı kararı alarak Yabancı Terörist Savaşçıları (YTS) tanımladı:

“İkamet etmekte veya vatandaşı olduğu bir devletten başka bir devlette terörist faaliyetleri gerçekleştiren, planlayan, hazırlığında olan veya katılma amacıyla seyahat eden ya da silahlı çatışmalarla ilişkili olanlar dâhil olmak üzere terör eğitimi alan veya veren bireyler…”

Oldukça kapsayıcı olan bu tanım, bir bireyi terör örgütüne katılmaya niyetlenerek seyahate çıktığında dahi potansiyel bir suçlu olarak tanımlıyor. Mamafih devletlerin kolluk güçleri ve hukuk sistemleri bu geniş tanıma uyacak şekilde organize edilmemiş ve yetkilendirilmemişti. İyimser bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde burada eksik olan husus, seyahat etme özgürlüğü birincil insan haklarından biriyken ve birey henüz bir suç işlememişken, bireyin böylesi bir durumda nasıl suçlanacağına dair belirsizlikti. Kötümser bir bakış açısıyla değerlendirildiğindeyse, IŞİD’e katılmaya giden kişilerin vatandaşı olduğu ülkelerin, bu bireylerin radikalleşmesini geri çevirmenin zorluğu nedeniyle olana bitene kasten müdahale etmediği, bu kişilerin kendi ülkelerini terk etmelerine seyirci kaldığı söylenebilir. Ez cümle, öyle ya da böyle IŞİD’e katılmak üzere Suriye’ye giden Yabancı Terörist Savaşçıların seyahatlerinin engellenmesi mümkün olamadı.

Tam olarak bu noktada, yani YTS’lerin seyahatleri çerçevesinde Türkiye yoğun bir şekilde Batılı kaynaklarca suçlandı. Çünkü YTS’lerin rotasının önemli bir kısmı Türkiye üzerinden geçmekteydi. Türkiye’ye girmek, turizm politikaları nedeniyle uygulanan liberal vize uygulamaları çerçevesinde son derece kolaydı. Öte yandan Suriye’den kabul edilen misafirler (siz onu sığınmacılar ya da mülteciler şeklinde okuyabilirsiniz) nedeniyle bu ülkeyle olan tüm sınırlarımız giriş ve çıkışlara açıktı. Türkiye’nin insani bir operasyon olarak belirlediği bu tercih, Batı tarafından, IŞİD’e katılımların kolaylıkla gerçekleşmesi suçlamalarına sebep oldu. Buna karşın, aynı suçlamaları yapan ülkelerin çoğu, uzunca bir süre, sınır geçişlerinde IŞİD’e giden vatandaşlarına ilişkin olarak Türkiye ile istihbarat işbirliğini sağlamadı.

Bağdadi Türkiye’ye neden düşmandı?

Ancak burada göz ardı edilen husus, IŞİD’ın düşünsel tabanıydı. Türkiye’de İslam dininin yaşanma şekilleri tamamıyla Bağdadi’nin kabul etmeyeceği ve yakın düşman ilan ettiği türdendi. Bu çerçevede, ne Türkiye’deki Müslümanların IŞİD’i ne de IŞİD’in Türkiye’deki Müslümanlığın yaşanma şekillerini kabul etmesi mümkün değildi. Dahası, Türkiye ve Türkiye’de yaşanan Müslümanlık, tam olarak IŞİD’in düşman tanımlamasına uymaktaydı.

2014-2016 yılları içinde IŞİD Türkiye’de yaptığı eylemlerle 250’den fazla insanın hayatını kaybetmesine yol açtı. Türkiye de, IŞİD’e karşı Terörle Mücadele Küresel Forumu’nda geliştirdiği mekanizmalar sayesinde uluslararası bir işbirliği yaratarak YTS’lerin seyahatlerini engelledi. Bu mekanizmalardan en bilineni, uluslararası kamuoyunun katkıları ile YTS’lere karşı oluşturulan “Ülkeye Girişi Yasaklanan Kişiler Listesi” (no-entry list) dir. Bu liste Ekim 2019 itibarıyla 75 bin kişiye ulaşmıştır.

Tabii YTS’lerin barındırdığı tek tehlike, çatışma bölgesine giderek sözde İslam Devleti’ni kurma faaliyetleri değildi; IŞİD, Rakka merkezli kontrol ettiği toprakları kaybettikten sonra YTS’lerin ne yapacakları da başka bir risk olarak belirdi.

Yabancı Terörist Savaşçıları bekleyen üç tür son

Bu endişeyi güçlendiren tarihi gerçeklikler var. Zira yapılan çalışmalar, bir çatışma alanına giden yabancı savaşçıları bekleyen üç tür son olduğunu gösteriyor: Çatışma alanında ölmek, çatışma alanına yerleşmek ve çatışma alanından ayrılmak. Çatışma alanından ayrılan YTS’ler ise ya başka bir çatışma
alanına giderler ya da evlerine geri dönerler. İşte şiddeti yaygınlaştıranlar da bu üçüncü gruptaki kişilerdir.

Geri dönen yabancı terörist savaşçıların büyük bir oranı teorik olarak emekli olmayı düşünürler; ama yine tarihi tecrübelerden yola çıkılarak oluşturulan kuramların söylediği husus, bu emeklilik planlarının her zaman gerçekleşmediği ve geri dönen yabancı savaşçıların dokuzda birinin tekrar çatışmaya dâhil olduğu şeklinde.

Geri dönen yabancı terörist savaşçıların büyük bir oranı teorik olarak emekli olmayı düşünürler; ama yine tarihi tecrübelerden yola çıkılarak oluşturulan kuramların söylediği husus, bu emeklilik planlarının her zaman gerçekleşmediği ve geri dönen yabancı savaşçıların dokuzda birinin tekrar çatışmaya dâhil olduğu şeklinde.

Başka bir ihtimal de yeni savaşçıların yetişmesi için çeşitli faaliyetlerde bulunmaları. Bu olasılık ise yüksek oranda tehlike barındırıyor. Çünkü geri dönen herhangi bir YTS artık o bölgeye ilk gittiği zamandaki gibi tecrübesiz değildir, artık savaş alanı deneyimine sahiptir. Başka bir deyişle silah kullanmak ya da birini öldürmek konusunda tereddüt etmeden eylemler gerçekleştirebilir. Nihayetinde YTS’ler, bir hastalık gibi Suriye’deki şiddeti dünyanın geri kalanına “bulaştıracak” virüslerdir.

Kuramsal çerçevede nasıl bir tehlikeden bahsettiğimizi göz önüne sermek gerekirse şöyle bir hesaplama yapmak açıklayıcı olacaktır. IŞİD’e 30 bin YTS’nin katıldığı tahmin ediliyordu. Bunların üçte birinin geriye döndüğünü düşünecek olursak ve bunların da dokuzda birinin tekrar çatışma veya terör eylemine gireceği hesaplanabilir – ki bu durumda bu rakam kabaca 1000 kişi anlamına geliyor. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında, savaş alanı tecrübesine sahip 1000 civarında geri gönmüş YTS oldukça ürkütücü bir durum teşkil ediyor. Bir başka hesaplamaya göreyse, bu kişiler sahip oldukları tecrübe ile çatışma deneyimine sahip olmayan teröristlere nazaran gerçekleştirdikleri eylemlerde en az iki kat daha fazla insan öldürme kapasitesine sahipler.

Tam bu noktada hadisenin Türkiye’yi ilgilendiren ve kaygı yaratan kısmını ortaya koymak gerekiyor. Suriye’de toprak hâkimiyeti kalmayan YTS’lerin bir kısmı ülkelerine dönmeye çalışırken ya ülkeleri onları kabul etmedi ya da bir şekilde Türkiye’de kaldılar. Şimdi bunlara Fırat’ın doğusunda kalanlar da katılmış gibi gözüküyor.

Radikalleşme sürecini geri çevirmek mümkün mü?

Özellikle Avrupalı ülkelerden IŞİD’e katılanların önemli bir çoğunluğu vaktiyle Avrupa’ya göçmen olarak gelen ailelerin fertlerinden oluşuyor. Vatandaşı oldukları Avrupa ülkelerinde yetişmelerine rağmen radikalleşip sonra da aşırıcı bireylere dönüşmüş durumdalar. Şiddete bulaşan aşırıcı bir bireyin tekrar şiddete bulaşmaması için radikalleşmesini tersine çevirebilecek atmosfer ise ancak bildiği/yetiştiği bir ortamda yaşamasıyla sağlanabilir.

YPG, SDG gibi örgütlerin bünyesinde de yabancı terörist savaşçılar var, bunların önemli bir kısmı da Avrupa’dan gelme, bu kitlenin yarattığı sorunlarıysa daha tartışmaya bile başlamadık.

Söz gelimi, Fas’tan Fransa’ya göç eden bir ailenin Fransa’da doğmuş oğlu için Fas oldukça yabancı bir ortamdır. Büyüdüğü Fransa’da ise entegrasyon sorunları nedeniyle toplum dışına itilmiştir. Tutunacak bir dal olarak gördüğü İslam Devleti ütopyası da toprak kontrolü bittiği için ortadan kalkınca bu kişinin döneceği yer artık kendisi için dev bir soru işaretidir. Bu durumda bir başka çatışma alanına gitmediyse, onun radikalleşmesinin tersine dönmesi için önce (bu örneği baz alırsak) Fransa’daki entegrasyon sorunları çözülerek sosyo-kültürel ortamın iyileşmesi; sonra da geri dönen yabancı terörist savaşçının rehabilite edilmesi gerekir. İnsana bu satırları okumak bile zor gelirken, bu sürecin ne kadar da umutsuz olduğu apaçık ortada.

Fırat’ın doğusundaki alanda, ABD’nin sponsorluğunda PKK ile bağlantılı SDG’nin alıkoyma merkezlerindeki IŞİD savaşçılarının durumu, bu çerçevede yukarıda anlatmaya çalıştığım nedenler sebebiyle oldukça hassas. ABD, PKK ile SDG ilişkisini umursamıyor görünüyor, söylemleri bunu gösteriyor. Oysa YPG, SDG gibi örgütlerin bünyesinde de yabancı terörist savaşçılar var, bunların önemli bir kısmı da Avrupa’dan gelme, bu kitlenin yarattığı sorunlarıysa daha tartışmaya bile başlamadık.

IŞİD’in yabancı terörist savaşçılarının radikalleşmelerinin geri döndürülmesi süreciyse, ABD Başkanı Donald Trump’ın da teyit ettiği üzere vatandaşı oldukları ülkelerin sorumluluğunda. Türkiye’nin üçüncü ülkelerin vatandaşlarının radikalleşmelerinin tersine çevirme kapasitesi kuramsal anlamda kısıtlı. Bunu Türkiye’den beklemek de gerçekçi değil. Ayrıca tarihsel tecrübelerden elde edilen kuramsal açıklamanın henüz IŞİD gerçeğinde ortaya çıkan eşler ve çocukların oluşturduğu aileleri kapsamadığı ve aslında bu alanın bilinmezliklerle dolu olduğu da bir gerçek. Bütün bunlar da sorunun boyutlarının nasıl da çetrefilleştiğini ortaya koyuyor.

Bağdadi’nin imha edildiğini duyurduğu pazar kahvaltısı basın toplantısında Başkan Trump’ın, Avrupalı devletlerin YTS’leri ve ailelerini geri almamalarını da içeren sorumsuzluklarını vurgulaması önemlidir. Özellikle, Barış Pınarı Harekâtı ve “Güvenli Bölge”ye dair diplomatik görüşmelerde Türkiye’ye yüklenen IŞİD’den kalanların sorumluluğu düşünüldüğünde, bu vurgunun anlamı çok daha iyi anlaşılabilir.

Öte yandan Türkiye de kendi vatandaşlarından IŞİD’e katılanların ve ailelerinin radikalleşmelerinin tersine çevrilmesi konusunu da kapsamlı şekilde ele almalı.

Twitter’dan takip edin: @hykaya1

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 28 Ekim 2019’da yayımlanmıştır.

Prof. Dr. Haldun Yalçınkaya

Prof. Dr. Haldun Yalçınkaya - TOBB üniversitesi Siyaset Bilimi öğretim üyesi. Kuleli ve Harbiye mezuniyetinden sonra Oxford ve ABD Kara Harp Okulunda doktora sonrası çalışmalar yaptı. Uluslararası Güvenlik, Afganistan, Barış Koruma gibi alanlarda çalışmalarını yoğunlaştırdı. https://trguvenlikportali.com

Yorumu Gör

avatar

Send this to a friend