14 Kasım 2019

Toplum

Yorum yap

Yazdır

Vatan yahut Vanuatu!

Hükümetlerin ülke ekonomilerini canlandırmak için yabancı sermaye çekme iştahlarının sonu yok. Bu iştahı doyurmanın bir yolu da son dönemlerde yaygınlaşan vatandaşlık satmak!

Örneğin Pasifik Okyanusu’nun güneyinde küçük bir ada devleti olan Vanuatu, 130 bin dolardan başlayan fiyatlarla ülke pasaportuna sahip olmayı sağlıyor ve işlemleri bir ay gibi kısa bir sürede tamamlıyor. Bu miktar yerküremizin pasaport piyasasındaki en uygun maliyetlerden biri. Daha da güzeli Vanuatu pasaportu ile AB ülkeleri dâhil dünyada 124 ülkeye vizesiz girebilirsiniz. Tüm bunları yaparken sermayenizi de kendi ülkenizdeki ekonomik çalkantılardan uzaktaki Vanuatu bankalarında hiçbir vergi ödemeden tutabilirsiniz. Bu şekilde Vanuatu 2018’de 1800 civarında pasaport vermiş. Bu şekilde elde ettiği gelir ülke hazinesine giren paranın yaklaşık %30’una denk geliyor. Yani hem Vanuatu hem de pasaportu satın alanlar için kârlı bir alışveriş.

Vatandaşlık satmak yakın zamana kadar daha çok Pasifik ve Karayipler’deki vergi cenneti küçük ada devletlerinin bir özelliğiydi. Ama daha sonra Malta gibi bazı AB üyeleri, ABD ve Kanada da dâhil olmak üzere başka birçok ülke de belli bir miktar yatırım getirenlere vatandaşlığa giden yolun kapılarını açmaya başladılar.

Türkiye de yatırım karşılığı vatandaşlığın kapılarını açan ülkelerden biri. Vatandaşlık Kanunu’nun 12. maddesi “Türk Vatandaşlığının kazanılmasında istisnai haller” başlığı altında bu konu ele alınıyor. Bu kanunun uygulanmasına ilişkin yönetmelikte vatandaşlığa başvurunun maliyeti önce 1 milyon dolar olarak belirlenmişti fakat 2018’de yapılan bir değişiklikle rakam 250 bin dolardan başlayan fiyatlara indirildi.

Gittikçe yaygınlaşan vatandaşlık satma uygulaması hakkında çok hararetli tartışmalar da var. Eleştirilerin en başında, birey ile devlet arasındaki o “kutsal” bağın hafife alınmasından yakınma geliyor. İkinci olarak bu uygulama, geleneksel vatandaşlık kavramının temelindeki görece eşitlikçi anlayışından farklı olarak önceliği zenginlere veriyor.

Ancak bu gittikçe yaygınlaşan vatandaşlık satma uygulaması hakkında çok hararetli tartışmalar da var. Eleştirilerin en başında, birey ile devlet arasındaki o “kutsal” bağın hafife alınmasından yakınma geliyor. İkinci olarak bu uygulama, geleneksel vatandaşlık kavramının temelindeki görece eşitlikçi anlayışından farklı olarak önceliği zenginlere veriyor. Üçüncüsü de pasaport satışından elde edilen gelirin ülke ekonomisine etkisinin olumlu ve olumsuz yönlerinin yeterince değerlendirilmiyor oluşu. Bunlara ek olarak, vatandaşlık satan ülkelerin birtakım suçluların istismar edebilecekleri imkânlar sunmasıyla ilgili eleştirileri de telaffuz ediliyor. Bu tartışma başlıklarının her biri birçok normatif ve pratik anlamlar barındırıyor.

Büyüsü bozulan “kutsal” bağ

“Kutsal” bağdan başlayalım. Vatandaşlık, birey ile devlet arasında bir aidiyet kurar ve aynı aidiyete sahip olan diğer bireyler ile birlikte oluşan siyasi toplulukta eşitlik, katılım ve ortak menfaat gibi çağrışımlar yapar. Kavramın bu şekilde anlamlar kazanmasının bildiğimiz en eski örneği başta Atina olmak üzere Antik Yunan şehir devletleri.

Atina vatandaşlığı kadınları, köleleri ve göçmenleri kapsamıyordu ama gelir seviyelerine bakılmaksızın bütün vatandaşları eşit katılım ve söz hakkına sahip hemşehriler olarak kabul ediyordu. Benzer bir biçimde Roma’da da vatandaşlık birçok hak ve sorumluluk içeren bir imtiyaz olarak görülmüştü. Daha sonra bu anlayış uzunca bir süre için unutulmuş olsa da Rönesans dönemi İtalyan şehir devletlerinde yeniden canlandı ve nihayet Fransız ve Amerikan devrimleriyle birlikte bugünkü modern ulus devlet düzlemindeki kullanımını kazandı. Fakat her halükarda bir siyasi topluluğun eşit bileşenleri olma fikri antik ve modern dönem vatandaşlık kavramının merkezinde yer aldı. Yani bir kral ve oligarşinin sınırsız ve keyfi yönetimi yerine vatandaşların iradesini önceleyen, egemenliğin nihai kaynağını siyasi topluluğa veren bir yaklaşım.

Bu fikir, vatandaşların kendi mukadderatı ile devletin mukadderatı arasında bir bağ kurmalarını sağlar. Şehirleri bir savaşta yenilince kılıçtan geçirilme veya köle olma riski ile karşı karşıya olan bir Atinalı için bu bağ son derece gerçek olabilir ama ulus devlet düzleminde bunu kurabilmek gerçekten büyük bir marifettir. Bu marifetin gerçekleşmesindeki büyük pay hiç şüphesiz milliyetçiliktedir. Napolyon’dan beri milyonlarca insan, hiçbir maddi kazanç beklemeden vatandaşı olduğu devletler için öldü. Milliyetçiliğin duygusal etkisi olmadan devletler için yapılan bunca fedakârlık sürdürülemez, devletlerle kurulan bağ bu kadar kutsallaştırılamazdı.

Vatandaşlık satma pratiği bu kutsallığın büyüsünü bozuyor. Bir ülkenin vatandaşlığını yüzbinlerce dolar vererek satın alan birinin yeni ülkesi ile bağı sadece bir banka havalesinden ibaret. Böylece vatandaşlık bir aidiyet duygusu olmaktan çıkıyor, satılabilen ve piyasa değeri ülkeden ülkeye farklılaşan bir metaya dönüşüyor.

Vatandaşlık satma pratiği bu kutsallığın büyüsünü bozuyor. Bir ülkenin vatandaşlığını yüzbinlerce dolar vererek satın alan birinin yeni ülkesi ile bağı sadece bir banka havalesinden ibaret. Böylece vatandaşlık bir aidiyet duygusu olmaktan çıkıyor, satılabilen ve piyasa değeri ülkeden ülkeye farklılaşan bir metaya dönüşüyor.

Aslında vatandaşlık satma uygulamasını savunanların normatif gerekçesi ilginç bir şekilde tam da bununla ilgili. Vatandaşlık satmak, milliyetçilik ve şovenizmi zayıflatan, kozmopolitanizmi yaygınlaştıran bir tür girişim olarak görülebilir. Gerçekten de bu tür uygulamalar, bireyi devlet ve millet ile ilişkisinde zayıf ve edilgen olmaktan kurtarabilir, devletin kutsanmasını azaltabilir.

Ancak devletlerin bu konuda da tekel olmaya devam ettiğini hatırlatmak gerekir. Yani pasaport ticareti devletlerin tam otoriteye sahip olduğu bir alışveriş. Vatandaşlık haklarını kimin kazanacağına ve hangi şartlarda kazanacağına halen hükümetler karar veriyor. Ama yine de ancak belli bir sermayeye sahip olabilenler bu hakları kazanabiliyor. Yani ortada devlet ile sermayenin o tuhaf ama tanıdık işbirliği var.

Ayrıcalıklı göçmenler

Tartışmaya yol açan ikinci mesele ise aslında birinci ile bağlantılı olan eşitlik kavramı hakkında.

Hukuken iki geleneksel vatandaşlık rejimi vardır: “jus soli” (bir ülkede dünyaya gelerek hak edilen) ve “jus sanguine” (anne veya babadan geçen) vatandaşlık. Bu ikisi de çeşitli şekillerde dışlayıcıdır ve muhtelif yönlerden eleştirilebilir. Ancak her ikisi de vatandaşlık hakkının kazanılması için fazladan özellikler talep etmez. Yani vatandaşlığın edinilmesinin geleneksel olarak finansal bir şartı yoktur, zengin veya fakir olmanız bir kriter değildir. Öte yandan vatandaşlık edinildikten sonra da eşitlik vaat eder. Bu siyasal eşitlik, sosyoekonomik bir eşitlik getirmeyebilir, doğru, ama vatandaşlığın parayla satın alınması, sosyo-ekonomik yapısal eşitsizlikleri hukuki seviyeye de çıkarıyor. Parası olanlar, ülkenin geleneksel vatandaşlık rejiminin gerektirdiği tüm haklar ve ödevlerden bağımsız olarak vatandaş olabiliyor.

Eşitsizliğin bir diğer boyutu da uluslararası göç hareketleri ile ilgili. Bilindiği gibi devletler sıradan göçmenlerin işini zorlaştırmak için ellerinden geleni yapıyor. Öncelikli tercih, bu tür göçmenlerin ve sığınmacıların hiç gelmemeleri. Eğer bir şekilde gelirlerse de bu göçmenlerin yeni toplumlarına entegre olmak için çok çaba sarf etmeleri bekleniyor. Göçmen aileler oturum izni veya vatandaşlık alana kadar standartları sürekli yükselen bir entegrasyon testine tabi tutuluyorlar.

Öte yandan, vatandaşlığın satılması uygulaması ile devletler kapılarını belli bir finansal birikime sahip göçmenlere sonuna kadar açıyor. Yani milyoner göçmenler, diledikleri bir ülkede vatandaşlık da dâhil her türlü imkâna sahip olabiliyor ve bunun karşılığında entegre olmak için de bir çaba sarf etmeleri gerekmiyor. Bu uygulama küçük devletlerde yeni milyoner vatandaşlarla eski sıradan vatandaşlar arasında da bir eşitsizliğe sebep oluyor. Çünkü yeni milyonerler, vatandaşlığın nimetlerinden faydalanırken, vergi vermek, askerlik yapmak gibi yükümlülüklerinden de muaf oluyorlar. Bu muafiyetlerin karşılığıysa ülke ekonomisine 130 – 250 bin veya daha fazla miktarlarda katkı yapmak.

Pasaport satmanın ekonomisi

Üçüncü tartışma konusu da burada başlıyor: Vatandaşlık satmanın ülke ekonomisine katkısı nedir? Bu uygulamanın ekonomiye yaptığı katkı, devleti bir komisyoncuya, vatandaşlığı ise bir metaya dönüştürmeye değer mi?

Ekonomik perspektiften bakıldığında bir devletin vatandaşlık satması gayet rasyonel olabilir. Fazladan birkaç milyonerin ne zararı olabilir ki? Ekonomisi büyük bir takım ülkelerin de kapılarını milyoner göçmenlere sonuna kadar açtığına bakılırsa bu işin gerçekten bir rasyonalitesi varmış gibi görünüyor. Ancak ABD veya Kanada gibi gelişmiş ülkelerde bu katkının milli gelir içindeki oranı elbette çok düşük. Bu tür ülkeler söz konusu olduğunda mesele ülke ekonomisine katkıdan ziyade dünyanın mutlu azınlığının bir dayanışması gibi duruyor.

Siyasal eşitlik, sosyoekonomik bir eşitlik getirmeyebilir, doğru, ama vatandaşlığın parayla satın alınması, sosyo-ekonomik yapısal eşitsizlikleri hukuki seviyeye de çıkarıyor. Parası olanlar, ülkenin geleneksel vatandaşlık rejiminin gerektirdiği tüm haklar ve ödevlerden bağımsız olarak vatandaş olabiliyor.

Ama görece küçük ekonomiler için milyoner göçmenlerin yaptığı katkının oranı, Vanuatu örneğinde de görüldüğü gibi, daha önemli. Ancak bu sefer de ülkeye giren bu azımsanmayacak düzeydeki sıcak paranın ekonomiye yapısal etkisi nedir sorusu akla geliyor. Tıpkı doğal kaynaklardan veya dış yardımlardan elde edilen gelir gibi pasaport satımından gelen sıcak para da hükümetler tarafından keyfi bir şekilde kullanılıp ekonomide dengesizliğe sebep olabilir.

Örneğin, bu uygulamayı 1984’ten beri yürüten, Karayipler’deki iki adadan oluşan St. Kitts ve Nevis’te pasaport temininden elde edilen gelirin büyük oranda lüks konuta ve kent rantı zincirlerine harcandığı, sıradan vatandaşların bunlardan faydasının pek olmadığı görülüyor. Yani bu sıcak para girişinin esas menfaatçileri aracı kurumlar, emlak devleri veya yolsuz siyasetçiler.

Özellikle Karayipler’deki ve Atlas Okyanusu’ndaki mikro devletler bu işlemleri çok hızlı gerçekleştiriyor, vatandaşlık verdikleri kişilere yeterli bir güvenlik soruşturması yapmıyor ve ülkelerine gelen paranın kaynağını sormuyor. Bu da söz konusu ülkeleri kara para aklamak isteyenler veya bir takım suçlular için güvenli limanlara dönüştürüyor. Dolayısıyla hem bu kriminal meseleler hem de konuyla ilgili yolsuzluk vakalarının yaygınlığı sebebiyle vatandaşlık satma uygulaması, ilgili ülkenin pasaportunun veya vatandaşlığının saygınlığının azalmasına yol açabiliyor ve böylece orta vadede ülke vatandaşlarının zararına bile olabiliyor.

Konunun daha derinine gidersek, politik topluluğa kimin ait olacağı veya olmayacağı kararına piyasa mantığının sızması aslında devletlerin egemenlik nosyonuna da meydan okuyor. Hatta pasaport satın alanlar özelinde, vatandaş olup siyasi topluluğun parçası olmamak gibi ilginç bir durum oluşuyor. Öte yanda ise bütün ömrünü bir ülkede göçmen olarak geçirip öldüğünde anavatanında gömülmek isteyen bir duygusallık var. Yani Vanuatu vatan olamıyor. Kısacası, vatandaşlık satma uygulamasının ekonomiye katkısından siyasete etkisine kadar birçok alanda daha detaylı bir şekilde tartışılması gerekiyor.

Twitter’dan takip edin: @EABekaroglu

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 14 Kasım 2019’da yayımlanmıştır.

Doç. Dr. Edip Asaf Bekaroğlu

Doç. Dr. Edip Asaf Bekaroğlu, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi. Doktorasını Bilkent Üniversitesi'nde Hollanda'daki göçmen azınlıklar ve çokkültürcülük tartışmaları üzerine yaptı. Bekaroğlu'nun çokkültürcülük, popülizm, sekülarizm, siyasi partiler ve seçimler alanlarında çalışmaları bulunuyor.

Yorumu Gör

avatar

Send this to a friend