AB ve Türkiye neden ilişkilerini onarmak zorunda?

2019, AB kurumlarında önemli bir yenilenmenin gerçekleştiği bir yıl oldu. Mayıs ayında yapılan seçimler ile Avrupa Parlamentosu üyeleri 5 yıllık bir dönem için seçilirken, AB Konseyi, Avrupa Komisyonu ve Avrupa Merkez Bankası Başkanları da değişti.

Yeni Parlamento’da sağ ve solda olmak üzere iki merkez grubun ağırlığı göreceli olarak azaldı; liberaller, yeşiller ve sağ popülist grupların sandalye sayısını arttırdı. Böylece siyasi olarak daha parçalı bir yapı ortaya çıktı.

AB Konseyi Başkanı olarak Belçika’nın eski Başbakanlarından Charles Michel, Komisyon Başkanı olarak Almanya eski Savunma Bakanı Ursula von der Leyen, Avrupa Merkez Bankası Başkanı olarak eski IMF Başkanı Cristine Lagarde ve AB Dış ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi olarak İspanya eski Dışişleri Bakanı Josep Borrell göreve başladı.

Macaristan, Romanya ve Fransa’nın Komisyon üyeliği için gösterdikleri adayların onay sürecinde geri çevrilmeleri üzerinde yeni Komisyon bir aylık bir gecikme ile göreve başlayabildi. Ancak yine de hızlı bir başlangıç yaptığı söylenebilir. Komisyon Başkanı von der Leyen Afrika Birliği nezdinde görüşmeler yapmak için Addis Ababa’ya giderken, Komisyon’un “Avrupa yaşam tarzının teşviki”nden sorumlu Başkan Yardımcısı Margaritis Schinas ve Komisyonun iç işlerinden sorumlu üyesi Ylva Johansson ise Türkiye’ye gelerek, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a ziyarette bulundu.

Von der Leyen Komisyonun önceliklerini ortaya koyarken, jeopolitik vizyona sahip bir AB hedefini vurgulamıştı. Zaten değişen dünya sistemi, kural temelli liberal dünya düzeninin yıkılıyor olması, ABD’nin “Önce Amerika” stratejisine uygun bir biçimde Avrupalı müttefikleri daha fazla yük paylaşımına davet etmesi ve ilgisini Pasifik havzasına yöneltmesi, Rusya’nın yeni yayılmacılığı, Çin’in yükselişi, AB’yi çevreleyen bölgelerdeki artan istikrarsızlık, terörizm, göç, radikalleşme gibi tehditler AB’nin yeni bir vizyon oluşturma gereğini ortaya çıkarmıştı.

AB, “stratejik özerklik” vizyonunu hayata geçiremezse bir yanda tek taraflı ve öngörülemeyen politikaları ile ABD, diğer yanda ise etki alanlarını artıran otoriter güçler Rusya ve Çin arasında giderek sıkışma ve iç bölünmelerini aşamama tehlikesi ile karşı karşıya kalabilir.

“Stratejik özerklik” kavramı çerçevesinde özetlenen bu yeni vizyon AB’nin dış ve güvenlik politikasındaki etkinliğini artırması, kendi içindeki ayrılıkları aşarak küresel meselelerde önderlik yapması ve başta demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları olmak üzere liberal değerlerini çevresine de yansıtmak için güçlü adımlar atmasını gerektiriyor. Bu vizyonu ortaya koyamayan bir AB ise bir yanda tek taraflı ve öngörülemeyen politikaları ile ABD, diğer yanda ise etki alanlarını artıran otoriter güçler Rusya ve Çin arasında giderek sıkışma ve iç bölünmelerini aşamama tehlikesi ile karşı karşıya kalabilir.

Türkiye’nin 20 yıllık AB adaylığı: Küçük bir kımıldama

Bu tehdit ve risklerin bilincinde olan yeni Komisyon da hızlı bir başlangıç yaparak, daha aktif, hareketli ve etkili bir yönetim ile AB’ye liderlik etmeyi hedefliyor. Bu amaç doğrultusunda AB’nin en önemli meydan okumalarından birini Türkiye ile ilişkiler oluşturuyor.

20 yıl önce 10-11 Aralık’ta yapılan Helsinki Zirvesi’nde aday ilan edilen Türkiye, 2005 yılında AB üyelik müzakerelerine başlamıştı. Ancak gelinen noktada müzakereler fiilen durmuş durumda. AB ile ilişkileri canlandırması umulan gümrük birliğinin güncellenmesi ve vize serbestliği süreçleri de halen siyasi nedenlerle AB tarafından başlatılmıyor. Suriye krizi sebebiyle varılan mülteci uzlaşısının da birçok maddesi işletilemezken, 3+3 milyar avroluk mali aracın aktarımı yavaş da olsa devam ediyor. Vize ve göç konusundaki sürecin başlangıcı olarak 2013 yılında imzalanan Geri Kabul Anlaşması ise halen Türkiye tarafından işletilmiyor. Yani Türkiye-AB ilişkileri durma noktasında ve ilişkilerin zor da olsa devam ettiği tek alan göç konusu ile sınırlı kalıyor.

İşin daha da kötüsü, Güney Kıbrıs’ın uluslararası şirketlere doğal gaz arama izni vermesine karşılık Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de başlattığı sondaj çalışmaları ve Suriye’deki ‘Barış Pınarı’ operasyonuna tepki olarak AB Konseyi Türkiye’ye yaptırım kararı aldı. Ortaklık Konseyi ve yüksek düzeyli diyalog toplantılarının yapılmaması, Doğu Akdeniz’deki sondaj çalışmalarında yer alan kişi ve şirketlere yönelik kısıtlamalar ve 2020 bütçesinden Türkiye’ye yapılacak yardımlardaki kesintileri içeren yaptırım kararı ilişkilerde yeni bir krizin de habercisi oldu. Tüm bu olumsuz gelişmeler üzerine yeni göreve başlayan Komisyon’un Başkan Yardımcısı ve bir diğer üyesinin Türkiye’yi ziyaret etmesi ise olumlu bir adım olarak yorumlanabilir.

AB güvenliği, terörle mücadele, yakın bölgeler ile ilişkileri, göçün yönetimi, enerji nakli gibi konularda Türkiye’nin vazgeçilmezliği dikkate alındığında ilişkilerin onarılmasının iki taraf için de bir öncelik olduğu açıkça görülebilir. Sorun bu onarım ve iyileşmenin nasıl sağlanacağında yatıyor

İlişkilerin onarılması mümkün mü?

AB ile ilişkilerin bir çıkmazda olduğunu söylemek mümkün. Ancak AB’nin Türkiye’nin sosyoekonomik kalkınması, demokratik gelişimi, orta gelir tuzağından çıkması, ileri teknoloji üreten ülkeler grubuna katılması ve istikrarı açısından önemi, Türkiye’nin de AB güvenliği, terörle mücadele, yakın bölgeler ile ilişkileri, göçün yönetimi, enerji nakli gibi konulardaki vazgeçilmezliği dikkate alındığında ilişkilerin onarılmasının iki taraf için de bir öncelik olduğu açıkça görülebilir. Sorun bu onarım ve iyileşmenin nasıl sağlanacağında yatıyor.

AB’nin yakın tarihinde, umutla başlayan ancak başarıyla sonuçlandırılamayan ve yerine de alternatif konulamayan bir süreç olarak Türkiye’nin üyelik müzakereleri önemli bir yer tutuyor. Sürecin başından itibaren öne sürülen imtiyazlı ortaklık ya da stratejik ortaklık önerilerinin tam üyelik sürecinin yerini alması mümkün olmadı. Bu tür önerilerin gevşek bir iş birliği söyleminin ötesine geçememesi bir yana, Türkiye’de de ne devlet ve hükümet ne de akademi ve sivil toplum düzleminde karşılık bulmaması ve tam üyelik hedefinde ısrar edilmesi hayata geçirilmelerini engelledi.

Mayıs 2019’da İktisadi Kalkınma Vakfı (İKV) ve TEPAV tarafından MetroPOLL Araştırma’ya yaptırılan bir kamuoyu araştırmasına göre halkın %60’ı Türkiye’nin AB üyeliğini destekliyor. Ancak katılımcıların sadece %25’inin Türkiye’nin yakın vadede AB üyesi olabileceğine inanması, sürecin geldiği noktayı ve yarattığı hayal kırıklığını da gözler önüne seriyor.

Türkiye’nin tam üyelik hedefinde ısrarcı olması bir yana, AB’nin tavrı da oldukça net: Türkiye ile başta göç yönetimi olmak üzere dış politika ve terörle mücadele gibi konularda pragmatik ve işlevsel iş birliği yapmak, ancak üyelik müzakerelerinde ilerleme, gümrük birliği güncellenme müzakerelerinin başlatılması veya vize serbestliği sürecinin tamamlanması gibi konuları Türkiye’nin kriterleri yerine getirmesine bağlamak. Bu tavrın yakın bir gelecekte değişmesi zor gözüküyor.

Son aylarda AB’nin Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon arama çalışmaları ve Suriye’ye yönelik operasyon üzerinden AB’nin Türkiye’ye tavrını sertleştirmesi ve yaptırımlar uygulaması ilişkilerin durağanlıktan uzaklaşmaya ve karşıtlığa doğru evrildiğini gösteriyor. Doğu Akdeniz denkleminde AB’nin Türkiye’nin karşısında Güney Kıbrıs’ın yanında yer alması, Suriye’de ise Türkiye’nin terör örgütü olarak tanımladığı YPG’ye farklı yaklaşması ve IŞİD ile mücadelede rol oynadığını vurgulaması, bunun yanında Türkiye’nin S-400’lerin alımı ve Suriye’de iş birliği sürecinde Rusya’ya yakınlaşması AB ile arasında jeo-stratejik bir karşıtlığın ortaya çıkmakta olduğunun habercisi.

AB ve Türkiye ilişkilerinde tarafların birbirlerine karşı duyarsız kalmaları ya da karşıtlık ve çatışma siyasetini beslemeleri gerek iki taraf için gerekse bölge için olumsuz sonuçlar doğurur. Türkiye’de ekonomik ve siyasi sorunların çözülmesini zorlaştırır ve Türkiye’yi Avrupa’dan dışlamak isteyen sağ popülist çevreleri sevindirir.

Bu gelişmeler ise ne Türkiye için ne de AB için arzu edilir bir duruma işaret ediyor. İlişkilerde bugüne kadarki kazanımların kaybedilmesi ve onarılması güç bir zararın ortaya çıkmasına yol açacağı gibi, Türkiye için dış politikadaki denge siyasetini sürdürmesini zorlaştıracak ve jeopolitik bir marjinalleşmeye yol açacaktır. AB’yi ise, yakın çevreden kaynaklanan tehditlere karşı iş birliğine ihtiyaç duyulan bir ülkeyi daha kaybederek, çevresini saran ateş çemberine karşı daha da kırılgan hale getirebilecektir.

Bu olumsuz gidişatı durdurabilmek için AB’nin Türkiye’yi dışlamak yerine, AB’ye yakınlaşmasına yol açacak bir “angajman” siyasetine dönmesi, ekonomik konular başta olmak üzere gümrük birliğini tekrar ele alarak birlikte çalışma ruhunu yeniden canlandırması doğru olacaktır.

Türkiye açısından ise, AB’yi ötekileştiren söylemi bir yana bırakarak, halkın da büyük ölçüde desteklediği Avrupa norm ve değerlerine yeniden sarılmanın yolu aranmalı ve hukukun üstünlüğü, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı, ifade özgürlüğü, medya özgürlüğü, demokratik çoğulculuk, denge ve denetleme mekanizmalarının güçlenmesini ve etkin bir şekilde çalışmasını sağlayacak reformların tamamlanması sağlanmalıdır.

AB ve Türkiye ilişkilerinde tarafların birbirlerine karşı duyarsız kalmaları ya da karşıtlık ve çatışma siyasetini beslemeleri gerek iki taraf için gerekse bölge için olumsuz sonuçlar doğurur. Türkiye’de ekonomik ve siyasi sorunların çözülmesini zorlaştırır ve Türkiye’yi Avrupa’dan dışlamak isteyen sağ popülist çevreleri sevindirir.

Büyük ölçüde çoklu krizlerle mücadele ile geçen son 10 yıldan sonra AB kurumlarının başına geçen yeni kadroların motivasyon ve kararlılık ile işe sarıldıklarını söylemek mümkün.

Bugüne kadar Avrupa entegrasyonunun derinleşerek ve genişleyerek sürmesini sağlayan liberal dünya düzeninin yıpranması, çok taraflı yapının yerini güç siyasetinin alması ve yükselen güçlerin ekonomik ve siyasi birer rakip haline gelmeleri AB’nin geleceğini tehdit ediyor. AB’de başta Fransa Cumhurbaşkanı Macron olmak üzere pek çok çevre bunun farkında. Ancak 28 üyeli yapısıyla giderek hantallaşan ve iç ayrışmalar sebebiyle ilerlemekte güçlük çeken AB’nin kendini yenileyerek bu meydan okumalara karşı durup duramayacağını zaman gösterecek. Her durumda, yeni Komisyon üyelerinin Türkiye ziyareti, doğu Ukrayna sorununa çözüm bulmak için atılan adımlar, Rusya ile normalleşme çağrıları gibi gelişmeler daha kararlı ve etkili olmasının yanında yeni jeopolitik realiteler ile yüz yüze gelmekten çekinmeyen bir AB ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

AB kurumlarının lider kadrolarının yenilendiği 2019’un sonuna geldiğimiz bugünlerde 21. yüzyılın üçüncü on yılına da geçiyoruz. Soğuk Savaş’ın bitimini takip eden uzun ve sancılı geçiş dönemi karamsar senaryolara göre daha da zor günlere doğru ilerleyebilir. Türkiye ve AB’nin ilişkileri yeniden onarma iradesini sergilemeleri ve her şeyin temelinde olan güven ve diyalog ruhunu tazelemeleri, bu yeni on yılda daha güvenli ve istikrarlı bir bölgede yaşamamızın da teminatı olacak.

Twitter’dan takip edin: @kaliko7466

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 13 Aralık 2019’da yayımlanmıştır.

Çiğdem Nas

Doç. Dr. Çiğdem Nas, İktisadi Kalkınma Vakfı Genel Sekreteri ve Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim görevlisi. 1988 yılında Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünü tamamladı, daha sonra London School of Economics'de Avrupa Sosyal Politikası alanında yüksek lisans ve Marmara Üniversitesi AB Enstitüsü'nde AB siyaseti ve Uluslararası İlişkiler alanında doktora yaptı. Akademik ilgi alanları arasında Avrupa birliği, AB-Türkiye ilişkileri, Avrupa siyaseti ve demokratikleşme konuları bulunuyor.

Yorumu Gör

avatar

Send this to a friend