İkinci başkanlık döneminde radikal kararlara imza atmaya devam eden ABD Başkanı Donald Trump, hem Amerikalılar hem de dünya için nasıl bir gelecek öngörüyor? Brookings Enstitüsü kıdemli araştırmacısı ve yazar Robert Kagan, The Atlantic internet sitesinde yayımlanan yazısında, bu soruya yanıt vererek olası yeni dünyanın nasıl şekillenebileceğini anlatıyor.
Yazının bazı önemli bölümlerini aktarıyoruz:
“Trump yönetiminin Ulusal Güvenlik Stratejisi, Amerikan egemenliğine dayalı liberal dünya düzeninin sona erdiğini resmen ilan etti. Bunun nedeni, ABD’nin bu düzeni sürdürme konusunda maddi açıdan yetersiz olduğunu kanıtlaması değil; küresel güvenliği sağlamadaki eşi benzeri görülmemiş rolünü artık oynamak istemediğine karar vermesi. Son 80 yıldır dünya düzenini ayakta tutan Amerikan gücü, artık onu yok etmek için kullanılacak.
Amerikalıları İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana bildikleri dünyanın en tehlikeli zamanları bekliyor. Bu dünyada Soğuk Savaş çocuk oyuncağı, Soğuk Savaş sonrası dönem ise adeta bir cennet gibi görünecek. Aslında bu yeni dünya, çok sayıda büyük gücün, artan rekabet ve çatışmanın karakterize ettiği 1945 öncesi dünyaya çok benzeyecek. ABD’nin güvenilir dostu veya müttefiki olmayacak; hayatta kalmak ve gelişmek için tamamen kendi gücüne bel bağlamak durumunda kalacak. Bu durum, askeri harcamaları azaltmayacak, aksine artıracak; çünkü Amerikalıların bugüne kadar sahip olduğu denizaşırı kaynaklara, pazarlara ve stratejik üslere açık erişimi artık ittifakların sağladığı bir avantaj olmayacak, diğer büyük güçlerle mücadeleyi gerektirecek.
Amerikalılar bu geleceğe hazır değiller. 80 yıldır Amerika’nın baskın gücüyle şekillenen liberal bir uluslararası düzende yaşıyorlar. (…) Temelde barışçıl, müreffeh ve açık dünyaya o kadar alışmış durumdalar ki bunun uluslararası ilişkilerin normal hali olduğunu ve muhtemelen süresiz olarak devam edeceğini düşünüyorlar. Bunun bozulmasını, hele ki bu bozulmanın kendileri için ne anlama geleceğini hayal bile edemiyorlar. (…)
Trump’ın dış politika elitlerinden destekçileri, bir süredir, büyük güçler arasında ustaca yürütülen diplomasinin tek kutuplu dünyada barışı ABD liderliğindeki sistemden daha etkili bir şekilde koruyabileceğini öne sürerek, 19’uncu yüzyılın başlarındaki Avrupa Uyumu’nu model olarak göstermeye başladılar. Tarihsel açıdan bakıldığında, bu bir yanılgıdır. En iyi yönetilen çok kutuplu düzenler bile, Amerikalıların son 80 yıldır tanıdığı dünyadan çok daha acımasızdı ve savaşa daha eğilimliydi. (…) 19’uncu yüzyıldaki çok kutupluluğun günümüzdeki karşılığı, Çin, Rusya, ABD, Almanya, Japonya ve diğer büyük devletlerin en az on yılda bir büyük bir savaşa girdiği, ulusal sınırların yeniden çizildiği, nüfusun yer değiştirdiği, uluslararası ticaretin aksadığı ve yıkıcı ölçekte küresel çatışma riskinin ortaya çıktığı bir dünya olurdu. 1945’ten önceki yüzyıllar boyunca dünya böyleydi. Böyle bir dünyanın asla geri dönmeyeceğine inanmak, ütopik bir düşüncenin zirvesi olacaktır.”
Liberal düzenin temelleri
Yazar, iki dünya savaşını yaşamış Amerikalı nesillerin tam da bu çatışma döngüsünden kaçınmak için Amerikan önderliğindeki liberal dünya düzeninin temellerini attığını söylüyor: “(…)1945’ten sonra çok kutuplu bir sistemi yeniden kurmak yerine, ABD’yi sadece kendi güvenliğini değil, dünyanın güvenliğini de koruma sorumluluğuna sahip küresel bir güce dönüştürdüler. (…) 1945’ten sonraki on yıllarda dünya savaşlarında yer almış ülkelerin neredeyse tamamı, toprak hırslarından, ilgi alanlarından ve hatta bir ölçüde güçlerinden vazgeçtiler. Britanya, Fransa, Almanya ve Japonya, yüzyıllardır süregelen büyük güç düşünce ve davranış biçimlerinden vazgeçmekle kalmadı, güvenliklerini ve halklarının refahını da uzak Amerikan süper gücünün ellerine bıraktılar.
Bu gerçekten de normal olmayan bir davranıştı ve uluslararası ilişkiler teorilerinin yanı sıra tarihsel emsallere de aykırıydı. Yeni bir egemen gücün yükselişine normal tepki, diğerlerinin ona karşı denge kurmasıydı. (…) Ancak dünyanın çoğu gücü, ABD’yi kontrol altına alınması gereken bir tehlikeden ziyade birlikte çalışılacak bir ortak olarak gördü. (…) Neticede Amerikan düzeni, içindeki büyük güçler arasında uyum sağladı ve dışındakileri, yani Rusya ve Çin’i, nispeten izole ve güvenlikten yoksun bıraktı; bu ülkeler küresel düzenden memnun değillerdi ama onu değiştirme yetenekleri sınırlıydı.
Nasıl bir çok kutupluluk?
Bütün bunlar artık sona eriyor. Trump yönetimi, Avrupalılara 2027 yılına kadar kendi savunmalarını üstlenmeye hazırlanmaları gerektiğini söyledi. Japonya, Tayvan ve Güney Kore gibi müttefiklerin ve stratejik ortakların ABD’nin koruması karşılığında ödeme yapmaları gerektiğini öne sürdü. Trump, Amerika’nın neredeyse tüm müttefiklerine karşı agresif gümrük vergisi savaşları başlattı. Avrupa hükümetlerine yönelik ideolojik ve siyasi savaş yürüttü, NATO müttefiklerinden Kanada ve Danimarka’ya saldırganlık tehdidinde bulundu.
Öte yandan Ulusal Güvenlik Stratejisi, Rusya ve Çin’i düşman veya rakip olarak değil, dünyayı paylaşmada ortak olarak görüyor. Batı Yarımküre’de ‘Amerikan üstünlüğünü’ yeniden tesis etmeye vurgu yapan Trump stratejisi, Rusya, Çin ve ABD’nin kendi ilgi alanlarında tam hakimiyet kurduğu çok kutuplu bir dünyayı benimsiyor. (…)
Peki, örneğin Avrupa, hem doğu hem de batı kanatlarında saldırgan büyük güçlerle karşı karşıya kaldığında ne yapacak? Sadece Rusya değil, artık ABD de Avrupa devletlerinin güvenliğini ve toprak bütünlüğünü tehdit ediyor, liberal hükümetlerinin altını oymaya çalışıyor. Pasif bir Avrupa, bir kısmı Rus etkisi altında, bir kısmı Amerikan etkisi altında, bir kısmı da belki Çin etkisi altında olan, devletlerinin egemenliğinin kısıtlandığı ve ekonomilerinin üç imparatorluktan biri veya daha fazlası tarafından yağmalandığı feodal beyliklere dönüşebilir. Bir zamanlar büyük olan Avrupa ulusları bu kadere teslim olacak mı?
Tarihin bize öğrettiği bir şey varsa, o da yeniden silahlanmayı seçecekleridir. Görev çok büyük olacak. Rusya’nın saldırganlığına karşı makul bir savunma tesis etmek ve aynı zamanda Amerikan saldırganlığını caydırmak, sadece savunma harcamalarında marjinal artışlar değil, tam ölçekli stratejik ve ekonomik bir yeniden yönlendirmeyi, yani Avrupa endüstrilerinin, ekonomilerinin ve toplumlarının yeniden yapılandırılmasını gerektirecektir. Ancak Almanya, İngiltere, Fransa ve Polonya, nükleer silahlar da dahil olmak üzere tüm kapasiteleriyle silahlanıp ekonomik bağımsızlıklarını güçlü bir şekilde savunmaya karar verdikleri takdirde, Rusya’yı caydırmak ve bir Amerikan başkanının onlara zorbalık yapmadan önce iki kez düşünmesini sağlamak için yeterli güce sahip olacaklardır. (…)
ABD’nin Asya’daki ortakları da benzer bir seçimle karşı karşıya kalacak. Japon liderler bir süredir Amerikan güvenilirliğini sorguluyorlardı, ancak Trump’ın tavrı bu konuyu daha da hararetli hale getiriyor. (…) Japonya, Çin’e boyun eğmeyi kabul etmek ile bağımsız caydırıcılık için gerekli askeri kapasiteyi geliştirmek arasında bir seçim yapmak zorunda kalabilir. (…) Japon milliyetçiliğindeki yükseliş, ülkenin artık savunması için ABD’ye güvenemeyeceği yönündeki meşru korkulara doğrudan bir yanıt niteliğinde. Güney Kore ve Avustralya da hem Doğu’dan hem de Batı’dan gelen zorlukların farkına vardıkça savunma ve ekonomi politikalarını yeniden gözden geçiriyor.
Dolayısıyla güvenilmez ve hatta düşman bir ABD, eski müttefikleri askeri yığınaklara yönlendirecektir. Bu, kolektif güvenliğin yükünü paylaşmak anlamına gelmeyecektir, çünkü yeniden silahlanan bu ülkeler artık Amerikan müttefiki değil, çok kutuplu bir dünyada kendi stratejik çıkarlarını takip eden bağımsız büyük güçler olacaklardır. ABD’ye hiçbir şey borçlu olmayacaklar; aksine, Rusya ve Çin’e nasıl düşmanca ve korkuyla bakıyorlarsa, ABD’ye de öyle bakacaklardır. Nitekim ABD tarafından stratejik açıdan terk edilmiş olmaları, Amerikan ekonomik yağmacılığına ve olası saldırganlığa maruz kalmaları nedeniyle Amerikan karşıtlığının merkezleri haline gelmeleri de muhtemeldir. En azından, Amerikalıların bugün tanıdığı ülkelerle aynı olmayacaklardır. (…)
Çok kutuplu bir dünyada potansiyel çatışma noktaları da çoğalıyor. 80 yıl boyunca Amerikan düzeni, müttefiklere ve ortaklara sadece güvenlik taahhütleri sunmakla kalmadı, aynı zamanda hayati kaynaklara, askeri üslere, su yollarına ve hava sahasına ortak erişim de sağladı. ABD’nin bu rolü üstlenmemesi durumunda, bunların hepsi bir kez daha çok taraflı bir rekabetin hedefi haline geliyor. (…)
Yoğun rekabet ve çatışma
Peki ABD ile nasıl bir düzenleme söz konusu olabilir? Avrupa Uyumu’nun yapmaya çalıştığı gibi sadece statükoyu sistemleştiren bir düzenleme olmayacaktır bu. Rusya ve Çin’in her ikisinin de hayati önemde gördüğü, hatta Rusya’nın uğruna savaşa girmeye hazır olduğu Avrupa ve Asya’nın radikal jeopolitik dönüşümünü de içermesi gerekecektir. Bağımsızlıklarından vazgeçmeye ve Pekin, Moskova veya Washington’ın (ve belki de sonunda Berlin, Tokyo ve diğerlerinin) egemenliğini kabul etmeye zorlanan küçük ve orta ölçekli güçler böyle bir dönüşümü hiç de hoş karşılamayacaktır. 20’nci yüzyılın ilk 40 yılının bize öğrettiği, yoksul güçlerle istikrarlı bir barış sağlamanın zorluğudur. Kendilerine verilen her ulus veya bölge, onları bir sonraki talep için güçlendirir ve cesaretlendirir.
Pekin ve Moskova ilerlemeye devam etmek için doğru anın geldiğine inanıyor olabilir. Xi Jinping, Çin’e ‘stratejik bir fırsat dönemi’ sunan ‘bir yüzyılda görülmemiş büyük değişikliklerden’ bahsetti. Putin için Trump’ın transatlantik ittifakı yıkması böyle bir ‘büyük değişiklik’. Neden bu fırsatı değerlendirmesin? Trump döneminin ne kadar süreceğini bilemez ve Avrupalılar yeniden silahlanırsa, Kremlin’in fırsat penceresi kapanabilir. Şimdiye kadar Putin yavaş hareket etti, Gürcistan’ı işgal edip Kırım’ı ilhak etmeden önce altı yıl, Amerika ve müttefikleri tarafından ciddi şekilde engellenen Ukrayna’nın tam ölçekli işgalinden önce de sekiz yıl bekledi. Amerikalılar şimdi bu dayanışmayı bozdu ve Putin, fetih planlarını hızlandırmak için bunun doğru an olduğuna inanabilir.”
Yazar, yeni çok kutuplu dönemin ilk yıllarının, ustaca yürütülen ve karşılıklı uzlaşmaya dayalı diplomasiyle değil, yoğun rekabet ve çatışmayla geçeceğini belirtiyor: “Dünya, 19’uncu yüzyılın daha düzenli, ancak acımasız dünyasından ziyade 20’nci yüzyılın başlarındaki vahşi çok kutuplu döneme daha çok benzeyecek. Söz konusu olan, Amerika’nın en büyük varlıklarından gönüllü olarak yoksun kaldığı yeni bir dünya. (…) Rusya veya Çin savaşlara yalnız girmişti. ABD ise, Irak gibi tartışmalı bir çatışmada bile düzinelerce müttefikin desteğine sahipti. Amerikan askeri gücünün yayılması, ABD’ye bir ortak olarak güvenen ve Amerikan askerlerini ağırlamanın getirdiği rahatsızlıkları göz ardı etmeye istekli olan ülkelerin dünyanın dört bir yanındaki üslerine bağlıydı. Ancak ABD artık bu ülkelerin güvenliğini garanti etmez, onlara ekonomik savaş açar ve onları rahatsız eden siyasi ve ideolojik taleplerde bulunursa, bu ülkeler düşüncelerini gözden geçirebilir. (…)
ABD gerçekten kendi yarımküresine çekilip, 19’uncu yüzyıldaki izolasyonuna ve küresel meselelere karşı kayıtsızlığına geri dönseydi durum farklı olurdu. Ancak bu yönetimin dış politikasının en dikkat çekici yönlerinden biri, ‘Önce Amerika’ söylemlerine rağmen Trump’ın sınırsız küresel hırsı. Amerikan gücünü tüketirken bile onu kullanmaktan zevk alıyor. Göreve geri döndüğü ilk yılda İran ve Suriye’ye saldırılar düzenledi; Kanada ve Grönland’ı ele geçirmekle tehdit etti; Venezuela hükümetini devirdi ve ülkeyi ‘yönetme’ sözü verdi; Güneydoğu Asya, Orta Afrika ve Ortadoğu’daki savaşlara müdahale etti ve hatta Gazze Şeridi’nde savunması Amerikan güçlerine ait olacak inşaat projeleri önerdi. (…)
Trump yönetimi, başkalarının çıkarlarını hiçe sayarak kendi çıkarlarını gözetmekten ve gücü kendi çıkarları için kullanmaktan zevk alıyor. İlk dönem ulusal güvenlik danışmanı H. R. McMaster’ın ekonomist Gary Cohn ile yazdığı makalede belirttiği gibi, dünya bir ‘küresel topluluk’ değil, ‘ulusların, sivil toplum aktörlerinin ve işletmelerin avantaj elde etmek için mücadele ettiği bir arena’dır ve bu dünyada ABD ‘eşsiz’ bir güce sahiptir.
Peki bu ne kadar sürecek? McMaster’ın formülasyonu, Trump’ın bencilliği yüceltmesi gibi, Amerikan gücünün gerçek kaynaklarına dair derin bir cehalete dayanıyor. Amerika’nın dünyadaki etkisinin önemli bir kısmı, diğerlerini demokratik uluslar topluluğunun veya stratejik ortaklıkların bir parçası olarak görmesinden kaynaklanıyor. (…)
Dünyanın büyük bir bölümü, on yıllardır Amerika’nın gücünü, kusurlarına ve hatalarına rağmen yalnızca dar kişisel çıkarlar doğrultusunda (hele ki tek bir yöneticinin dar, bencil çıkarları doğrultusunda) hareket etmediği için kabul eden bir ABD’yi destekledi. Artık o dönem sona erdi. Trump, sadece bir yılda mevcut Amerikan düzenini yıkmayı başardı ve gelecekteki dünyada Amerika’nın çıkarlarını koruma kabiliyetini zayıflattı. Amerikalılar liberal dünya düzenini savunmanın çok maliyetli olduğunu düşünüyorsa, bundan sonra olacakların bedelini ödemeye başladıklarında neler olacağını bir düşünün.”
Bu yazı ilk kez 21 Ocak 2026’da yayımlanmıştır.




