28 Aralık’ta İran’ın başkenti Tahran’da başlayan ve ülke geneline yayılan protestoların amacı ne? Halk ne istiyor? Almanya’da Yakın ve Ortadoğu Çalışmaları Merkezi’nde (CNMS) Ortadoğu Ekonomisi alanında dersler veren Mohammad Reza Farzanegan, Middle East Eye internet sitesinde yayımlanan yazısında bu sorulara yanıt veriyor.
Yazının bazı bölümlerini aktarıyoruz:
“İran riyalinin rekor düzeyde değer kaybetmesi ve ardından Tahran piyasalarının kapanması, Batı’daki birçok kişi tarafından dar ve alışılmış bir bakış açısıyla değerlendiriliyor. Washington ve Tel Aviv’de öne çıkan anlatı, ‘çöküşün eşiğindeki bir rejim’i tarif ediyor; ekonomik başarısızlık, topyekûn çöküşün habercisi olarak çerçeveleniyor. Ancak meslektaşlarımla yaptığım ampirik araştırmalar çok daha karmaşık bir gerçekliği ortaya koyuyor.
Şahit olduğumuz siyasi bir devrim değil, ekonomik tamponu olan orta sınıfın insanlık dışı ve cezalandırıcı bir uluslararası izolasyon politikasıyla sistematik olarak içinin boşaltıldığı bir toplumun çaresiz çırpınışları. Bu ekonomik çöküş sarmalının asıl nedeninin ise sır olmadığı açık.
ABD’nin küresel finans sistemini silah olarak kullanması, ‘azami baskı’ kampanyası yürütmesi ve İran’ın petrol ihracatını hedef alması, İranlı her öğretmen, hemşire ve küçük işletme sahibinin hayat birikimlerine fiilen darbe vurdu. Çalışmamız, 2012-2019 yılları arasında yaptırımların İran’daki orta sınıfın büyüklüğünde yıllık ortalama 17 puanlık azalmaya yol açtığını ortaya koyuyor.
Bu sadece ‘ekonomik baskı’ değil; yapısal bir yıkımı gösteriyor. Nitekim bir zamanlar İran toplumunun istikrarlı, ılımlı merkezini oluşturan milyonlarca insan artık ‘yeni yoksullar’. Antibiyotiklerden temel gıda maddelerine en temel ihtiyaçlar lüks haline geldiğinde toplumsal sözleşme sadece çatırdamaz, dış güçler tarafından bozulmaya da elverişli hale gelir.
Bu ekonomik kuşatma, daha geniş bir jeopolitik kıskaç oyununun parçası. İran topraklarındaki suikastlar, Haziran 2025’te ABD ve İsrail’in İran’a yönelik doğrudan askeri saldırılarıyla karakterize edilen İsrail ile bölgesel gölge savaşı, İran devletini kalıcı bir ‘önce güvenlik’ yaklaşımına odaklanmaya zorladı. Söz konusu dış saldırganlık reformu kolaylaştırmıyor; aksine boğuyor. Dahası, Mossad’ın son zamanlarda protestocuları ‘sahada’ desteklediğini öne süren açıklamalar, İran halkının gerçek ekonomik şikâyetlerini gayrimeşrulaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. (…)
İstikrarsızlık paradoksu
Batılı politika yapıcılar genellikle bir toplumu yeterince sıkıştırırsanız, bunun sorunsuz bir ‘rejim değişikliği’ ile sonuçlanacağını varsayarlar.
Çalışmamızda yüksek yoğunluklu yaptırımların, kısmen dış düşmanlara karşı milliyetçi bir ‘bayrak etrafında kenetlenme’ yaratması nedeniyle örgütlü iç savaş ve darbe riskini azalttığını, ancak sivil kargaşa ve terörizm için bir baskı ortamı oluşturduğunu tespit ettik.
Yaptırımlar hükümeti değiştirmez; daha kutuplaşmış ve güvensiz bir topluma yol açar. Vatandaş, sistemik yolsuzluk haberleri yayılırken para biriminin değerinin yarı yarıya düştüğünü gördüğünde, isyan etmenin fırsat maliyeti neredeyse sıfıra iner.
Son çalışmamızda da doğruladığımız gibi, son derece bağlantılı bir dijital toplumda bu eşitsizlikleri gizlemek imkânsız hale geliyor. ‘Yoksul orta sınıf’ artık kendi sıkıntıları ile yaptırımların yarattığı kayıt dışı ekonomiden kâr elde eden elitler arasındaki uçurumu gerçek zamanlı olarak görebiliyor.”
Çöküş değil, gelecek talebi
Yazar, İran halkının kurumsal reform çağrısı ile Batı’nın devletin çöküşüne yönelik arzusu arasında ayrım yapmanın son derece önemli olduğunu belirtiyor: “Şu an sokaklarda olan İranlılar ülkelerinin parçalanmasını değil; saygınlıklarını yeniden kazanmayı, ekonomik rahatlamayı ve hayatlarını içten içe boşaltan toplu cezalandırmanın sona ermesini istiyorlar.
Mevcut ABD-İsrail stratejisinin trajedisi, istikrarlı, reformist ve daha az çatışmacı bir gelecek için baskı yapabilecek en güçlü kesim olan orta sınıfı yok etmiş olması. Dış güçler ve yüksek yolsuzluk gibi iç yapısal sorunlar bu merkezi zayıflatarak, genellikle kaotik şiddet yerine kademeli değişimi tercih eden ılımlı tampon mekanizmayı ortadan kaldırdı.
Riyal nihayetinde istikrara kavuşabilir, ancak toplumsal doku bu kadar kolay onarılamaz. Hayatta kalmayı önceliklendiren bir siyasi sistem ile ekonomik savaşı araç edinen bir Batı ittifakı arasında, İran halkı kendi geleceğinden dışlanıyor.
Veriler, mevcut krizin kuşatma altındaki bir toplumun belirtisi olduğunu ve toplu cezalandırma politikasının yerini gerçek diplomasi almadığı sürece istikrarsızlık döngüsünün daha da derinleşeceğini gösteriyor.”
Bu yazı ilk kez 20 Şubat 2026’da yayımlanmıştır.




