Ekonomi

22 Mart 2021

Yazdır

Enerji sektörü neden dönüşmek zorunda?

Pandemi, pek çok sektörü derinden etkiledi, beklenmedik etkiler yarattı. Şirketler hızla tedbir almak, yeni duruma ayak uydurmak, geleceğe dönük yaratıcı önlemler ve çözümler geliştirmek zorunda kaldılar. Enerji de en fazla etkilenen sektörlerden biriydi. Pandemi boyunca, enerji piyasaları tarihin en büyük fiyat/talep düşüş ve arz dalgalanmalarını yaşadı. İlk aylarda düşen enerji talebi son aylarda yeniden artmaya başladı, hızla düşen fosil yakıt fiyatları da ekonomiler açıldıkça toparlanma eğilimine girdi.

Fakat geçtiğimiz yılda enerji sektörüne damgasını vuran gelişme, tüm insanlığın geleceğini çok ilgilendiren Yeşil Mutabakat oldu. Bu mutabakat, uzun süredir tartışılan ama hakkında büyük adımlar atılmayan küresel ısınmaya karşı eyleme geçme, yeni koşullara uymayanlara yaptırımlar getirme söylemlerini somutlaştırdı. 2050’ye kadar uzanan dönemde yapılması gerekenler için bir yol haritası oluşturuldu. Zira, küresel ısınmanın temel sebebi sera gazi emisyonlarının yaklaşık yüzde 70’ini oluşturan enerji kaynaklı emisyonlar.

Zaten, enerji sektörünün geleceğine yönelik senaryolar da mevcut durumun aynen devam edemeyeceğinin altını çiziyor. Global Enerji Perspektifi 2021 raporuna göre, yenilenebilir enerji kaynakları 2030’da küresel enerji sektörüne hakim olacak. Aynı raporda, fosil yakıt tüketiminin, 2027’de zirve yaptıktan sonra düşüş trendine girmesinin beklendiği, petrol tüketim miktarlarındaki düşüşün 2029’da, doğal gaz için de 2037’de başlamasının tahmin edildiği de belirtiyor.

Peki, Türkiye enerji sektöründe bu geleceğe, bu yeşil dönüşüme hazır mı? Bu soruya yanıt aramadan önce, biraz geriye gidip bazı noktaların altını çizmek gerektiğini düşünüyorum.

Yeşil Mutabakat ve yeşil dönüşüm neden önemli?

Kyoto protokolü, temiz kalkınma mekanizması, küresel ısınma, kuraklık, fırtınalar, sel felaketleri çoğumuza sanki bilim-kurgu film sahneleri ya da akademik tartışmaymış gibi geliyor. Bunların dünyayı, ülkemizi, doğamızı, yaşamlarımızı yakın gelecekte nasıl etkileyeceği konusunda pek fikir sahibi değiliz.

Oysa, iklim değişikliği dayatması, ekolojik faktörler ve yaşam bizleri her alanda “yeşillenme” sürecine soktu. Bu süreç bundan sonra da artarak devam edecek. Yeşil tarım, yeşil enerji, yeşil çevre, yeşil teknoloji, yeşil kentler, yeşil nesil, yeşil eğitim, yeşil finans olarak çeşitli adlarla karşımıza çıkacak.

COVID-19’un yarattığı tahribatı tamir, yaraları sarmak için yeşil canlanma paketleri, yeşil büyüme hedefleri gündemimizin en üst sırada yer alıyor şimdi. Kaçınılmaz şekilde yeşil düzen kıstasları yürürlüğe girdiklerinde iş hayatımızı, hükümet politikalarını, birey olarak bizleri temelden etkileyeceğinden kuşku duymuyorum.

Onun için yumurta kapıya dayanmadan küresel düzenin 2050’de karbon nötralizasyon hedefleri tutturulana kadar amentusu olacak “Yeşil Mutabakat’a” şimdiden uyum sağlamak için çalışmak zorundayız. Aksi taktirde hem ekonomik hem de siyasi bakımdan ağır maliyetler ödemek zorunda kalacağız.

Yeşil Mutabakat’ın üç ayağı

Yeşil Mutabakat deyince (Green Deal) sadece Avrupa Komisyonu tarafından Aralık 2019’da ortaya konulan ve 2050 yılında sera gazlarının net emisyon değerinin sıfırlanmasına (karbon nötr) yönelik belirlenmiş stratejiler anlaşılıyor, ama bu süreç aslında küresel bir dinamik ve AB’nin hedeflerinin yanı sıra ikinci ve üçüncü ayağı da var.

Bu ayaklardan ikincisi, ABD kaynaklı. Joe Biden’in Beyaz Saray’a gelmesiyle birlikte iklim değişikliği girişimlerinde yeniden küresel liderliği ele geçirmesi. Biden’ın “Yeni Enerji Mutabakatı’nı ABD’de yürürlüğe sokması bekleniyor. Ülkenin elektrik ihtiyacının tamamının on yıl içinde temiz, yenilenebilir ve sıfır emisyonlu enerji kaynaklarından karşılanması hedefleniyor.

Üçüncüsü de, dünyanın en büyük karbondioksit üreticisi ve küresel karbon salımının yüzde 28’inden sorumlu Çin’de, Devlet Başkanı Xi Jinping’in öncülüğünde başlatılan “yeşil kalkınma” stratejisi. Eylül 2020’de açıklanan stratejiye göre, Çin 2060’a kadar karbon salınımını sıfıra indirmeyi hedefliyor.

Bu üç girişim de hiç kuşkunuz olmasın birkaç yıl içinde bizim ticaretimizi, finans kaynaklarına erişimimizi, çevre standartlarımızı temelden etkileyecek, bunların dayattığı kıstaslara uymayanlar cezai müeyyidelere tabi tutulacaklar. Hatta tıpkı AB’nin Kopenhag siyasi ve Maastricht ekonomik kıstasları gibi siyasi kıstas haline bile gelebilirler. Bunlara direnme, kendi koşullarımızı öne sürme gücümüz olmayacak.

AB’den karbon vergisi ve karbon sınırı

Bu üçü içinde en erken yürürlüğe girecek ve bizi doğrudan etkileyecek olan Avrupa Komisyonu’nun yeni enerji dönüşümü. Bu plan, temel olarak 2030’a kadar karbon salınımını yüzde 50 azaltmayı, 2050’de ise sıfır karbon salınımı hedefine ulaşmayı amaçlıyor. Bu hedefe ulaşmak için kademeli olarak yeni sektörel kriterleri, vergileri ve iş modellerini uygulamaya koymayı planlıyor. Buna göre, mülki sahiplikten ziyade kiralama ve paylaşım ekonomiyi şekillendirecek. Küresel çapta da bu kriterleri ticari ilişkilerde bulunduğu ülkelere yaymaya çalışarak, fosil yakıt temelli ekonomik modeli tümden değiştirmeyi hedefliyor.

Bu plan, diğer ülkeler kriterlere uymasa bile, düşük karbon salınımını hedefleyen şirketlerin rekabet edebilirliklerini korumayı bunu da çeşitli piyasa enstrümanlarını kullanarak sağlamayı hedefliyor. Bu enstrümanların başında karbon vergisi ve karbon sınırı geliyor. Uluslararası pazarlarda belirli sektörler için karbon sınırları oluşturarak, AB ile aynı iklim hedeflerini paylaşmayan ülkelerin rekabet avantajı sağlamasını engelleyecek bir mekanizmanın kurulması öngörülüyor.

Avrupa Komisyonu’nun tahminlerine göre, sadece 2030 hedeflerine ulaşmak için ek 260 milyar dolar gerekiyor, bu rakam AB’nin GSYH’sının yüzde 1.5’ine tekabül ediyor.

İşte tüm bu Çin’den ABD’ye, AB ve hatta Rusya’ya uzanan karbondioksit emisyonlarının azaltılması, karbon ticareti ve benzeri çabalarda ismimiz pek okunmuyor.

Türkiye iklim değişikliğinden en çok etkilenecek ülkeler arasında

Küresel ısınmaya yol açan karbondioksit emisyonlarında Avrupa’nın en büyükleri arasında yer almamıza karşın resmî söylem, kişi başına düşen emisyonda hayli geride olduğumuzun dışında fazla bir şey söylemiyor. Sürekli gelişmiş ülkelerin dünyayı kirleterek sanayileştiğini, büyüdüğünü, şimdi hızla yükselmekte olan dinamik ekonomilerin önünü kesmek için iklim değişikliğini öne attığını, bizim için yerel çevre sorunlarının daha önemli olduğunu söylüyoruz. Bu konuyu gerçek anlamda önceliğimiz haline getiremedik.

Oysa, içinde bulunduğumuz coğrafi kuşak en hızlı ısınacak bölgeler arasında. İklim değişikliği nedeniyle Türkiye’deki sıcaklıkların, gelecek 25 yıl içinde 3 dereceye, yüzyıl sonunda ise 6 dereceye kadar artabileceği, yağışların ise yüzde 50 oranında azalabileceği tahmin ediliyor. Ayrıca, özellikle Doğu Karadeniz ile Antalya ve Muğla’nın kıyılarında şiddetli sağanakların da artabileceği öngörülüyor. Bu iklim değişikliklerine bağlı olarak Türkiye’de kuraklığın yanı sıra, şu kaynakları ile tarımsal ve hayvansal üretimde azalmanın meydana gelebileceğine işaret ediliyor. Yani, iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek ülkeler arasındayız.

Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, 2016 yılında toplam sera gazi emisyon miktarı 1990’a göre yüzde 135,4’lük bir artış göstererek 496, milyon ton (Mt) CO2 eşdeğeri olmuştu. 2020’de açıklanan verilere göre, 2018’de 520,9 Mt CO2 idi.

Türkiye, 2015’teki BM İklim Değişikliği 21. Taraflar Konferansı öncesinde sera gazı azaltım hedeflerini belirlemişti. Buna göre, emisyon azaltım çalışması yapılmadığı takdirde emisyonların 2030’a kadar 1.175 milyar tona çıkması bekleniyor. Alınacak önlemlerle bu değerin yüzde 21 azaltarak 929 milyon tona düşürülebilmesi hedefleniyor.

Yani şu anda sera gazi salınımları açısından 18. sıradayız dünya liginde; gerekli kararlar ve önlemler alınmazsa 2030’da 8. sıraya kadar yükselmemiz söz konusu.

Kişi başına düşen sera gazi emisyon miktarımız da artış kaydediyor her geçen gün. 1990’da 3,8 ton/kişi olarak hesaplanmıştı. 25 yıl sonra 6.3 tona yükseldi.

Toplam emisyonlarda üç yıl önce en büyük pay yüzde 72,8 ile enerji kaynaklı emisyonların olurken, bunu yüzde 12,6 ile endüstriyel işlemler ve ürün kullanımı, yüzde 11,4 ile tarımsal faaliyetler ve yüzde 3,3 ile atık takip etti. Aradan geçen sürede bu emisyon toplamının ve yüzdelerinin pek değişmediği söylenebilir.

Enerjide neler değişmeli? Türkiye ne yapmalı?

Türkiye, enerji, finansman, teknoloji ve dış politika bakımlarından küresel sisteme göbeğinden bağımlı olduğu için uzun vadeli stratejilerini oluştururken, mevcut sorunlarına çözüm seçenekleri geliştirirken dünya enerji dinamiklerini hem yakından izlemeli, hem onlara katkı sağlamalı, hem de kendi politikalarını yeni değişmekte olan gerçeklere uyumlu hale getirmek durumunda.

Enerji güvenliğini daha fazla güçlendirmek, yerli enerji kaynaklarının kullanımını artırmak, enerji verimliliğini geliştirmek, temiz enerji altyapıları oluşturmak, maliyetleri yansıtan, aynı zamanda Türkiye’de sürdürülebilir bir enerji sistemine ulaşılmasına yönelik tüm adımları destekleyen, rekabetçi enerji piyasasını geliştirmek zorundayız.

Elektrik sektöründe yenilenebilir enerji ve nükleer enerjinin payının artması, fosil yakıtların zamanla sancısız bir geçiş süreci sonunda olabildiğince tasfiye edilmesi, tüm nihai enerji tüketicisi sektörlerde elektrik, doğal gaz ve yenilenebilir enerji kullanımının yaygınlaşması ve enerji üretimi, dönüşümü ve tüketiminin tüm aşamalarında verimliliğinin artması temel hedefler olmalı.

Modern enerji hizmetlerine artan talebin karşılanması ve daha güvenli, verimli ve sürdürülebilir bir enerji geleceğini temin edecek yatırımların cazibesinin artırılması da önem arz ediyor.

Fiyatları düşürebilmek ve etkinliği arttırabilmek için daha rekabetçi elektrik ve doğal gaz piyasalarına geçişin hızlanması, maliyetleri yansıtan fiyatlandırma ve sosyal boyut da gözetilerek özel sektör katılımının artırılması da devam ettirilmesi gerekenler arasında. Güçlü politika girişimleri, piyasa odaklı ve yenilikçi finansman ve iş modelleri yoluyla binalarda, ulaşımda ve sanayide enerji verimliliği potansiyelinin değerlendirilmesi gerekiyor; elektrikli araçların ve şarj altyapısının hızlı büyümesi ve eski, verimsiz ve kirleticiliği yüksek ulaşım araçlarının devre dışı bırakılması radarımızda olmalı.

Arama ve üretim çabaları ve yatırımlarının sürdürülmesi sayesinde daha fazla petrol ve doğal gaz keşfi ve üretimi sağlanması, enerji arz ve talep zincirinde dijitalleşme ve ileri veri analitiğinin daha yaygın kullanılması ve ileri enerji teknolojilerinde inovasyon, Ar-Ge ve üretimin artırılması da çok önemli.

Dahası, enerjinin çevre, iklim değişikliği, vergi, finansman, vergi, rekabet ve dış politika-güvenlik boyutlarını entegre bir vizyon çerçevesinde hesaba katan akıllı bir yönlendirme çabası gerekiyor.

Yeşil Mutabakat’ın en fazla etkileyeceği ülkeler arasındayız ve bu etkiler sadece enerji sektöründe değil tüm sektörlerde hissedilecek. Özellikle AB’ye ihracat yapan sektörler, işletmeler ticaret kısıtlama ya da yaptırımları ile karşılaşacaklar gerekli uyum adımları şimdiden atılmazsa. Çok taraflı ya da ticari finansman kuruluşlarından fon sağlamak imkansız hale gelecek. AB ile Gümrük Birliği’nin modernizasyonu çabası engellemeler yüzünden kesintiye uğrayacak.

Paris’te imzaladığımız ancak parlamentonun onaylamadığı İklim Değişikliği sözleşmesini vakit geçirmeden onay sürecinden geçirmemiz artık siyasi ve ekonomik bir tercih değil zorunluluk halini alacak. Bence bu yıl sonundan önce onu onaylamak zorunda bırakılacağız.

Soyut bilgilerin ötesinde enerjideki Yeşil Mutabakat bağlantılı dönüşümün iş dünyamız için yaratacağı risk ve fırsatları birinci elden tespit etmek, hem hükümetin ve şirketlerin politika ve iş stratejilerine etkisini masaya yatırmak zorundayız.

Dolayısıyla, eğer Türkiye hükümeti, yerel yönetimleri, sanayisi, müteahhitlik sektörü, tarımı, hizmetleri ve enerjisi ile bu değişime uyum sağlayacak doğru adımları atamaz, doğru politikaları uygulayamazsa, küresel dönüşüm tamamlandığında geç kalabilir.

Unutmayalım ve hazırlanalım gecikmeksizin, Yeşil Mutabakat, ülkemizin hem rekabet gücünü hem ticaretini hem de jeopolitik konumunu temelden etkileyecektir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 22 Mart 2021’de yayımlanmıştır.

Mehmet Öğütçü

Mehmet Öğütçü - Uluslararası enerji, yatırım, dış politika ve güvenlik üzerine önde gelen bir otorite. Merkezi Londra’da bulunan Global Resources Partners’ın Başkanı, The London Energy Club ve The Bosphorus Energy Club’un kurucu başkanı. NATO’dan Başbakanlık danışmanlığına, Dışişleri’nden OECD ve Uluslararası Enerji Ajansı’na, British Gas ve Invensys'e pek çok kurumda görevler üstlendi. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden sonra London School of Economics (LSE) ve Bruges’deki College d’Europe’da yüksek lisans yaptı. Geleceğimiz Asya’da mı?, Yeni Ekonomik ve Ticari Diplomasi Stratejisi, 2023 Türkiye Yol Haritası, Yeni Büyük Oyun, New Geopolitical and Economic Journey: Turkey’s Next 10 Years, Yaşam Bir Seyahattır: Seyyah Diplomat, Aykırı Beyinler Acayip İlişkiler, Yeni Dünyanın Gizli Şifreleri: Türkiye için gerçekçi bir 2030 vizyonu, Bir Başkadır Diplomatların Dünyası kitaplarının yazarı.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend