Ekonomi

5 Temmuz 2022

Yazdır

Yeni enerji düzeni

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrasında Batı tarafından uygulanan Rusya’ya yönelik yaptırımlar dünya enerji piyasalarını da derinden etkiliyor. COVID-19’un ve savaşın etkisiyle küreselleşmenin sekteye uğradığı ve ülkelerin giderek içe kapandığı bir dönemde enerji güvenliği meselesi tekrar gündeme geliyor. İklim değişikliği ile mücadele için 2050 yılında kadar karbon emisyonlarının sıfırlanması hedefinden taviz vermeden söz konusu enerji güvenliğinin sağlanması da ayrı bir husus olarak karşımıza çıkıyor.

Columbia Üniversitesi İklim Bölümü’nün kurucu dekanlarından ve Columbia Uluslararası ve Kamusal İlişkiler Bölümü Küresel Enerji Politikaları Merkezi kurucu direktörlerinden Jason Bordoff ve Harvard Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler profesörü olarak görev yapan Meghan L. O’Sullivan tarafından Foreign Affairs dergisinde yayınlanan makalede, Ukrayna-Rusya savaşından dolayı dünya enerji piyasalarında ortaya çıkacak yeni düzen anlatılıyor. Yazının öne çıkan bazı bölümlerini aktarıyoruz:

“Dünya, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrasında bir dönüm noktasında. İş dünyası liderleri küreselleşmeden uzaklaşma sürecinin hızlandığını ilan etti ve yeni bir stagflasyon döneminin alarmını verdi. Akademisyenler ülkelerin silah zoruyla genişlediği zamanlara geri dönülmesini kınadı ve transatlantik ilişkilerin tekrar canlanmasını memnuniyetle karşıladı. Devletler, ticaret, savunma harcamaları ve askeri ittifaklar dâhil olmak üzere dış politikalarının neredeyse her yönünü tekrar değerlendiriyorlar.

Enerjide iki büyük mesele

Bu dramatik değişimler, küresel enerji sisteminde meydana gelen bir başka köklü dönüşümü gölgede bıraktı. Karbon emisyonlarının azaltılması ihtiyacı, son yirmi yıl içinde küresel enerji düzenini kademeli olarak yeniden şekillendirdi. Ukrayna’daki savaşın bir sonucu olarak, enerji güvenliği, siyasetçiler için iklim değişikliği ile birlikte en önemli meselelerden birisi olarak yeniden ön plana çıktı.

Söz konusu bu iki mesele, devletlerin enerji planlamasını, enerji ticareti akışını ve küresel ekonomiyi tekrar şekillendirecek. Devletler, karbon emisyon oranlarını sıfırlamaya çalışırken bile yerli enerji üretimine ve bölgesel iş birliklerine odaklanacak, giderek daha fazla içe kapanacak.

Devletler stratejik enerji blokları oluşturarak içe kapanırsa, geçtiğimiz yıllarda gözlemlenen enerji piyasalarının iç içe geçmesi eğilimi yerini enerji ticaretinin parçalandığı bir döneme bırakabilir.

Ekonomik milliyetçilik, küreselleşmeden uzaklaşma ve devlet müdahalesi

Yeni enerji düzeni, ekonomik milliyetçiliğe ve küreselleşmeden uzaklaşma sürecine ek olarak, pek az analistin tam olarak önemini kavradığı bir şeyle tanımlanacak: Enerji sektörüne yönelik yakın tarihte görülmemiş bir ölçekte devlet müdahalesi.

Batılı hükümetler, son 40 yılda devletin enerji piyasalarındaki faaliyetlerini azaltmaya çalıştıktan sonra, fosil yakıt altyapısı inşa etmek (ve hizmetten çıkartmak), özel şirketlerin hangi ülkelerden enerji alım satımı yaptığını etkilemek ve karbon fiyatlandırması, sübvansiyonlar, talimatlar ve standartlar aracılığıyla emisyonları sınırlamak gibi her alanda daha kapsamlı bir rol oynamak zorunda olduklarının farkına vardı.

Bu değişim, elbette devletin enerji piyasalarına yönelik aşırı müdahalesinin sürekli tekrarlayan enerji krizlerine sebep olduğu 1970’ler ile karşılaştırılacaktır. Bununla birlikte, doğru yönetildiği takdirde, hükümet müdahalesinin ön plana çıktığı bir dönem kötü sonuçlanmayacaktır.

Belirli piyasa sorunlarını çözmek için uygun şekilde sınırlanmış ve özel olarak planlanmış müdahaleler, iklim değişikliğinin en kötü etkilerinin önüne geçebilir, enerji güvenliği risklerini azaltabilir ve yaklaşmakta olan enerji dönüşümünün önündeki en büyük jeopolitik zorlukların aşılmasını sağlayabilir.

Bir hastalıktan daha beter

1970’lerde yaşanan enerji krizlerinin hikâyesi aynı zamanda kısmen aşırı devlet müdahalesinin bir hikâyesidir. Washington, OPEC üyesi altı Körfez ülkesi 1973 Yom Kippur Savaşı sırasında İsrail’i destekleyen ABD’ye ve diğer ülkelere karşı petrol ambargosu uygulamadan ve petrol üretimini kesmeden önce bile aktif bir şekilde ABD petrol piyasalarını idare etmeye çalışmıştı. Örneğin ABD Başkanı Dwight Eisenhower, 1959 yılında Amerikan üreticilerini korumak için petrol ithalatını sınırladı. Söz konusu sınırlamalar ABD’deki üreticilerin büyümesini ve 1960’lar boyunca petrol arzının artmasını sağladı. Ancak bu sınırlamalar tüketicileri artan maliyetlerden korumadı. Amerikalılar daha büyük evler ve arabalar almaya başladığında petrol tüketimi arzın önüne geçti ve fiyatlar zaman içinde yükseldi.

ABD Başkanı Richard Nixon, fiyatların kontrol altına alınması için 1971 yılında petrol ve benzin fiyatlarına ücret ve fiyat kontrolü uyguladı. Ancak bu önlemler yalnızca petrole yönelik talebin artmasına ve ülkedeki arzın azalmasına sebep oldu. Haziran ayında, Arap petrol ambargosundan birkaç ay önce ülkedeki benzin istasyonlarının neredeyse yarısı normal faaliyetlerde sorun yaşadıklarını bildiriyordu ve sürücüler yakıt bulmakta zorlanıyordu.

Nixon, devletin enerji piyasalarındaki rolünü azaltmak yerine daha da artırdı ve böyle bir tedavi yöntemi hastalıktan daha beterdi. Nixon, 1973 yılının Kasım ayında devlet yetkililerinin propan gazı, ısıtma yağı, jet yakıtı ve dizel gibi yakıtların nasıl tahsis edileceğini belirlediği bir federal program oluşturdu. Böyle bir hükümet müdahalesinin gerçekleştiği sırada Arap ülkeleri tarafından uygulanan petrol ambargosu, ülke genelinde benzin istasyonlarında uzun kuyruklara sebep oldu.

1970’lerin sonunda yine aynı sebeplerden kaynaklanan bir petrol krizi daha meydana geldi. 1978 yılının sonunda İran’da gerçekleşen devrim oradaki petrol üretimini durma noktasına getirdi, ABD ve diğer ülkelerde arz kesintisine sebep oldu ve petrol fiyatlarının artmasına yol açtı. Federal fiyat kontrolleri ve arzın devlet tarafından paylaştırılması çabaları önceki krizde olduğu gibi işleri daha da kötüleştirdi. Amerikalılar bir kez daha benzin kuyruklarında beklediler ve depolarını yalnızca belirli günlerde doldurabildiler.

Devlet tarafından enerji ekonomisine çok fazla müdahalenin geri tepebileceği bu başarısızlıklardan öğrenilen dersler arasındaydı. Jimmy Carter ve Ronald Reagan döneminde enerji fiyatları üzerindeki denetimler kaldırıldı.

Fırtına bulutları toplanıyor

Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle başlayan enerji krizi, geçtiğimiz yarım yüzyılın en kötü krizine dönüşebilir. Birçok analist mevcut durumu zaten 1970’lerdeki petrol krizleri ile karşılaştırdı, ancak ortada önemli farklılıklar bulunuyor.

Öncelikle, küresel ekonomi enerji kullanımı açısından daha az yoğun. Ekonomi, enerji kullanımında yaşanan artıştan daha hızlı büyüyor. Dünya artık GSYİH birimi başına çok daha az enerji tüketiyor. Üstelik, dünya petrol ticaretinin yalnızca bir avuç şirket tarafından kontrol edildiği 1970’lerin başlarına kıyasla daha fazla şirket küresel petrol tedariki sağlıyor. Bunun bir sonucu olarak enerji tedarik zincirleri daha dayanıklı.

Bununla birlikte, mevcut enerji krizi petrol dışındaki kaynakları da kapsadığından ekonominin çok daha geniş bir dilimini etkileyebilir. Rusya, yalnızca dünyanın en büyük ham petrol ve rafine edilmiş petrol ürünleri ihracatçısı değil, aynı zamanda Avrupa’nın başlıca doğal gaz tedarikçisi ve diğer emtiaların yanı sıra önemli bir kömür ve nükleer santrallere güç sağlamak için kullanılan düşük düzeyde zenginleştirilmiş uranyum ihracatçısı. Kömür, benzin, dizel, doğal gaz ve diğer emtia fiyatlarının rekor seviyelere yaklaşmasıyla birlikte, Rus enerji arzında Rusya veya Avrupa’nın sebep olacağı ilave kesintiler enflasyondaki artışı hızlandıracak, ekonomik durgunluğa davetiye çıkaracak, enerji kullanımının kısıtlanmasına sebep olacak ve işletmeleri kapanmaya zorlayacaktır.

Ukrayna’da savaş başladıktan sonra enerji piyasaları çok daha değişken bir hale geldi. Kredi piyasalarının daralması petrol alım satımının desteklenmesi için ortada çok az likidite bıraktı ve hem arz hem de talepte büyük şoklar yaşandı. Batının bankacılık ve finansal yaptırımlarından çekinen birçok alıcı Rus petrolünden uzak durdu. Uluslararası Enerji Ajansı, Rusya’nın hâlihazırda günlük petrol üretimini yaklaşık bir milyon varil azalttığını tahmin ediyor. Avrupa Birliği, yılsonuna kadar Rusya’dan ham petrol, benzin ve dizel tedarikini yasakladığı takdirde üretim miktarları daha da azalabilir. Daha fazla yaptırımın yolda olduğuna dair spekülasyonlar ve OPEC’in petrol arzındaki boşluğu doldurmadaki isteksizliği, fiyatları daha da artırdı.

Daha kötüsü geliyor

Ama henüz en kötüsü gerçekleşmedi. Çin’deki kısıtlamalar gevşetildiğinde petrole yönelik talep artacak ve fiyatlar yükselecek. Doğal gaz fiyatları da aynı şekilde artacak ve bu da elektrik ve ısınma maliyetlerine yansıyacak.

Rusya’ya yönelik ilave yaptırımların küresel enerji sistemin üzerinde ikinci ve üçüncü derece etkileri olacaktır. Artan fiyatlardan dolayı Avrupa’ya doğru akan likit doğal gaz piyasalarındaki çalkantılar, Asya’yı alternatif enerji kaynakları aramaya itti. Küresel enerji piyasalarında arz kesintisi endişelerinin arttığı bir ortamda Çin ve düğer ülkeler, kömür üretimini artırarak küresel doğal gaz piyasaları üzerindeki baskıyı kısmen hafifletti. Asya ülkeleri kömür üretimini artırmasaydı, Avrupa’nın Rus doğal gazının kaybıyla başa çıkması daha zor olacaktı.

Üç sorun

Özellikle piyasalarda gözlemlenen üç sorun, enerji güvenliğinin sağlanması ve net sıfır karbon emisyonu hedeflerine ulaşılması hususunda hükümetlerin daha fazla rol sahibi olması gerektiğini ortaya koyuyor.

Bu üç sorundan ilki, çoğu ülkede özel sektörün, enerji güvenliğinin sağlanması için gerekli olan altyapıdan ve diğer tesisleri inşa etmek için yeterli teşvikten yoksun olması.

İkincisi, özel şirketlerin yatırımlarının getirisini tamamen elde etmeden hizmet dışı kalabilecek altyapıların inşasını tek başına üstlenmek istememesi.

Üçüncüsü de özel şirketlerin ve bireylerin, maliyetini toplumun üstlendiği emisyonları azaltmak için yeterince güçlü teşviklere sahip olmaması.

Rus enerji ihracatının kesintiye uğraması karşısında Avrupa’nın savunmasız kalması söz konusu sorunlardan ilkini acı bir şekilde gösteriyor. Enerji güvenliğinin sağlanması için ülkelerin enerji satın alımı için birçok seçeneğe, çok çeşitli enerji kaynaklarına ve acil durumlarda yeterli enerji rezervlerine ihtiyacı var ve tüm bunların sağlanması daha fazla devlet müdahalesini gerektiriyor.

Serbest piyasa, enerji tedarik etmek için tüketicilere seçenek yelpazesi sunma konusunda genellikle iyi bir iş çıkarır. Doğal afetlerden veya siyasi karışıklıklardan dolayı bir yerde arz kesintisi yaşandığında, yüksek düzeyde entegre ve iyi işleyen emtia piyasalarında serbest ticaret, alıcıların yeni alternatifler bulmasına ve arz sıkıntısını gidermesine olanak tanır. (Bu uygulama, petrol ticaretinin uzun vadeli sözleşmelere dayandığı 1970’lerin başında daha zordu.)

Ancak Avrupa’daki mevcut enerji krizinin açıkça gösterdiği gibi, siyasi, ekonomik veya diplomatik sebeplerden dolayı alternatif enerji kaynaklarına geçiş, yalnızca gerekli altyapı (örneğin, kapasite fazlası olan limanlar ve terminaller) mevcut olduğunda mümkündür. Altyapıya yapılacak bu tür yatırımlar özel sektöre cazip gelmiyor çünkü arz kesintileri önceden kestirilemez ve özel şirketler söz konusu kesintilerin topluma maliyetinin tamamını üstlenmeyecektir. Bu nedenler hükümetlerin devreye girmesi gerekiyor.

Hükümetlerin ayrıca petrol ve doğal gaz dışındaki enerji piyasalarına müdahale etmesi gerekebilir. Başarılı bir enerji dönüşümü için gerekli olan lityum, nikel ve kobalt gibi önemli mineraller, elektrikli araçlar daha yaygın hale geldikçe ve güneş, rüzgâr ve bataryalar gibi düşük ve sıfır karbon enerji altyapıları çoğaldıkça muhtemelen yetersiz kalacaktır. Bunun bir çözümü söz konusu minerallerin daha fazla çıkarılması olacaktır.

Enerji güvenliğini artırmak için devlet müdahaleleri sübvansiyonlar, vergi indirimleri ve diğer teşvikler ile sınırlı kalmak zorunda değildir. Kriz zamanlarında diplomasi de yeterli enerji kaynaklarının sağlanmasına yardımcı olabilir.

Zaman aşımı

Enerji piyasalarına devlet müdahalesini gerektiren ikinci piyasa sorunu, dünyanın iklim hedeflerine ulaşmak için nispeten kısa bir zaman dilimine sahip olmasından kaynaklanıyor.

Geçiş sırasında enerji güvenliğini sağlamak için ihtiyaç duyulan yeni petrol ve doğal gaz kaynakları, şirketler yatırımcılarına paylarını ödeyemeden hizmet dışı kalabilir. Ne de olsa, politikacılar fosil yakıtlar için gerekli altyapıların hizmet dışı bırakılacağı hususunda giderek daha iddialı taahhütlerde bulunurken hangi şirket yakın ve uzun vadede bu altyapıları işletmek için sermayesini riske atar?

Bu tür yatırımlar yapmak isteyen hiçbir şirket, dünyanın iklim hedeflerine ulaşma kabiliyetine karşı bahse girmek zorunda kalmamalı. Ayrıca, bu tür yatırımlar, mevcut enerji sisteminde finansal çıkarlara sahip oldukları için enerji dönüşümünün daha hızlı gerçekleşmesine karşı çıkan ekonomik odakları güçlendirerek iklim faaliyetlerinin önünde engel oluşturmamalı.

Yaratıcı politikalar üretmek, yarının enerji dönüşümünü engellemeden bugünün enerji ihtiyaçlarının giderilmesini sağlayabilir. Örneğin devletler, belirli türdeki petrol ve doğal gaz tesislerini “geçiş varlığı” olarak belirleyebilir ve bu tesislerin inşa edilmesi için özel sektörün desteklenmesinde daha aktif bir rol oynayabilir. Yeniden gazlaştırma terminalleri ve boru hatları gibi bugün ihtiyaç duyulan ancak 2050 yılına kadar karbon emisyonlarının sıfırlanması halinde artık işe yaramayacak tesislerin de “dönüşüm için hazır”, yani karbon yakalama teknolojisi veya hidrojen ve amonyak gibi düşük karbonlu yakıtları kullanacak kapasite ile donatılmış olması gerekebilir ve hükümetler ilk yıllarda ek maliyetlerin bir kısmını üstlenebilir.

Alternatif olarak, hükümetler söz konusu tesislerin hizmet dışı bırakılmasının planlanması için yenilikçi araçlar geliştirebilir. Örneğin hükümetler, belirlenen bir süreden sonra tesisin kapatılması için ödeme yapılmasına izin verilmesi koşuluyla daha kısa geri ödeme süreleri olan hidrokarbon altyapı yatırımlarına izin verilmesini veya yapılan yatırım belli bir getiri sağladıktan sonra tesisin hizmet dışı bırakılması karşılığında özel şirketler için sermaye maliyetini düşürerek geri ödeme süresini kısaltmayı tercih edebilirler.

Hükümetler özen göstermeli

Hükümetler bu tür politikaları uygularken büyük özen göstermeli. Söz konusu politikalar kısa vadeli enerji güvenliği için gerekli görülen hidrokarbon projeleri ile sınırlandırılmalı.

Temiz enerji sağlayabilecek veya üretilen enerjinin başka yerlere taşınmasını sağlayabilecek projeler gibi çok yönlü fayda sağlayabilecek projeler tercih edilmeli.

Ayrıca, bazı petrol ve doğal gaz projelerinin “hidrojene hazır” olabileceğine dair test edilmemiş iddiaların şirketler tarafından suiistimal edilebilecek yasal boşluklara dönüşmemesi için politikacılar petrol ve doğal gaz endüstrisinin hangi bileşenlerinin enerji dönüşümüne hazır projeler için uygun olduğunu dikkatli bir şekilde değerlendirmelidir.

Son olarak, hükümetler, altyapının mümkün olan en küçük karbon ayak izine sahip olması için en katı emisyon standartlarının (örneğin metan sızıntıları için) karşılanmasını şart koşmalıdır.

Sorunu sahiplen

Enerji piyasalarına daha fazla hükümet müdahalesini gerektiren üçüncü piyasa sorunu, şimdiye kadar en tanıdık olan: Özel şirketler ve bireyler, ürettikleri karbon ve diğer kirletici maddelerin topluma olan tüm maliyetlerini üstlenmiyorlar. Bu nedenle hükümetler, karbon fiyatlandırması ve diğer mekanizmalar yoluyla bu maliyetlerin üreticiler ve tüketiciler tarafından “içselleştirilmesini” sağlamalı. Karbon emisyonlarının hızlı bir şekilde azaltılması için karbon vergilerini, sübvansiyonları, talimatları ve standartları içeren daha güçlü bir iklim politikası gerekli.

BM Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin en raporunda açıkça iklim değişikliğinin en kötü sonuçlarından kaçınmak için zamanın daraldığı belirtiliyor. Emisyonlar hemen azaltılmazsa, küresel sıcaklıktaki artışı 1,5 santigrat derece ile sınırlamak mümkün olmayacak ve iklim değişikliğinin en kötü çevresel, sağlık, ekonomik ve diğer etkileri önlenemeyecek. İklim değişikliğinin etkileri daha sık ve şiddetli hissedildiğinde hükümetler acilen eyleme geçmek zorunda kalacak.

Piyasa odakları tek başına yeterince düşük karbonlu bir ekonomi sağlayamaz. Mevcut krizin bizlere gösterdiği gibi devlet müdahalesi olmadığında doğal gaz arzında yaşanan veya yaşanması beklenen kesintiler daha fazla kömür kullanımına sebep olacak. Bu, G-7 ülkelerinin petrol kıtlığı yaşandığı zamanlarda kömür üretimini ve ticaretini artırma taahhüdünde bulunduğu 1970’lerde enerji güvenliği sıkıntısında kabul edilebilir bir çözüm olabilirdi. Ancak karbon açısından en yoğun yakıt olan kömür, artık Rus gazı için uygun bir alternatif değil.

Dönüştürücü etki

Rusya-Ukrayna krizinden ortaya çıkacak yeni küresel enerji düzeninin belirleyici özelliği, muhtemelen devletlerin piyasalarda daha geniş bir role sahip olması olacak.

Devletin 1970’lerde enerji piyasalarına yönelik müdahalesinin derin ekonomik, politik ve jeopolitik sonuçları olduğu gibi, bu tür faaliyetler günümüzde dönüştürücü bir etkiye sahip olacaktır ve doğru yapıldığı takdirde bu olumsuz bir dönüşüm olmayacaktır.

Enerji ve iklim alanında düzgün bir şekilde yapılandırılan ve yönetilen devlet müdahalesi piyasaların oynaklığının yumuşatılmasını, enerji dönüşümünden dolayı kaçınılmaz olarak ortaya çıkacak risklerin azaltılmasını ve karbon emisyon oranlarının sıfırlanmasına giden yolun kısaltılmasını sağlayabilir.

Gelişmiş ve gelişmemiş ülkeler açısından enerji geleceği

Hükümetlerin gelişmekte olan piyasalardaki temiz enerji projeleri için finansman sağlamaya yönelik çabaları, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki büyüyen uçurumdan kaynaklanan birtakım riskleri azaltabilir.

Bu tür çabalar sağlanmadığı takdirde, yoksul ve orta gelirli ülkelerin gelişmekte olan ülkelerdeki fosil yakıt projelerine finansman sağlamayı reddeden gelişmiş ülkelere duyduğu kızgınlık, iklim değişikliği konusunda değil, pandemi ile mücadele, çatışmaların sonlandırılması ve terörle mücadele gibi kritik konulardaki iş birliğine de zarar vermeye devam edebilir.

Karbon emisyonlarının azaltılmasını hızlandırmak için gerçekleştirilen devlet müdahalesi, iklim değişikliğinin en kötü jeopolitik ve güvenlik etkilerine sahip olan bazı sonuçlarını engelleyebilir. ABD Ulusal İstihbarat Konseyi geçen yıl, iklim değişikliğinin Kuzey Kutbu üzerindeki stratejik rekabeti artıracağı, su kaynakları ve göç hususunda çatışmaları kızdıracağı ve ülkeler tek taraflı olarak büyük ölçekli jeo-mühendislik girişimleri test ederek uygulamaya başladığında yeni jeopolitik çatışmalar için zemin hazırlayacağı sonucuna vardı.

Enerji piyasalarına yönelik daha fazla devlet müdahalesi elbette her zaman arzu edilen bir durum değil. Bu müdahalelerin başarılı olması için politikaların belirli piyasa sorunları için özel olarak tasarlanması gerekiyor.

Devlet müdahalesinin riskleri

Devletlerin kendilerini küresel enerji piyasasından ayırarak enerji güvenliğini sağlamaya yönelik agresif çabaları da riskli. Böyle çabalar geri teperek hem enerji güvenliğine hem de serbest piyasaya zarar verebilir.

Önemli emtiaların yerli olarak üretimini teşvik ederek arzı çeşitlendirmek faydalı olabilir, ancak aynı zamanda esnek ve iyi arz kaynaklarına sahip olan bir enerji piyasasına entegre olmak da fayda sağlayacaktır.

Enerji konusunda tamamen kendi kendine yeterli olmaya çalışmak enerji güvenliğine giden bir yol gibi görünebilir, ancak böyle bir çaba son derece verimsiz olur ve beraberinde gereksiz maliyetler getirir.

Avrupa’nın 11 Eylül’ü

Avrupa, Rusya’nın Ukrayna’ya karşı başlattığı savaşı kendi 11 Eylül’ü olarak nitelendirdi. O tarihte gerçekleşen terör saldırıları, 20 yıl boyunca uluslararası ortamı şekillendiren ve dünya meselelerde hala hâkim olan yeni bir güvenlik düzenini beraberinde getirdi.

Ukrayna’daki savaşın miraslarından biri, kaynağı Avrupa olan ancak küresel ekonominin en uzak noktalarını etkileyen yeni bir enerji düzeni olacaktır. Bu düzeni enerji güvenliğine ve iklim değişikliğine karşı eyleme yönelik ihtiyaç şekillendirecektir. Birinin diğerini tehlikeye atmasına izin vermeden aynı anda ikisini de sağlamaya çalışmak, piyasaların gücünden yararlanmayı gerektirecektir.

Aynı zamanda, bu piyasaların güçlendirilmesi, şekillendirilmesi ve yönlendirilmesi ile mevcut krizle birlikte ortaya çıkan sorunların düzeltilmesi için hükümetin daha fazla rol sahibi olması gerekecektir. Özel olarak planlanmış ve sınırlandırılmış ancak yine de artırılmış devlet müdahaleleri olmadığı takdirde dünyada enerji güvenliği çöküşü veya iklim değişikliğinin en kötü etkileri yaşanabilir.”

Bu yazı ilk kez 5 Temmuz 2022’de yayımlanmıştır.

 

Jason Bordoff ve Meghan L. O’Sullivan’ın Foreign Affairs web sitesinde yayınlanan “The New Energy Order?” başlıklı yazısından bölümler Caner Köseler tarafından çevrilmiş ve editoryal katkısıyla yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz: https://www.foreignaffairs.com/articles/energy/2022-06-07/markets-new-energy-order

Fikir Turu

Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend