5 Mayıs 2020

İnsan

Yorum yap

Yazdır

Postpandemi döneminde erdemlerimiz artar mı?

Tüm dünyayı saran koronavirüs salgını, yaklaşık üç aydır insanlığın tek gündem maddesi, bu bakımdan küreselleşme olgusunun belki de en fantastik gerçekliğini oluşturuyor.

Öyle görünüyor ki, 1970’lerden sonra başta Batı uygarlığının geldiği aşamayı postmodern söylem ile tanımlamaya çalışan düşünürler ve küreselleşme olgusuna işaret eden sosyal bilimciler pandemi felaketi karşısında tezlerinin dayanaklarını yeniden gözden geçirmek zorunda kalacaklar.

Küreselleşmeyi olumlayanlar ana hatları ile ifade edecek olursak şu iddiaları ileri sürüyordu:

“Küreselleşme, insanlık tarihinin kaçınılmaz zorunlu gelişimsel bir evresine tekabül ediyor. Dünya ekonomik anlamda hızlı bir şekilde bütünleşiyor. Soğuk Savaş’ın bitmesiyle hız kazanan küreselleşme eğilimi eskisi gibi parçalanmış, kutuplara ve bloklara ayrılmış bir durumdan dünyayı uzaklaştırıyor. Gelişmekte olan çevre ülkelerde sadece ekonomik anlamda zenginleşme değil sosyo-kültürel hayatta modernleşme ve demokratikleşme de hız kazanıyor. Kadın işgücünün ekonomiye ve siyasal alana daha yoğun bir şekilde katılması ile kamusal alan genişliyor, geri kalmış ülkelerde bile insan hakları ihlallerine duyarlılık artıyor.”

Böyle düşünenlerin, bütün bu iyimserliği, pandemiden önce de sarsılmaya başlamıştı ama pandemi karşısında neredeyse tüm inandırıcılığını kaybetti.

Sermaye ve emeğin serbest dolaşımının mümkün olduğu Avrupa Birliği ülkelerinin, küresel salgın ve özellikle Ortadoğu ve Asya kökenli mülteci akınları karşısında yeniden sınırlarını tahkim etme eğilimi, Batı hümanizminin nasıl ikiyüzlü olabileceğini gösterdi.

Pandemi ne tür ruhsal sorunları doğuracak?

Son 20 yılda göçmen ve mülteci akınına uğrayan Batı Avrupa ülkelerinin madunları (orta-alt niteliksiz ve güvencesiz iş gücü anlamında) giderek yükselen ırkçı milliyetçi siyasi akımlara katılmakta beis görmedi. COVID-19 pandemisinin tüm sosyo-ekonomik katmanları etkilemekle birlikte en çok da bu alt sınıf madunlarını perişan etmekte olduğu açık bir gerçek.

Ekonomik daralma ile birlikte yaşam standartları düşecek olan orta ve üst gelir düzeyindeki kişilerde de ciddi bir gelecek endişesi belirdi. Süresi tam belirlenemeyen sosyal izolasyon, yaygın anksiyete ve yas tepkisi şeklinde tezahür eden depresyonlara neden olacak. Fiziksel sağlığın bu kadar yüksek tehdit altında olduğu yetmezmiş gibi ağır ruhsal bunalımlar ve endişeler de ciddi toplum sağlığı sorunu olarak sağlık sektörüne büyük yük bindirecek.

Kamu spotu şeklinde sözde halka moral vermeye dönük reklam programlarının umulan iyimserlik ve umudu aşılamakta yetersiz kaldığı açık.

Sözde şeffaflık adına her gece sayısız bilim insanından işitilen henüz kanıtlanmamış teoriler, bazen de çelişik bilgi, uyarı ve yorumların, büyük kitlelerin ruh sağlığında nasıl olumsuz etkiler yarattığını maalesef bu dönemde saptama olanağımız yok. Ancak pandeminin doğuracağı ruhsal sorunların özellikle dar gelirli bu madunlar üzerinde çok ciddi sonuçları olacağını tahmin etmek zor olmasa gerek.

Moderniteyle birlikte anlamını yitirenler

Gelelim şimdi de postmodernizm savunucularının ileri sürdükleri “insanlık durumunun” küresel salgına karşı nasıl bir sınav verdiğine…

Postmodern hümanizm savunucularının iddia ettikleri gibi günümüz insanlık ailesinin artık din, ideoloji ve hatta bilim gibi büyük anlatıların (biz buna büyük masallar ve mitler de diyebiliriz) sağladığı anlam haritalarına ihtiyacı kalmadı.

Modernitenin bilim ve teknoloji hayranlığı, insanın rasyonel bir varlık olduğu inancı gibi anlam çerçeveleri ve özgürlük, eşitlik, kardeşlik gibi değerler skalası, içinden geçmekte olduğumuz post-endüstriyel dijital devrim çağında artık önemlerini yitiriyor.

Merhamet, hoşgörü, empati, adalet, nezaket ve cömertlik gibi insani erdemler olsa olsa meczuplara ya da kendilerini ermiş sayan marjinal kişilere has özellikler niteliğinde sayılıyor artık.

Nitekim 2. Dünya Savaşı’nın ardından ve Soğuk Savaş’ın da sona ermesi ile başta Amerika Birleşik Devletleri’nde ve eş zamanlı olarak Batı Avrupa’da adeta bir veba salgını gibi giderek yaygınlaşan narsisistik eğilimlerin meşrulaştırılması ve patolojik düzeyde narsisistik kişilik bozuklukların artışı; büyüklenmeci ve aşırı kibirli bencillik davranışları ile karakterizedirler.

Bunlar ancak postmodern hümanizm kavramı ile tanımlanabilir. Tam da bu noktada biyo-medikal teknolojilere ve diğer buluşlara büyük bir hız kazandıran dijital-bilişim devriminin yarattığı insan karakterindeki bu narsisistik değişimi biraz daha açıklamak gerek.

Dijital bilişim devrimi ve yarattığı narsisistik insan

Modern sözcüğü başlangıçta geleneksel olan her neyse ondan uzaklaşmak ve toplumsal yaşama ilişkin kültürel kodların yenilenmesi anlamında kullanılmıştı. Orta Çağ’da baskın olan din temelli skolastik düşüncenin hâkimiyeti ve aristokratik otoriteye itaat ile karakterize olan muhafazakâr dünya görüşü, feodal düzenlerin meşruiyetini sağlamıştı. Kilise ve aristokratların egemenliği altında yaşayan halkların toprağa bağlı serfler olarak yaşamaya mahkûm olduğu Batı dünyasında, bireysel hakların ve özgürlük gibi değerlerin esamesi okunmuyordu.

Rönesans ve reformasyon ile başlayan modern zamanlarsa 18 ve 19. yüzyıllarda Aydınlanma Çağı ile doruk noktasına ulaştı. Modern çağlar olarak tanımlanan bu dönemde, toplumsal hayatın tüm yönlerini yenileme ve geleneksel otoritelerin sorgulanarak gözden düşürülme çabaları artık bir dünya görüşü olarak kabul edilir hale gelince, reformların ruhunu anlatmak için modernizm terimi kullanılır oldu.

Doğru bilgiye (hakikat) ulaşmak için tek geçerli yöntem bulma saplantısı ve kişinin kendi varlığını yine kendisinden hareketle temellendirme çabası ve evrensel geçerliliğe sahip ilkeler arayışı, modernitenin karakteristik özelliği oldu.

Modern olmak artık tarihsel gelenek karşısında özerklik talep etmek, yani; kendi inancını ve hayat tarzını düzenleme hakkı talep etmek anlamına geliyordu.

İnsan artık, modern hümanizmin merkezi konumundaydı. Değerlerin belirleyicisi insan olunca, değer pluralizmi ya da değer rölativitesi de kaçınılmaz hale gelecekti. Nitekim insan neredeyse bilen bir varlık haline gelmişti, onun duygusal ve manevi ihtiyaçları da görmezden gelindi.

Aydınlanma felsefesinin mottosunu özetleyen Kant’ın vurguladığı gibi; “Aklını kullanma cesaretini gösteren” modern insan, bütün ahlaki ve siyasi değerlerin yaratıcısı durumuna getirildi. Aklın özgürleştirici güç olması yanı sıra bilim ve teknolojideki ilerlemelerle toplumsal refahın artacağı inancı ve insanlığın mutluluğunun önündeki engellerin de devrimlerle ortadan kaldırılacağı öngörüsü ile temellendirilen muazzam bir iyimserlik, 19. yüzyılın sonlarına kadar karakteristik bir ruh hali olarak tüm Avrupa’yı kuşattı.

Modernleşme “mutlu ve kutlu bir yaşam” için yeterli oldu mu?

Modernleşme hamleleri bilim ve teknolojide büyük ilerlemelere yol açtı, toplumsal refah ve tüketim düzeyi görülmemiş biçimde yükseldi. Ancak bu ilerlemelerin “mutlu ve kutlu bir yaşam” sağlamaya yetmediği fark edildiğinde özellikle 20.yüzyıl başlarında modernite ve aydınlanma projesine ilişkin eleştiriler de çığ gibi büyüdü.

Modern Hümanizmin tüm Batı’da kutlanan zafer sarhoşluğu uzun sürmedi, sahneye elinde çekiçle felsefe yapan sıra dışı dahi filozof Nietzche çıktı.

Modernizmin iki temel dayanağı olan Hümanizm ve rasyonalite anlayışını radikal bir sorgulamadan geçiren Nietzche, put olarak nitelendirdiği din (özelde Hıristiyanlık), vatan, devrim, bilim, akıl ve insanlık gibi kurum ve kavramları “çekiçle felsefe” yaparak devirmeye çalıştı. Nietzsche ile birlikte modern dönemin üç büyük put deviricisi dâhileri olarak bilinen Marx ve Freud sayesinde insan aklına pek de güvenemeyeceğimiz gerçeği bütün çıplaklığı ile ortaya çıktı.

Eleştirel akıl ve radikal sorgulama, yukarda adlarını saydığımız dahi düşünürler tarafından öylesine güçlü bir şekilde kullanılır hale geldi ki; ortada sağlam temellere dayalı, güçlü bir şekilde savunulacak bir insanlık ülküsü kalmadı.

İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkımdan nasibini alan çağdaş felsefe, bilimin dogmatik ve fazlasıyla otoriter tavrını bırakıp, doğuşunda önemli bir rol oynayan eleştirel aklı, kendi varoluşuna tatbik etmesi gerektiğine ikna oldu. Fizikçiler atomun potansiyel tehlikelerini; ziraatçılar sera etkisinin muhtemel zararlarını; biyologlar insanlığın gelmiş geçmiş en büyük bilim ve teknik projesi olan genom araştırmalarının ahlaki meşruiyetini sorgular hale geldiler ise bu, çağdaş felsefenin özellikle biyo-etik disiplininde çalışan düşünürler sayesinde gerçekleşti.

Postpandemi döneminde kim neye sığınacak?

Modernitenin tüm değerlerini, kurumlarını ve temel zihniyetini aşırı otoriteryan bulan ve bilginin iktidar aracı olarak kutsanmasının yarattığı sorunlarla hesaplaşmaya çağrı yapan postmodern düşünürler, postpandemi sürecinde ellerini güçlendirecek çok sayıda verilere sahip olacaklardır.

Modernitenin yücelttiği akıl ve bilim, böylesi topyekün bir felaket karşısında neredeyse taş devri atalarımızın doğal felaketler karşısında kaldıkları çaresizlikle benzer bir şekilde felç olmuş durumda.

Hakikatin kaynağı olabilecek tüm aşkıncılık iddialarını ve aşkın otorite arayışını tarihe gömmekte olduğunu iddia eden modernite yandaşları yaşadığımız küresel çaresizlik karşısında muhtemel regrese (tarihsel gelişim evrelerinde gerilemek) olma eğilimindeki kitlelere umut ve direnç aşılayabilecek argüman bulmakta çok zorlanacak.

Yetişkin bir insanın kaldırabileceğinden daha ağır baskı ve yoksunluk koşullarında duygu ve düşünceler bakımından koruyucu güçlere (Tanrı ve ebeveyn ya da devlet baba) sığınma eğilimi göstermesi gibi, maneviyatçı-mistik akımlara ilginin pandemi sonrası dönemde yaygınlaşacağını öngörebiliriz. Ayrıca bu belayı (pandemi) tüm dünyanın başına saran ülke, kurum ya da teknik araç gereç arayıp bulma ve sorumlu bulduklarını cezalandırma anlamında şiddet eğilimlerinin yaygınlaşacağını söyleyebiliriz.

Son olarak insanlık ailesinin tümüne genelleştirmek mümkün olmasa da Schopenhauer’in inatla savunduğu merhamet etiği ve zorunlu olmayan ihtiyaç ve arzulardan feragat etmenin erdemine bağlananların da sayıca artacağına dair iyimser beklentimi de ifade etmek isterim.

Twitter: @cengizgulec58

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 5 Mayıs 2020’de yayımlanmıştır.

Cengiz Güleç

Prof. Dr. Cengiz Güleç - 1948 yılında Sivas Şarkışla’da doğdu. Orta öğrenimini İstanbul Kabataş Erkek Lisesi’nde tamamladı. 1964-65 döneminde girdiği Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra, aynı fakültenin Psikiyatri Bölümü’nde 1976 yılında Nöro Psikiyatri uzmanı oldu. 1976-1978 yılları arasında, Fransız Hükümeti’nden burslu olarak Paris'e gitti. Paris V. Tıp Fakültesi, Sainte-Anne Psikiyatri Hastanesi’nde, Prof. Dr. P. Pichot’un servisinde, Adölesan (Ergenlik) Psikiyatrisi alanında görevli olarak 15 ay süreyle çalışmalar yaptı. Yurda dönünce Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda çalışmaya başladı. Dr. Güleç, tıp fakültesi öğrencilik yıllarında aynı üniversitenin felsefe bölümünden lisans sertifikası aldı. 1985-1988 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Sosyal/Kültürel Antropoloji Bölümü’nde, Prof. Dr. Bozkurt Güvenç’in danışmanlığında hazırladığı ve daha sonradan kitap olarak yayımlanmış bulunan “Türkiye’de Kültürel Kimlik Krizi” adlı çalışmasıyla 1989 yılında Antropoloji Bilim Uzmanı (Master) derecesi aldı. 1999 Nisan seçimlerinde DSP Sivas milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girdi. Yayımlanmış 18 bilimsel kitabı ve 80'e yakın makalesi bulunuyor. Son yıllarda çalışmalarını Psikolojik Antropoloji ve Transkültürel Psikiyatri alanlarında yoğunlaştıran Dr. Güleç, Madalyon Psikiyatri Merkezi’nde çalışıyor.

Yorumu Gör

avatar
Send this to a friend