Jeo-politik

23 Eylül 2022

Yazdır

İran kadınların saçlarından nereye gidiyor?

13 Eylül 2022’de başkent Tahran’da “ahlak polisi” tarafından başörtüsü ve kıyafet kurallarına uymadığı gerekçesiyle gözaltına alınan 22 yaşındaki Mahsa Amini’nin gözaltındayken ölümü, İran toplumunda geniş protestoların ortaya çıkışına sebep oldu. Zira, Devlet “doğal ölüm” olduğunu iddia etse de halk Amini’nin polis tarafından öldürüldüğünü düşünüyor. O günden beri de yapılan protestolar hâlâ devam ediyor ve krize dönmüş durumda.

Kutsal zorbalık

Bu kriz aslında yeni değil. 1979 İslam Devrimi’nden günümüze devam eden devlet ve toplum arasındaki çok boyutlu ihtilafın son halkası. Nedenleri ortadan kalkmadığı sürece farklı şekillerde kendisini gösterecek olan bu krizi doğru anlamak için İran İslam Cumhuriyeti’nin kuruluş nedenini analiz etmek gerekir.

1979’da dünyanın şaşkın bakışları altında gerçekleşen İran devrimi, Şah Pehlevi’nin otoriter yönetimi altında ezilen İran halkı için büyük umutlar doğurdu. Devrime katılanlar çok farklı idealler peşindeydi; yeni bir insan modeli, yeni bir toplum modeli, yeni bir ekonomik sistem, yeni bir devlet-birey ilişkisi hayalleri vardı. Devrimin ilk aylarındaki söylem şuydu: “İnsanlar açlık çekmeyecek, yoksulluk çekmeyecek, aşağılanmayacak, mağdur edilmeyecek, işkence görmeyecek, hapse atılmayacak ve petrol geliri gibi milli servetler yağmalanmayıp halkın sofrasına aktarılacak.” Bunların olabileceğine dair bir güven vardı. Oysa bağımsızlık, özgürlük ve demokrasi umuduyla devrimi gerçekleştiren halk ummadığı bir siyasal sistemle karşılaştı. İran’da siyasal sistemin temeli ve yapısı İslam’ın Şii yorumunda yer alan Velayat-e Fakih sistemi üzerine inşa edildi. Bu görüşe göre, imamların olmadığı dönemde iktidarın meşruiyeti sadece din bilgini (fakih) tarafından yönetilmesiyle mümkün olabilirdi.

İran’ın yeni siyasal sisteminin kurucuları, siyasal sistemi İslam dinini yürürlüğe sokmak için yapılandırdıklarını ileri sürdüler. Resmî adı İran İslam Cumhuriyeti olan yeni yönetime göre, İslam dışındaki hiçbir ideolojinin insana kurtuluş sağlaması mümkün değildi. Devletin görevi de bu kurtuluşun şartlarını hayata geçirmek için zemin hazırlamaktı.

Bu yorum, yeni yönetime kamusal ve özel alanı din temeli çerçevesinde belirleme gücü verdi. İran İslam Cumhuriyeti 1979’dan sonra insanların nasıl yaşayacakları konusunda ayrıntılı bir eylem programı hazırladı. Bu programı, giyim kuşam, müzik, eğlence ve hayatın tüm alanlarını kapsayacak şekilde düzenledi.

1981’de, devrimin ilk cumhurbaşkanı olan Ebu’l Hasan Beni Sadr’ın tasfiyesinin ardından iktidarı tam olarak ele geçirdikten sonra insanların yaşamına müdahale etme işini etkin ve kurumsal hale getirdiler. Devlet kendi dinsel yorumu bağlamında insanların yaşamına müdahale hakkına sahip olduğunu iddia ederek belirlenen kuralların dışına çıkmayı yasakladı. Onlara göre devletin görevi takva sahibi, dindar ve müminlerden oluşan bir ideal toplum oluşturmaktı. Bu çerçevede, devletin toplumu ahlaki kötülüklerden koruması gerekiyordu. Kötülükten arınmanın yolu da dini kuralları tüm hayata hâkim kılıp ve bunun uygulanmasını kontrol etmekten geçerdi. Bu durum sadece kadınların zorunlu tesettürüyle sınırlı kalmadı, yaşamın her alanına devlet müdahale etmeye başladı. Devlet kurumlarının içeriği, yapısı, organizasyonu bu kuralları belirlemek, uygulamak ve denetlemek çerçevesinde geliştirildi.

Etkin ahlaki devlet iddiası

“Ahlak polisi” olarak tanımlanan İrşad Devriyesi’nin kurulması yukarıda çerçevesini çizdiğimiz düşünce doğrultusunda geliştirildi. Günümüzde tartışmaların merkezinde olan İrşad Devriyesi, 2005’te kurulsa da toplumsal yaşamı denetleme kuruluşları hep var olageldi. İrşad Devriyesi’nin bugün yaptığını, devrimin hemen akabinde birçok kurum yapıyordu. Sivil gönüllülerden oluşan Besiç, camilerde oluşturulan Halk Direnişi Birimleri, İslam Devrimi Komiteleri, Devrim Muhafızları, Jandarma devriyeleri bu kurumların başında geliyordu. Ahlak polisliği görevi, 1989-1997 yılları arasında cumhurbaşkanlığı yapan Rafsancani döneminde Komite ve Jandarma birleşmesiyle oluşturulan Güvenlik Güçleri’ne devredildi. Ancak hâlâ Besiç ve Devrim Muhafızları da bu görevleri yapmaya devam ediyorlar.

İrşad Devriyesi fikrinin; ideolojik, dinsel ve siyasal çerçevesini çizdiğimiz bu çok kapsayıcı projenin küçük bir bölümü olarak görülmesi gerekir.

Mehsa Amini’nin ölümünün sorumlusu olarak suçlanan İrşad Devriyesi, 2005’te yürürlüğe giren Kapsamlı İffet ve Örtünme Yasası ile göreve başladı. Kapsamlı İffet ve Örtünme Yasası’yla zorunlu örtünme hedefiyle İrşad Devriyesi ile birlikte 230 ayrı görev tanımıyla 15 kurum görevlendirildi. Başka bir ifadeyle Kapsamlı İffet ve Örtünme Planı aslında tüm devlet olanaklarının zorunlu örtünme doğrultusunda seferber edilmesiydi. Bu işle görevlendirilen kurumlar arasında güvenlik güçleri, Kültür Bakanlığı, Dış Ticaret Bakanlığı, Radyo Televizyon Kurumu, Milli Gençlik Kurumu, İslami Tebligat Kurumu, Millî Eğitim Bakanlığı, İktisat ve Maliye Bakanlığı, Üniversite ve Yüksek Öğretim Bakanlığı, Kadın ve Aile İşleri Kurumu, İletişim Bakanlığı, Beden Eğitimi Kurumu, Belediyeler, Sağlık Bakanlığı, Marufa amer etmek ve münkirden nehiy etme gibi kurumlar vardı. Bu kurumların tüm çalışmalarında ayrıntılı olarak örtünmeyi esas almaları gerekliliğine ilişkin yasal düzenleme yapıldı.

İran İslam Cumhuriyeti yetkililerinin bu yasayla amacı, toplumsal alanda herhangi bir seküler dönüşümü engellemekti. Yönetim, kadınları kendi ölçütleri çerçevesinde dönüştürmeyi başaramadığını görmüştü. Nitekim insanları dinî ahlak kurallarına uymaya davet etmekle yükümlü olan Marufa Amer Etme ve Münkirden Nehiy Etmek Kurumu’nun açıkladığına göre İran kadınlarının %60’dan fazlasının kılık kıyafeti şeriat kurallarını uygun olmadığı yönündeydi. Büyük din adamları da yönetimi bu konuda başarısız görüp eleştiriyordu. Rejimi destekleyen muhafazakâr kesim de kamusal alandaki sunulan yaşam tarzına karşı itiraz ediyorlardı. Hamaney, “ahlaki ve kültürel olarak başarılı olmadık” diyordu. Onlara göre kamusal alanda sergilenen “kötü tesettürlülük” (Bed Hecabi) İran İslam Cumhuriyeti’nin dine dayalı ideal toplum ve ideal insan iddiasının sorgulanması anlamına geliyor. Yönetim, hâkim kılmaya çalıştığı dinsel, ahlaki ve toplumsal değerlerin iflası ile karşı karşıya kalıyordu.

İran yetkilileri kendi değerleri açısından çok önemli bir sorunla karşı karşıya olduklarının farkındalar. Ancak devlet-toplum arasındaki ortaya çıkan kopukluğun nedeninin, devlet aygıtının etkin çalışmaması olduğunu düşündüler. Onlara göre, Devlet zorunlu örtünme konusunda etkin davranırsa, bu doğrultuda bütün olanaklarını seferber ederse sorunları çözebilirdi. İşte İrşad Devriyesi, devletin bu konudaki etkinliğini artırmak için geliştirildi.

İslam Devrimi’nin kadın sorunu çelişkisi

2005’te yürürlüğe konulan Kapsamlı İffet ve Örtünme Planı, kadınları toplumsal, ekonomik, kültürel ve siyasal tartışmaların merkezine oturtarak 1979’dan beri var olan kadın sorununu yeniden farklı bir noktaya taşıdı.

Kadın sorunu, aslında İslam cumhuriyeti ile 1979 Devrimi arasındaki çok sayıdaki çelişkilerden sadece biridir. 1979 Devrimi sırasında ve sonrasında kadınlar özellikle öğrenciler geniş bir çapta siyasi hayata dâhil olmuşlardı. Siyasi hayata etkin bir biçimde dâhil olan kadınlar, rejimin ideolojik yapısı nedeni ile sadece siyasi alan değil, toplumun birçok alanından dışlanma pratikleriyle karşılaştıklarında ciddi şaşkınlık yaşadılar. Devrim sürecinde politikleşen kadının evde oturmaya zorlanması, kadınlar ve devlet arasında varoluşsal bir krizin ve çatışmanın nüvesini ayrıca kadın hareketlerinin dinamizmini oluşturdu.

Bu çerçevede anlamlı olan nokta şu; İran’daki protestolara bakıldığında, Mehsa Amini sonrası protestolar örgütlü kadın hareketleri tarafından başlatılmış değil, bireysel ve apolitik olarak nitelendirilebilecek kişiler başlattı bu protestoları. İran rejimi açısından çok yönlü kriz alanı da burada aslında.

İrşad Devriyesi ve devletin kadın politikası, politik olmayan kişileri hedef almıştır. 1979’dan günümüze kadar İran devleti tarafından herhangi bir şekilde mağdur edilen kadınların önemli bölümü siyasi hayatın dışında olan insanlardır. Onlar kişisel hayatlarını bilinçli ve iradi olarak devletin politik ve ideolojik ilkelerine karşı şekillendirmiyorlar. İnsanların giyim tarzı genellikle politik hedeflerin dışında çok farklı motivasyonlar çerçevesinde belirleniyor. Bu noktada düşündürücü olan ise şu; İrşad Devriyesi’nin şiddetine politik olmayan kadınlar maruz kalıyor. Mehsa Amini’nin profili de bu analizin doğruluğuna işaret eder.

Apolitik bir insan olan Mehsa Amini, İran’da ideolojik/politik mücadelenin dışında bir hayat sürmüş. Bu durum aslında İran’ın kadın siyasetinin nasıl krizlere yol açabileceğinin göstergesidir. Kapsamlı İffet ve Örtünme Planı’ndan da anlaşıldığı üzere devletin merkezine yerleşen kadınların zorunlu örtünme siyaseti, kadınların gündelik hayatını kendiliğinden itiraz, direniş ve isyan simgesine ve hareketine dönüştürüyor. Kadınların başörtüsünün rejim kimliğinin ve siyasal iktidarın ayrılmaz bir parçasına dönüştürülmesi, İran’da kadın olmanın kendisinin politik itiraz öznesine çevrilmesi anlamını ifade ediyor.

Ahlaki ehliyet mücadelesi

Öncelikle Mehsa Amini ölümünün ardından ortaya çıkan protesto gösterilerinin adını koyalım: Bu protesto gösterilerini devletle toplum arasında ahlaki ehliyet ve yeterlilik çatışması olarak tanımlamak gerekir.

İran İslam Cumhuriyeti’nin ideologları, insanların ahlaki olarak doğru yanlışı teşhis etme konusunda din adamlarına zaruri ihtiyaçları olduğunu düşünürler. Din adamları olmadan insanların doğru yaşam kurallarını bulmaları kolay değildir. Onlara göre, insan kusurlu varlık olduğu için din adamları tarafından yönlendirilmeli, eğitilmeli ve devlet mekanizması tarafından da denetlenmelidir. Bugünkü protestolar, mezhepsel kökleri de olan bu ideolojik/politik görüşe karşı isyan sayılır.

Bu açıdan bakıldığında bugünkü protestoları özü itibariyle onur mücadelesi olarak adlandırmak mümkündür. İnsanlar nasıl yaşayacaklarına kendileri karar vermek istiyorlar aslında. Başkalarının onların adına karar vermesini aşağılanma olarak görüyorlar. İnsanlar, ahlakî doğru ve yanlışı teşhis etme ehliyetine sahip olduklarını belirtiyorlar. Devletin sürekli onlara müdahale etmesi, onları doğru yanlışı teşhis edemeyecek aşağılayıcı bir konuma yerleştirilmesi anlamına geliyor. Kendilerini herkesten üstün gören din adamları, başkalarının nasıl yaşaması gerektiğine karar vermesi toplum açısından küçük düşürücü bir durumdur. Bugün İran sokaklarında mücadele bir yönüyle “ahlaki yeterliğe sahibim” diyen kitlelerle “doğru yanlışı teşhis etme yeterlikte değilsin” diyen bir rejim arasındadır.

Özgünlüğün biricikliği

Mehsa Amini’nin öldürülmesinin ardından başlayan protestolar, İran tarihinde kendine özgü nitelikleri taşıması nedeniyle biricik bir harekettir. Öncelikle ilk kez yaşam tarzına müdahaleye dönük itirazlar kitlesel protestolara dönüşmüştür. Zira, 1979’dan sonraki protestolar genellikle ekonomik, politik, milliyetçi ve bölgesel sorunlar niteliği taşımaktaydı.

Bu gösterilere kadınların öncülük etmesi de kendine özgüdür. Başka bir ifadeyle İran tarihinde ilk kez kadınların öncülüğünde kitlesel bir gösteri gerçekleşiyor. Kadın, Yaşam, Özgürlük sloganının bu protesto gösterilerinin sloganına ve mottosuna dönüşmesiyle siyasal mücadelenin erkek egemen pratikler olmaktan çıkararak çok boyutlu kültürel, toplumsal ve ideolojik kırılmanın da açığa çıkışını sağladı. Kadınların öncülük ettiği gösteriler, devlet ve toplum arasındaki kültürel, toplumsal ve ideolojik bölünmenin derinliğini de gösterdi. Devlet, kadını sınırlandırmayı amaçlarken toplumun kadın özgürlüğünü önceleyen protestolar düzenlemesi bu bölünmenin tezahürüdür.

İran devlet yetkililerinin ‘dış güçler’ iddialarının tersine gösteriler kendiliğinden kitleselleşmiştir. Herhangi bir liderin ve ideolojik/politik grubun başlattığı hareket değildir. Reformcu ve muhafazakârlar olarak bildiğimiz devlet içi iktidar mücadelesinin dışında şekillenen ve onları topyekûn reddeden bir harekettir.

Devrimin dinsel yorumuna dayanarak oluşturulan günah ve suç fikri, ilk kez kitlesel anlamda protesto ediliyor. Geniş toplumsal kesimler tarafından duygudaşlık toplayan protestolar, devleti bölmüş ve sanat, sinema, spor hayatının ünlülerinin desteğini kazanmayı başarmıştır. Nitekim devlete yakınlığıyla bilenen birçok sanatçı, devletle bütün iş birliklerine son verdiklerini açıkladılar. İran’daki diğer gösterilerden farklı olarak politik/ideolojik ihtilafların üzerinde konuşlanarak rejim muhaliflerini birleştirmiştir. Herhangi bir ideolojik ve politik grubun tekelinde olmadığı için siyasal suiistimale de kapıyı kapatmıştır.

Rejim karşıtlığı süreci

Son gösterilerde görüldüğü gibi, 2009’dan sonraki protesto gösterileri kolayca rejim karşıtlığına dönüşüyor. Dinî lider Hamaney aleyhinde sloganlar atılıyor ve devrimin kutsalları sorgulanıyor. Bu durum aslında toplumun sorunlarının bu rejim içinde çözüleceğine dönük umudun kaybolduğu anlamına geliyor. Protestocular, bu rejim değişmediği sürece amaçlarına ulaşma şanslarının olmayacağı ve bu nedenle rejimin değişimini hedefliyorlar. 1997’den sonra Muhammed Hatemi ile başlayan reform hareketi bazı toplumsal kesimler için umudu temsil ediyordu. Ancak bugünlerde böyle bir umuttan da bahsetmek mümkün değil.

Son yıllardaki gösterilerde Hamaney’in hedef seçilmesi de anlamlıdır. Bu da protestocular açısından cumhurbaşkanlarının önemli olmadığını ve bütün politikaların sorumlusunun Hamaney olduğuna inandıklarını gösteriyor. Bu da aslında İran İslam Cumhuriyeti’nin üzerinde oturduğu Velayet-i Fakih sisteminin tartışmaya açılması demektir.

İran’da protesto göstericileri açısından bakıldığında İran’ın demokratikleşmesinin önünde en önemli engel Velayet-i Fakih kurumudur. Onlara göre İran’ın demokratikleşmesi ya Velayet-i Fakih kurumunun yok olması ya da farklı bir şekilde tanımlanması ile mümkün olacaktır. Velayet-i Fakih’in açık şekilde olayların sorumlusu olarak görünmesi, ülke içinde ve dışında eleştirilerin merkezinde yer alması, İran’daki dönüşüm isteğinin ne kadar köklü ve çok yönlü olduğunun da işaretidir.

Güven bunalımı

İran polisi çeşitli görüntüler yayınlayarak Mehsa Amini’nin ölümünün doğal yollarla olduğunu ispat etmeye çalışsa da toplumu inandıramadı. Bu durum aslında devlet-toplum arasında güven kaybının göstergesidir. Bugün İran toplumu genellikle yetkililer, radyo-televizyon ve yazılı basından gelen bilgilere inanmıyor. Bu güven bunalımı da devletin etkinliğini ve toplumsal istikrarı ciddi şekilde zorlaştırıyor.

Mehsa Amini’nin ölümünün ardından yaşananlar devletin kriz, algı ve süreçleri yönetmekteki zafiyetini de gösterdi. Yetkililerin hadiseye uygun olmayan eylem ve açıklamaları toplumu tatmin edici düzeyde olmamakla birlikte halkın öfkesinin ve memnuniyetsizliğinin artmasına da neden oldu. Polisin çelişkili açıklamaları, sorumluların istifa etmemesi, bazı radikal muhafazakârların halkı tehdit etmesi, tarafsız bir komisyonun oluşturulmaması, İrşad Devriyesi’nin yanlışlarının üzerinin örtülmesi gibi çeşitli hatalar kriz yönetimdeki zafiyetin göstergeleri olarak yorumlanabilir.

Bu güven krizi sadece basın ve medya ile da sınırlı değil. İran toplumunda tüm devlet kurumlarının hakkaniyet ölçüsünde davranmayacağına yönelik yerleşmiş bir kanı olması nedeniyle yargı dâhil tüm kurum ve kuruluşlara yönelik derin bir güvensizlik söz konusudur. Toplum, devlet kurumlarının Mehsa Amini ölümüyle ilgili gerçekleri açıklayacağına ve hakkaniyetli davranacağına inanmıyor. Onlara göre, yetkililerin son kertede yapacağı Ukrayna uçağının düşürülme olayında olduğu gibi yatıştırıcı söz ve eylemlerle süreci zamana yayarak var olan sorunun üzerini örtme olacaktır.

Fitne şablonun işlevsizleşmesi

İran devletinin bütün protesto gösterilerini fitne adlandırarak yabancı komplosu olarak göstermesi uzun tarihi geçmiş olan bir gelenek. Şah Pehlevi, 1979 devrimi sürecinde protestocuları Lübnanlı ve Filistinli olarak adlandırmıştı. Hâlâ da İranlı Şah yanlıları Humeyni’nin İran asıllı olmadığını söylerler. Bu politik kültür geleneği İran İslam Cumhuriyeti rejiminin aslî politik kimliğine dönüştü.

İran İslam cumhuriyeti bütün protestocuları, muhalif grup ve ideolojileri yabancı ajanı olarak gösterir. Nitekim Devrim Muhafızları son gösterilerle ilgili yayımladığı bildiride de protestoları, “Tahran’ın Şanghay Örgütü Üyeliği’nin kabulü ve İbrahim Reisi’nin New York ziyareti gibi çeşitli alanlardaki stratejik başarılarına karşı intikam” olarak adlandırdı.

Ancak bu kez, fitne ve yabancı komplosu şablonu istenilen sonucu vermiyor. Rejim yandaşlarının bile bu süreci yabancıların komplosu olarak adlandırmaya mesafeli oldukları gözüküyor. Bu durum da bu gösterileri, önceki gösterilerden ayırıyor.

Sürecin karmaşıklığı

Mehsa Amini ölümünün ardından yapılan protestolar devlette ve toplumda zorunlu tesettür, İrşad Devriyesi ve diğer denetleme kurumları tartışmaya açtı. Bu tartışmalar 1979’dan sonra hep var olsa da günümüzde farklı anlam ve boyut kazandı. İran basını incelendiğinde bu tartışmanın ne kadar ciddi, yoğun, hararetli ve çok yönlü olduğu gözüküyor. Reformcu ve ılımlı muhafazakâr akımlara mensup kişiler tesettürün zorunluluktan çıkartılması, İrşad Devriyesi’nin kaldırılması gibi radikal değişimlerden yana. Muhafazakârların küçük bir bölümü her tür politika değişimini reddederken geniş kesimi ise İrşad Devriyesi konusunun gözden geçirilmesini istiyorlar.

Hamaney ve İran yöneticilerinin zorunlu örtünmeden vazgeçmeleri mümkün görünmüyor. Ancak “ahlak polisi” gibi kurumların çalışma tarzlarını sınırlı bir çerçevede gözden geçirilmesine izin verebilirler. En azından belli bir süre İran sokakları İrşad Devriyelerinin dolaşımına tanık olmayabilir.

İrşad Devriyesi’nin yasadaki görevi, iyiliğe davet ve kötülükten uzak tutmak olarak tanımlanıyor. Onların görevi giyim-kuşamla ilgili yasayı ihlal eden varsa onları uyarmak ve doğruları anlatmaktır. Ancak pratikte bu grup daha ileri gidiyor, gözaltına alıyor, dövüyor ve birçok şiddet eylemleri yapıyor. Bu nedenle hem kurumun kendisi hem yetkileri ciddi şekilde tartışılıyor. Yeni dönemde İrşad Devriyesi kaldırılmasa bile yapısı, işlevi ve kuralları değişebilir.

İran toplumunun geniş katmanlarının bugün var olan rejimle çok farklı sorunlar yaşadığı gün gibi açık. Bu sorunlar kadın haklarından ekonomiye kadar uzanan geniş yelpazede kendini gösteriyor. Bu sorunlar zaman zaman günümüzde olduğu gibi protesto gösterileri şeklinde sokağa yansıyor. Bugünkü gösterilere bakıldığında protesto gösterileri genişlese de ancak şimdilik güç dengeleri açısından arzuladıkları noktaya gelmiş değiller.

Toplumun geniş kesimi duygusal ve zihinsel olarak protestoları desteklese de hâlâ gösterilere katılmış değiller. İran toplumunun bazı kesimleri, eski halk devrimlerinde istenilen sonuçların alınmaması nedeniyle devrimlere karşı kuşkulu. Radikal İran milliyetçileri rejim karşıtı olduklarını iddia etseler de muhtemel devrimin ülkenin toprak bütünlüğünü tehlikeye atma riskini öne sürerek protestolardan uzak duruyorlar. Bazı liberal demokrasi savunucuları, rejim karşıtı olsalar da, devrimin şiddet döngülerini körüklediğine ve bu nedenle de demokrasiyle sonuçlanmadığına inanarak devrim fikrine karşı çıkıyorlar. Başka bir ifadeyle söylersek; İran rejimine karşı muhalefet, sokaklara yansıyandan çok daha geniş. Protestoların uzun sürmesi halinde bu grupların da harekete geçme ihtimali var.

Protestocular ve devlet arasındaki güç dengeleri açısından bakıldığında, devlet hâlâ psikolojik üstünlüğün elinde olduğunu iddia ediyor. Bu psikolojik üstünlük nedeniyle şimdilik güvenlik ve askerî bürokraside zafiyet gözükmüyor. Protestocular bu çerçevede, ordunun protestolara katılmasına dönük çeşitli çağrılar yapıyorlar. Devlet daireleri, fabrikalar, iş yerleri ve ticari müesseselerde grevlere tanıklık etmiyoruz. İran’ın ekonomisinin can damarı olan pazar/çarşı hâlâ sessizliğini koruyor ve çalışıyor.

Gösteriler geniş çaplı grevlere dönüşmediği, devlet bürokrasisi ve güvenlik aygıtı bölünmediği taktirde ve ekonomik çark sağlıklı işlediği sürece gösterilerin köklü bir dönüşümün lokomotifi olma şansı az olabilir. İran’daki gelişmelere bakıldığında rahatlıkla şunu söyleyebiliriz; İran tarihinin siyasal, toplumsal ve ideolojik kırılma uğraklarından birinden geçiyoruz.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 23 Eylül 2022’de yayımlanmıştır.

Arif Keskin

Arif Keskin - Ortadoğu bölgesi özellikle de İran üzerine çalışmalar yürüten Arif Keskin, İran’daki Azerbaycan’ın Muğan ilçesinde doğdu. 1993 yılında Tebriz Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Sosyoloji Bölümünden mezun oldu. Yüksek lisans ve doktora çalışmalarını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Biliminde sürdürdü. Keskin 1999'dan itibaren ASAM (Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi), TÜRKSAM, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü ve ORSAM gibi çeşitli düşünce kuruluşlarında Ortadoğu uzmanı olarak görev yaptı.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend