Jeo-politika

30 Ağustos 2023

Yazdır

Suriye’de değişen ne? Astana dönemi bitti mi? Türkiye bunun neresinde?

Son 1 yıldır Suriye’de iç savaşın sona ermeye başladığını her duyduğumda kendi kendime aynı cümleyi tekrarlıyorum: İç savaşlar kolay bitmez. Bir devletin içinde hangi nedenle olursa olsun başlayan iç savaşlara dışarıdan müdahale olursa o çatışma uzadıkça uzuyor.

Çatışmanın ülke içi tarafları yorulsa ve yeniden uzlaşma yoluna gitmek istese bile uzlaşmak yıllar alıyor. Suriye bu genellemenin dışında değil.

“Büyük resmi” görmek

Bazı ifadeler fazla tekrarlanınca anlamını yitiriyor, hatta son derece olumsuz ve dalga geçilir bir hal alıyor. “Büyük resmi görmek” bunlardan birisi. Suriye’de “büyük resmi görelim”, “Ortadoğu’nun kaynayan kazanını inceleyelim” gibi sözleri duyunca gülesim geliyor. Fakat içi boşalan klişelerden sıkılsanız bile bir gerçeği inkar etmemelisiniz. Suriye’de 2019’dan beri iç dinamiklerin etkisi azaldı.

2019 ile 2023’ün farkı nedir diye sorarsanız yanıtım basit. 2019’da hükümet güçlerinin ve karşısındaki grupların bir toprak parçasını veya doğal kaynağı ele geçirmesinin maliyeti çok daha düşüktü. IŞİD’in ortadan kalkmasının son demleri ile Rusya ve İran’ın büyük desteğini alan Suriye Hükümeti’nin ilerlemesi kesişmişti. 2020 Şubat’ından bu yana muhalefetin, HTŞ’nin veya PKK/YPG kontrolündeki il, ilçe, kasaba veya köylerden hükümetin denetimine geçen yer sayısı yok denecek kadar az.

Zaman zaman operasyonlar, çatışmalar, sızmalar ve ayaklanmalar gerçekleşiyor olsa da Suriye haritası üzerinde grupların kontrol ettiği bölgeleri gösteren renklerde büyük değişiklik olmadı.

Hassas denge

Bu durumun nedenlerini pek çok alt gösterge içinde analiz edebilirsiniz. Fakat benim basit ama önemli bir açıklamam var.

Bir taşı yerinden oynattığınızda kurulan dengenin yıkılma ihtimali öylesine güçlü ki; kimse taşları kolay kolay oynatmak istemiyor. Suriye’deki denge 4 yıldır iç savaşta tarafların kendi sahip oldukları maddi ve manevi gücün dengesi değil, ABD’nin, Rusya’nın, İran’ın, Türkiye’nin, İsrail’in, Suudi Arabistan’ın ve diğer Arap devletlerinin dengesi. Yani, klasik bir uluslararası ilişkiler bakış açısıyla söylersek Suriye’de bundan sonra çatışmanın tırmanması da barışın yapılması da yukarıda saydığım devletlerin uluslararası politikadaki yeni denge/çatışma arayışlarının bir parçasına bağlı hale geldi.

Eğer bu varsayım doğruysa bundan sonra Suriye’de olan biteni, ABD ile Rusya arasında Ukrayna topraklarında cereyan eden savaştan, Çin’in Orta Doğu’ya ağırlığını koyma çabasından, Basra Körfezi’ndeki Suudi Arabistan-İran yakınlaşmasından, Avrupa’da aşırı sağın yükselişinden, İsrail’deki hükümet krizlerinden bağımsız olarak ele almak mümkün görünmüyor.

Elbette içinde yaşadığımız dünya Soğuk Savaş dünyası değil. O yüzden Batı ve Doğu diye ayrım yapabilmek gibi bir lüksümüz yok. Günümüz dünyası, Rusya ve Çin’in yanlarına küresel ekonomik ve siyasi düzenden memnun olmayanları alarak ABD önderliğindeki devletlere meydan okuduğu hayli karmaşık bir ilişkiler ağından ibaret. Benim işim bu ilişkiler ağını burada detaylı bir biçimde analiz etmek değil.

Suriye’yi yeni vekil savaşları bekliyor

Söylemeye çalıştığımı şöyle özetleyebilirim: “Suriye’de insanlar 12 yıldır süren iç savaştan yoruldu. Çatışmaya dışarıdan dahil olan devletler de Suriye’deki çatışmayı çözmeye çalışıyor. Bu iç savaş çok sürmez yakında biter…” beklentisi hiç de gerçekçi değil.

Uluslararası sistemde artan gerginlik Suriye’ye feci şekilde yansıyor. Bu yüzden Suriye’yi yeni vekil savaşları bekliyor.

Biraz ezber bozmanın zamanı geldi. Suriye’de mevcut durumu nasıl tanımlarız diye düşündüm ve şöyle tanımladım: 6 yıldır Türkiye-Rusya-İran farklı önceliklere sahip olsalar da Suriye’deki sorunu kendi aralarındaki bir anlaşmayla çözme iradesinde uzlaşmış görünüyorlar. Tarafların çözümden anladıkları şeyler farklı olabilir. Fakat “Çözüm neye benzerse benzesin çözüme kendi aramızda karar verelim” anlayışının en somut sonucu Astana Süreci.

Bu üç ülke 6 yıldır arada atıştı, bazen kapıştı, zaman zaman çatıştı, birçok kez uzlaştı. Bununla birlikte bir temel çizgileri değişmedi. Birbirinden farklı çıkarlara sahip bu üç devleti bir araya getiren temel bir ortak tehdit algısı bulunuyordu: ABD’nin Suriye’nin kuzeydoğusunda PKK/YPG kontrolünde bir bölge kurması. Bu bölge her üç devlet için de farklı nedenlerle tehditti. Rusya için Suriye’de kalıcı ABD varlığı; Türkiye için terör tehdidi; İran için Akdeniz’e ulaşan kesintisiz etki alanı ve fiziki koridorunun sekteye uğraması anlamına geliyordu.

Atışma, kapışma, çatışma ve uzlaşmanın ana zemini Astana Süreci olduğu sürece mekanizma işlemeye devam etti. Hatta Ankara, Şam ile diyaloğun en üst perdeden yeniden başlamasına hazır olduğunu ilan etti. Rusya bir yol haritasından bahsetti, bakanlar bir araya geldi. Bu arada Suriye, Arap Birliği’ne döndü. Arap dünyasının önemli isimleri birer birer Şam’ı ziyaret ederken, Beşar Esad da yeniden diplomasi turlarına başladı. Arap Birliği toplantısından kısa bir süre sonra Haziran ayında yine bir Astana Toplantısı yapıldı. Fakat bu sefer farklı bir şey oldu.

Sürece adını veren Kazakistan’dan gelen bir açıklama bu toplantının son Astana Toplantısı olabileceğini söyledi. Elbette, ardından “Aslında bir son değil”, “Aman canım adının ne önemi var”, “Yooo devam ediyor” gibi çelişkili tutumların diplomatik nezaket sınırları çerçevesinde ifade edildiği üst düzey açıklamalar geldi. Fakat bu açıklamalar aslında gelmekte olanın habercisiydi. Neymiş gelmekte olan? Acaba Astana çatlıyor olabilir mi?

Astana çatlıyor olabilir mi?

Astana neden çatlasın ki? Nedenleri sıralayayım.

Rusya, 2019’daki Rusya değil. Putin aynı gücünde değil. Wagner çerçevesinde yaşanan olayların Rusya’yı etkilemediğini kim söyleyebilir ki? Fakat süreci Wagner’e indirgemek gereksiz bir gizem bazlı kolaycılık olur. Ukrayna’daki çatışmaya saplanıp kalmış bir Rusya var. Suriye’deki operasyonel kabiliyeti birkaç yıl öncesine kıyasla çok ama çok azaldı.

İran’ın artık kendi bölgesi var. Astana Süreci başlamadan önce İran’ın etkisi Şii milislerin birbirinden kopuk coğrafi alanları ile Şam’daki hükümet binalarıyla sınırlıydı. Şimdilerde Suriye’nin doğusundan Şam’ın doğu banliyölerine, hatta Humus ve Halep’in batı kırsalına kadar pek çok yerde İran sahası oluştu desek ileri gitmiş olmayız. Bu bölgenin tabanı, Sünni Araplardan oluşsa da insan sayısının coğrafyaya göre azlığı ve İran’ın sahadaki ikna “becerisi” bir zamanlar İran etki sahası olan bu bölgeyi kontrol sahasına dönüştürdü.

Arap Birliği sürecini de yabana atmayalım. Suudi Arabistan başta olmak üzere Arap devletleri Suriye’nin Arap Birliği’ne dönüşünü Beşar Esad’ın “babasının yüzü suyu hürmetine” kabul etmedi. Bu devletler de Suriye’de söz sahibi olmak istiyor. Bu talebin üç ana direği var: Şam’da dikkate alınmak, Halep’in ekonomisinde söz sahibi olmak ve bir ucu Rakka’ya diğer ucu Yemen’e kadar uzanan Arap aşiretlerinin patronluğunu yeniden elde etmek.

Türkiye’den istenen ne?

Böyle bir ortam içinde Astana’yı asıl çatlatan ise Türkiye’ye yönelik talepler oldu.

Mutlaka görmüşsünüzdür; Moskova-Şam-Tahran ağız birliği edercesine “Türkiye Suriye’den çekilsin” diyorlar. Öyle ya; Rusya, Ukrayna’da darbe yapsın ama taviz vermesin, İran fırsattan istifade Tahran’dan Beyrut’a bir arabayla gidilecek yol güzergahı açsın, yüzyıllardır Anadolu ekonomisine eklemlenmiş olan Halep’e dışarıdan ortaklar eklemlensin, PYD Suriye’nin üçte birini kontrol etsin bunlara karşılık Türkiye Suriye’den çekilsin. Bu ortamda Astana’nın uzun ömürlü olması çok kolay görünmüyor. Nitekim çatlama sinyalleri gelmeye başladı.

Önemli sinyaller

E nerede bu sinyaller diyebilirsiniz? Bu kadar güçlükle kurulan bir masanın herhalde önce diplomasi alanında sorun yaşamasını beklemiyorsunuz değil mi? Sanırım diplomasinin en zor yanlarından birisi devletler var gücüyle diğer alanlarda mücadele ederken masada müzakere edebilme çabasını sürdürmektir. Ben sinyalleri başka yerlerde görüyorum. İzlediğim göstergeleri paylaşayım.

İlk gösterge, Suriye’nin doğusundaki karmaşa.

Bir süredir ABD, Suriye’nin doğusunda İran’ın desteklediği milis gruplara darbe vurmak için yığınak yapmaya başladı. Bölgeye irili ufaklı ateş destek unsurları ve olası bir çatışmada kullanılabilecek malzeme yığınağında önemli bir artış var. Yine aynı bölgede PYD’nin gücünün azaldığı, Sünni Arapların yeni bir yapılanmaya gittiğini görüyoruz. Sanki ABD ve Arap devletleri bölgede İran’a karşı yerel nüfustan yeni bir denge kurmaya gidiyor. PYD, bu bölgeye ABD’nin isteğiyle gelse de Suriye’nin doğusundaki hem petrol yataklarından hem de kaçak ticaret hatlarından önemli gelir sağlıyordu. Ayrıca örgüte katılmak istemeyenler nedeniyle yaşadığı insan gücü açığını bölgedeki Sünni Arap nüfustan karşılıyordu. Nitekim Suriye Demokratik Güçleri diye adı değiştirilen ancak özü YPG olan yapının yarısından çoğu Araplardan oluşuyor.

Bir süredir PYD Haseke’nin güneyinden Deir ez Zor ve Rakka’nın güneyine kadar olan bölgedeki Sünni Arap aşiretleriyle ciddi sorunlar yaşıyordu. Artık bu sorunlar iyice su yüzüne çıktı. Fakat sanki bu sorunların Arap-Kürt karışık bir silahlı yapıda çözülmesinden Sünni Arapların kendi başına yeni bir silahlı ve siyasi yapıya dönüşmesi süreci başlamış olabilir. Bu dönüşümle acaba bir taşla kaç kuş vurulur? Suudi Arabistan’a etki sahası açılır, İran’a karşı çatışacak bir yeni oluşum kurulur, Türkiye’ye bir zeytin dalı uzatılır.

Ha unutmadan söyleyeyim; birkaç kez sosyal medyada ABD ile Özgür Suriye Ordusu (ÖSO), Suriye’nin güneyinde İran’a karşı ortak tatbikat yaptı haberlerini okudum. Bu konuda bir kafa karışıklığı var. O Özgür Suriye Ordusu (ÖSO), Suriye’nin kuzeyinde terörden arındırılmış bölgelerdeki ÖSO değil. Baştan beri ABD’nin eğittiği ve donattığı ismi aynı cismi farklı bir yapı. Fakat, olur da Deir ez Zor ve Rakka’da gerçekten PYD’nin dışında Sünni Arapların kendilerini temsil ettiği PYD ve İran’a karşı bir oluşum kurulursa, geçmişte bu bölgelerden gelerek Afrin’den Ras Al Ayn’a kadar dağılmış olan bazı Suriye Milli Ordusu mensuplarının evlerine dönmesi ve İran’a karşı ABD desteğiyle çatışması ihtimalini dışlamamalıyız.

Suriye’de halkı zorlayan ekonomik şartlar

İkinci gösterge, Ağustos ayı ortalarında farklı illerde başlayan gösteriler.

Ülkedeki iç savaşın ağır ekonomik sonuçları insanları çok ağır etkiliyor. Bu etkinin sonucunda Suriye’nin güneyinde Suveyda ve Dera’da bir süre önce yine gösteriler başladı. Kısa süre içinde birçok şehre yayıldı. Şimdilik bu gösteriler ve güvenlik güçleri şiddetten uzak duruyor. Fakat her şey bir kıvılcıma bakar.

Bu gösterilerin Suriye’nin Arap Birliği’ne dönmesinden sonra beklenen ekonomik iyileşmenin gerçekleşmediği ve hatta Şam ile Riyad arasındaki iyimserlik bulutlarının dağıldığı günlerde başlaması ilginç. Sanki birileri Şam’ı Arap başkentlerine daha fazla direnmemeye zorluyor.

ABD’den zeytin dalı gelir mi?

Üçüncü gösterge yine ABD’den bir zeytin dalı.

Birkaç gün önce ABD Temsilciler Meclisi üyelerinden oluşan üst düzey bir ABD heyeti Azez’e geldi. Suriye’nin kuzeyinde SMO’nun kontrol ettiği bölgeleri ziyaret etti. Tek bir ziyaret her şeyi değiştirmez. Ancak yine de izlenmeye değer.

Tüm bunlara baktığımızda ne görüyoruz?

Suriye’de son altı yılı domine eden Astana Süreci ciddi bir testten geçiyor ve hatta tahtı sallanıyor gibi görünüyor. Belki de Kazak yetkililerin çıkışı boşuna değildi. Ukrayna, Wagner, Arap Birliği, İran, Çin derken karşımıza çıkan tablo, Astana’nın yerini yavaş yavaş daha çok aktörlü yeni bir döneme bırakmaya yönelmesi olabilir.

Elbette çok kesin konuşmuyorum. Çünkü, yukarıda saydığım şeyler sadece birer gösterge. Yakından izlenmesi ve sonuçlarının incelenmesi gerekiyor. Bu süreçlerin hiçbirinden bir şey çıkmayabilir. ABD ve Arap devletlerinin son girişimleri sonuç üretmez; Şam, “Türkiye çekilmeden görüşme olmaz” yaklaşımından vazgeçer; Rusya gerçekten politik bir çözüm modeli üretmeye yanaşır ise Astana Süreci yeniden ve daha güçlü bir şekilde gündeme gelebilir. O zaman bir bakmışız Moskova’da, bir bakmışız bir Arap başkentinde, Türkiye ve Suriye Cumhurbaşkanları bir araya gelmiş.

Fakat ne olursa olsun, Suriye iç dinamikleri çoktan belirleyici olmaktan çıktı. O yüzden adına “büyük resim” demeden uluslararası dinamikleri ciddiye almak gerekiyor. Çünkü üçüncü tarafların müdahil olduğu iç savaşlar, uluslararası dinamikler bitti demeden bitmiyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 30 Ağustos 2023’te yayımlanmıştır.

Serhat Erkmen

Prof. Dr. Serhat Erkmen, Altınbaş Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi. Doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde tamamladı. Çeşitli düşünce kuruluşlarında çalıştı. Terörizm ve Orta Doğu konularında yayımlanmış çok sayıda makalesi bulunuyor.

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
Send this to a friend