Jeo-politika

6 Aralık 2023

Yazdır

Türkiye ve İran, Filistin sorununa hangi pencerelerden bakıyor?

İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin 28 Kasım’da planlanan Türkiye ziyareti teknik nedenlerden ötürü ertelenmeseydi ikili ekonomik ilişkiler, ticaret, enerji, ulaşım ve çevre gibi çok sayıda başlık, ama en başta da esir takası olmak üzere işgal altındaki Filistin’deki gelişmeler müzakere konuları arasında yer alacaktı.

Türkiye ve İran, pek çok bölgesel konuda olduğu gibi Filistin meselesine de farklı pencerelerden bakıyorlar. Öte yandan bu farklılık, taktik işbirliği yapmalarına da engel olmuyor.

İran, Filistin meselesinde samimiyetsiz mi?

İran’ın özelde Filistin ve genelde bölge meselelerindeki tutumu değerlendirilirken çoğu anlaşılabilir nedenlere dayanan birçok şüphe ve “samimiyetsizlik” iddiası dile getirilir. Örneğin Rusya’nın nüfuz alanında gördüğü Kafkaslar gibi bölgelerde bazen Müslüman ülkelerin işgalcileriyle siyasi, hatta askeri işbirliği yaparken bazı diğer bölgelerde İslami hassasiyet göstermesinin ne kadar ahlaki olduğu sorgulanır. Oysa yazılarımda vurgulamaya çalıştığım üzere İran’ın köklerini Safevilere kadar götürebileceğimiz dış politikası özellikle son yüzyılda istikrarlı bir çizgi izledi. Pehlevi monarşisinin ya da İslam Cumhuriyeti’nin kullandığı söylemlerin ve araçların ötesine geçildiğinde bölgesel nüfuz çabalarının belirgin bir örgü oluşturduğunu fark etmek mümkün.

Geçmiş geçti mi?

Türkiye ve İran’ın geçmişini doğru anlamak, bize yalnızca tarihi malumat sağlamakla kalmaz, var oluşlarını geleneksel imparatorlukların çöküşüne borçlu olan siyasi yapılarla imparatorluk varisi ülkelerin çeşitli krizler karşısındaki tavırlarının, örneğin sömürgeciliğe ya da yabancı müdahalesine karşı duydukları hislerin çoğu zaman neden farklı olduğu konusunda da anlayış sağlar.

Batı Asya’daki iki Türk hakanının 16. yüzyılın hemen başlarındaki karşılaşması sonraki beş yüz yıla damga vuracak bir jeopolitik hat oluşturmuştu. Abbasiler, Moğollar ve Timur’un zaferlerinin aksine İslami dönemde ilk kez olmak üzere, Anadolu’da yerleşik otorite İran platosundaki siyasi yapılanma üzerinde mutlak bir askerî üstünlük tesis etmişti.

1555 Amasya Anlaşması ile ete kemiğe bürünen Osmanlı-Safevi dengesi, 1639 yılında Kasr-ı Şirin ile teyit edildi, sonraki dönemlerde istisnalar dışında Basra Körfezi’nden Ağrı Dağı’na kadar olan bölgenin sınırları geçerliliğini korudu.

18. ve 20. yüzyıllar arasında Batı cephesi tarafından ciddi bir baskıya maruz kalan iki imparatorluk benzer krizlerle boğuştu. Özellikle toprak kayıplarının tetiklediği askerî reform çabaları ya da meşrutiyet ilanı gibi siyasi rejim değişikliği girişimleri “makus talihi” değiştirmeye yetmedi.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yeni bir başlangıç yapma çabasındaki iki ülke, modern ulus devlet inşasında da benzer bir tecrübe yaşadı.

Bununla birlikte gerek 20. yüzyılın başında İran’da bulunan geniş petrol kaynakları gerekse de Kaçarların son yüzyılında önemli bir siyasi güç haline gelmeye başlayan Şii ulemanın sınıfsal faaliyetleri modern Türkiye ve İran’ın arasındaki en önemli farkı teşkil etti ve İran’ın son yüzyıllık siyasi hayatına damga vuran en belirgin iki etken oldu.

Günümüze yansıyan

Günümüzde, Osmanlı-Kaçar ilişkilerinin en önemli çekişme alanını oluşturan Irak, ABD işgalinin merkezi hükümeti yok etmesiyle birlikte İran etkisine karşı yalnızca güney bölgesiyle değil tamamen savunmasız kaldı.

Bu durumu komplo teorilerinin dışında açıklayabilmek için mezkûr, asgari iki yüzyıllık çabaların sürekliliği gözden kaçırılmamalı. Arap Baharı ise yine İranlıların 16. yüzyılda Osmanlı yönetimince idam edilen ve kitapları halen medreselerde okutulan İmamiye Fakihi “Şehid-i Sani’den beri ilgi gösterdiği Levant bölgesini İslami dönemde ilk kez İran merkezli bir devletin nüfuz alanı haline getirdi.

Kudüs, İran için ne anlam ifade ediyor?

Yukarıda özetlemeye çalıştığım petrol ve Şii ulema ikilisinin politik bir mahsulü olan İslam Cumhuriyeti, “gerilla tarzı dış politika” olarak nitelendirilebilecek İslamcı bir yönetim olarak ilk günden itibaren Filistin meselesini en önemli bölgesel gündem maddelerinden birisi olarak belirledi.

Burada pek vurgulanmayan husus, aslında tıpkı Arapça olduğu düşünülen ancak Osmanlı icadı olan Kanun, Hukuk, Meclis, Matbuat, Meşrutiyet gibi kavramların Türkçeden Farsçaya geçmesinde görüldüğü gibi, ideolojik düzlemde 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Türkiye’nin İran üzerinde bıraktığı etkidir.

Alman-Türk ittifakına bağlı İranlı siyasi-askerî gruplar her ne kadar I. Dünya Savaşı esnasında İran’ın yalnızca Batı ve Kuzey kısımlarında geçici hâkimiyetler kurabilmişlerse de ideolojik İslam Birliği düşüncesi çok daha etkili oldu. Gerek Irak gerekse de İran’da başta Şii ulema ve bazı aydınlar olmak üzere ciddi bir kesimi yönlendirdi.

Dolayısıyla Şii/İran tarihinde hiçbir özel yeri ya da anlamı olmayan ve bugün bile ülke içinde bazı dindar gruplar tarafından sorgulanan Filistin/Kudüs hassasiyeti de yukarıda örnek verilen siyasi kavramlar gibi aslında arizi bir durum. Bu durum, İslam dünyasının ana gövdesini oluşturan kimliğin başat bir siyasi aktöre sahip olmamasından neşet ediyor.

Sonuç olarak; 1979 devrimiyle beraber tarihi derinliğe sahip istikrarlı bölgesel nüfuz çabaları yeni ve dinamik bir ideolojinin imkanlarını keşfetmiş, ilk aşamada devrimcilerin toyluklarından kaynaklanan aşırılıklar nedeniyle bedeller ödendiyse de 40 yılın ardından gelinen noktada, iç politikadaki tüm zaaflarına rağmen, Tahran, geniş Arap Yarımadası üzerindeki nüfuzunu benzersiz bir ölçüde güçlendirebilmiştir.

7 Ekim ve İran

Hamas’ın liderliğinde farklı grupların işbirliği ile gerçekleştirilen Aksa Tufanı İran için önemli bir sınama oldu.

Tahran’ın Hamas’ın silahlı kanadının az sayıdaki destekçisinden olduğu sır değil. Bununla birlikte özellikle ABD’nin ilk günden itibaren İran’ı bu meseleden ayrı tutma çabası Tahran tarafından da onaylandı ve başta ülke lideri Hameney olmak üzere çeşitli yetkililer olayların tamamen Filistin, en fazla “bölgesel direniş” içi bir mesele olduğunun altını çizdiler.

İran açısından bakıldığında bu durum gayet anlaşılabilir. Başta nükleer ve füze teknolojileri olmak üzere ülkenin iddialı stratejik girişimleri uzun yıllardır ABD’nin ket vurma çabalarına rağmen düzenli olarak ilerliyor. Trump’ın 2018’de Nükleer Anlaşmadan çıkarak felç edici ekonomik yaptırımlar uygulaması ya da 2020 başında Kasım Süleymani’ye suikast emri vermesi İran’a darbe vursa da uzun soluklu stratejik yürüyüşünü durduramadı.

Biden yönetimini ehven-i şer olarak gören Tahran, Mahsa Emini protestoları ve Ukrayna savaşı yüzünden yeni bir nükleer anlaşma imzalayamadı ama iyi niyet göstergesi olarak bazı tutuklular karşılık olarak serbest bırakıldı ve İran’ın yurtdışında dondurulan varlıklarının bir kısmı serbest bırakıldı.

İran her ne kadar kendisini olayların merkezinden çekmeye çalışsa da başta Hizbullah ve Ensarullah olmak üzere “Bizim vekil gücümüz yok” diyen Dışişleri Bakanı Abdullahiyan’ın deyimiyle “bölgesel ortakları’nın İsrail ile olan gerilimi dikkatli ve kontrollü bir şekilde yükselttikleri görülüyor.

İsrail’in ABD için öneminin farkında olan İran, krizi iyi yönetmesi durumunda, son on yıldır tahkim ettiği bölgesel nüfuzunun ABD tarafından resmiyet kazanması, yine on beş yıldır ağır bedeller ödediği nükleer faaliyetlerinin resmî olarak kabul edilmesi, ABD’nin yaptırımlarından bir kez ve kesin olarak çıkarılması, Hameney sonrası iç politik dizaynın kabul görmesi gibi doğrudan Filistin ile ilgili olmayan ve ABD açısından daha kabul edilebilir olan stratejik taleplerini masaya koyacaktır.

ABD’nin Irak ve Suriye’deki askerî varlığı her gün saldırıya uğrarken İran’a ait bazı varlıkları serbest bırakması maddi boyutuyla değil siyasi anlamıyla değerlendirilmeli.

Dolayısıyla İran, mesajının daha da netleşmesi adına özellikle İsrail’in ateşkesi tek yanlı sonlandırması durumunda bölgesel müttefikleri aracılığıyla kontrollü tırmandırmayı sürdürebilir.

Bununla birlikte gerek ABD gerekse de İsrail içindeki rasyonel kesimlerin Hamas’ın güç projeksiyonunu doğru analiz etmeleri böylesi bir gösteriyi gereksiz kılabilir. İsrail’in dış desteğe ne kadar muhtaç olduğunu gösteren son saldırılar daha şimdiden Biden ya da herhangi bir ABD yönetiminin İran ile varacağı olası büyük uzlaşmaya İsrail’den gelebilecek tepkileri minimuma indiren bir rol oynadı.

Türkiye’nin farkı

Krizin başından beri son derece rasyonel ve sorumlu bir çizgi izleyen Ankara, İsrail’in sivillere yönelik katliamının dozunu artırmasıyla birlikte eleştirilerini sertleştirdi. Tel Aviv’deki Büyükelçisini çekti bu ülkeyle olan enerji projelerini dondurduğunu açıkladı.

Mısır üzerinden bölgeye ciddi insani yardım gönderen Türkiye yine başta İslam İşbirliği Teşkilatı olmak üzere üye olduğu tüm uluslararası platformları aktif şekilde kullanmaya çalıştı, özellikle çatışmanın sona ermesinden sonra garantörlük mekanizması dâhil siyasi açıdan üstüne düşen görevleri yerine getirmeye hazır olduğunun altını çizdi.

Bununla birlikte ateşkese kadar olan bir buçuk aylık süre içinde İsrail’in silahların susması yönünde tüm dünyadan gelen çağrılara kulaklarını tıkaması diplomasinin alanını oldukça kısıtladı.

Anlatılanlar ışığında İran Cumhurbaşkanının Türkiye ziyareti ertelenmeseydi bile görüşmelerden çok belirgin bir sonuç beklemek gerçekçi olmazdı.

Filistin’e destek mesajları, İsrail’in kınanması, insani yardım ve ateşkesin uzatılması gibi ortak mesajların yanı sıra İbrahim Reisi’nin İran medyasının ve yetkililerinin sürekli dillendirdiği Türkiye’nin İsrail ile doğrudan ve dolaylı ticaretinin ve enerji sevkiyatının durdurulması gibi talepleri hem müzakerelerde hem de basın toplantılarında doğrudan isim vermeyerek de olsa dile getirmesi muhtemeldi.

Bunun dışında Türkiye’nin resmî olarak savunduğu iki devletli çözüm ile, İsrail’i gayrı meşru bir siyasi yapılanma olarak gören İran’ın siyasi pozisyonlarındaki farklılık Filistin ile ilgili taktik işbirliklerinin sürdürülmesine engel oluşturmayacaktır.

Bu taktik işbirliği, muhtemelen İran’da Mart ayındaki Meclis seçimlerinden sonraya bırakılan Reisi’nin Türkiye ziyareti sırasında masaya yatırılacaktır.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 6 Aralık 2023’te yayımlanmıştır.

Hakkı Uygur

Dr. Hakkı Uygur - İran Araştırmaları Merkezinde (İRAM) Başkan Vekili. Lisans öğrenimini Kazvin’deki İmam Humeyni Üniversitesi’nde, yüksek lisans öğrenimini Tahran Üniversitesi İslam Kültür ve Medeniyeti Tarihi bölümünde, doktorasını yine Tahran Üniversitesi’nde tamamladı. 2005-2010 yıllarında İstanbul’da bulunan Bilim Sanat Vakfı’nda (BİSAV) İran ve Farsça seminerleri verdi. 2010-2014 yılları arasında merkezi Tahran’da bulunan İslam İşbirliği Teşkilatı’na Üye Ülkeler Parlamentolar Birliği’nde İdare ve Protokol Amirliği görevini yürüttü. 2015-2016 yılları arasında TRT World kanalında çalıştı. SETA, TASAM ve Al Jazeera Araştırma Merkezi gibi düşünce kuruluşlarına İran hakkında raporlar hazırlayan Uygur, 2003-2010 yıllarında yayımlanan Anlayış dergisi ile Dünya Bülteni haber sitesi için makaleler kaleme aldı. İleri düzeyde Farsça ve İngilizce biliyor.

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
Send this to a friend