Orta Doğu, art arda patlak veren çatışmalar, yayılan cepheler ve uzun süredir devam eden diplomatik çabaların yetersiz kalmasıyla biçimlenen ciddi bir tehlike ortamında 2026 yılına girdi.
Gazze ve Lübnan’dan İran ve Körfez’e kadar, İsrail’in askeri müdahalelerinin yoğunlaştığı ve ABD ile İran arasında eşi görülmemiş bir çatışmanın yaşandığı bir yıl, bölgesel düzenin kırılganlığını ve gücün, istikrarı sağlama aracı olarak sınırlarını ortaya koyuyor. Ancak bu istikrarsızlığın ortasında, süregelen çatışmaları sona erdirebilecek dar ama uygulanabilir bir yol var. Bu yol, Filistin sorununun çözülmesine, büyük güçler arasındaki rekabetin yumuşatılmasına ve hakimiyet yerine diyalog yoluyla bölgesel güvenliğin yeniden tesis edilmesine dayanıyor.
Princeton Üniversitesi’nde misafir araştırma uzmanı ve İran Ulusal Güvenlik ve Dış İlişkiler Komitesi’nin eski başkanı Seyed Hossein Mousavian, Middle East Eye için kaleme aldığı makalesinde 2026 yılında, Orta Doğu’da yıllardır süregelen çatışma döngüsünün nasıl çözülebileceğine dair yol haritasını ortaya koyuyor.
Yazıdan öne çıkan bazı bölümleri aktarıyoruz:
“Geçtiğimiz yıl, Orta Doğu’nun modern tarihinde en önemli yıllardan biri oldu.
Gazze’den İran’a kadar birbiriyle bağlantılı bir dizi askeri çatışma, bölgesel düzeni yeniden şekillendirdi, derin stratejik endişeleri ortaya çıkardı ve değişken jeopolitik ortamda Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in gücünün sınırlarını ortaya koydu.
Bölge genelinde İsrail’in askerî operasyonları önemli ölçüde genişledi. Gazze’de, Ekim 2023’ten bu yana devam eden yıkım, benzeri görülmemiş insani acılara ve siyasi parçalanmaya yol açtı.
İsrail’in hava saldırıları, Suriye’deki İran ve Hizbullah mevzilerini de hedef alırken, benzer operasyonlar Lübnan’da da yaygınlaşarak daha geniş çaplı bir bölgesel savaş tehdidi yarattı. Yemen’de, Husi güçlerini zayıflatmayı amaçlayan İsrail saldırıları, zaten aşırı gergin olan çatışma haritasına bir cephe daha ekledi.
En şaşırtıcı olanı, İsrail’in geçtiğimiz Eylül ayında, Orta Doğu’daki en büyük Amerikan askerî üssüne ev sahipliği yapan ABD müttefiki Katar’a düzenlediği saldırıydı.
İsrailli yetkililer tarafından Doha’da müzakere eden Hamas liderlerine yönelik bir saldırı olarak gerekçelendirilen saldırı hedefini ıskaladı ve Katar, uluslararası kamuoyunun yaygın tepkisiyle bu hamleyi egemenliğinin ihlali olarak kınadı.
Bu eylemler, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun “Büyük İsrail” konseptini yeniden kamuoyuna duyurmasıyla eş zamanlı olarak gerçekleşti. Aşırı milliyetçi İsrailliler tarafından desteklenen bu genişlemeci vizyon, işgal altındaki Batı Şeria, Gazze, Lübnan ve Ürdün’ün yanı sıra Suriye, Mısır, Irak ve Suudi Arabistan’ın bazı bölgelerini de kapsadığı düşünülüyor.
İran’a yönelik ‘tarihi’ saldırılar
2025 yılının ortalarında, ABD ve İsrail, İran’ın askerî ve nükleer altyapısına koordineli saldırılar düzenledi. Washington bu operasyonu “kasıtlı olarak sınırlı” ve önleyici bir eylem olarak nitelendirirken, İran’ın İsrail şehirlerine füzeler yağdırarak verdiği yanıt birçok gözlemciyi şaşırttı.
ABD Başkanı Donald Trump daha sonra ortaya çıkarak İran’ın saldırılarını övercesine, bunların önemli etkilerini dile getirdi: “İsrail, özellikle son birkaç gün içinde çok ağır darbe aldı. O balistik füzeler, birçok binayı yerle bir etti,” dedi.
BM destekli bir plan kapsamında Gazze’nin Filistin idari kontrolünden çıkarılması ve ABD başkanının liderliğindeki uluslararası bir otoritenin yönetimine verilmesi, bölgesel durumu daha da karmaşık hale getirdi. Bu planı destekleyenler, bunun silahlı çatışmaların yeniden başlamasını önlemek için gerekli olduğunu savunurken, karşı çıkanlar bunu işgal altındaki halklar üzerinde dış mütevelliyetin meşrulaştırılmasına yol açan tehlikeli bir emsal olarak değerlendirdi.
Ancak Trump yönetiminin 2025’teki İran saldırılarının “tarihi bir başarı” olduğunu ısrarla savunmasına rağmen, ABD için uzun vadeli sonuçlar çok daha ağır.
Washington, artık Cengiz Han ve Saddam Hüseyin gibi işgalcilerle birlikte İran topraklarına doğrudan askerî saldırı başlatan güçler kategorisine girdi. Bu, İran’ın medeniyet hafızasından silinmeyecek bir iz. Bu durum, İran milliyetçiliğini ve ülkenin bölgesel duruşunu nesiller boyu şekillendirecektir.
ABD politikaları böyle devam ederse, Orta Doğu daha fazla savaş, istikrarsızlık ve ekonomik kargaşaya tanık olacaktır. ABD, her yönetimin uzaklaşmaya çalıştığı bir bölgede daha da fazla karışıklığa müdahil olma riskiyle karşı karşıya.
Washington’un 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde belirlenen kritik önceliklere, Batı Yarımküre’ye, Çin’e, teknolojik rekabete ve küresel ekonomik dayanıklılığa odaklanma kabiliyeti ciddi şekilde zayıflayacaktır. İran’a yönelik saldırı, bu nedenle hem bölge hem de ABD için stratejik bir gerileme anlamına geliyor.
İstikrara giden yol
Tel Aviv, “Büyük İsrail” vizyonunu sürdürdüğü, ABD ve İsrail’in İran ile askerî çatışması devam ettiği sürece, kalıcı barış için çok az umut olacaktır. İran ile komşuları arasındaki bölgesel güvensizlik hala yüksek ve Batı Asya’nın jeopolitik yapısı hâlâ kırılgan.
Barış ve istikrar birkaç adıma bağlıdır: ilk olarak, ABD retorik destekten uzaklaşıp Filistin devleti ile ilgili BM kararlarının aktif olarak uygulanmasına geçmelidir. 80 yıldır süren İsrail-Filistin çatışması çözülmeden hiçbir bölgesel çerçeve ayakta kalamaz.
İkincisi, Haziran 2025’te İran, tekrar saldırıya uğrarsa “İsrail’i yeryüzünden silmekle” tehdit etti. Ekim 2025’te İsrailli yetkililer, İran ve Lübnan’ı yeryüzünden silmekle tehdit etti.
Etkileri göz önüne alındığında, ABD ve Çin, daha fazla askerî çatışmanın önlenmesi için İsrail ve İran arasında arabuluculuk yapmak için benzersiz bir konumdadır ve bunu yapmalıdırlar.
Üçüncüsü, Körfez’e komşu sekiz ülke, bölgesel güvenlik ve iş birliği sistemi yönünde adımlar atmalı, dış güçlere olan bağımlılığı azaltmalı ve öngörülebilir, kurumsallaşmış bir diyalog oluşturmalıdır.
Dördüncü olarak, Avrasya Ekonomik İş birliği Örgütü, ekonomik cephenin ötesine geçerek Türkiye, İran, Pakistan, Orta Asya ve Kafkasya devletlerini entegre eden kolektif siyasi ve güvenlik mekanizmalarına doğru ilerlemelidir.
Son olarak, Washington ve Tahran donmuş diplomasiden yenilenen müzakerelere geçmelidir. Bu, sürdürülebilir bir nükleer anlaşmaya varmalarını sağlarken, karşılıklı çıkarları ve iş birliği alanlarını ele almalarına ve on yıllardır süren düşmanlığı körükleyen anlaşmazlıkları çözmelerine olanak tanıyabilir.
Geçtiğimiz yıl, tek taraflılık, militarize bölgesel stratejiler ve maksimalist ideolojik projelerin tehlikelerini ortaya koydu. Orta Doğu, ancak BM kararlarının uygulanması, bölgesel güvenlik mekanizmalarının kurulması ve kapsamlı bir ABD-İran diyaloğunun sürdürülmesi ile çatışma döngüsünden kurtulabilir.
Bu adımlar atılmazsa, 2026 yılı hem bölge hem de ABD için büyük maliyetlerle daha derin bir istikrarsızlık getirebilir.”
Bu yazı ilk kez 1 Ocak 2026’da yayımlanmıştır.




