ABD-İran savaşı: Körfez ülkeleri ne düşünüyor?

Körfez ülkelerinin İran politikasının temelinde hangi endişeler var? Körfez ülkeleri neden İran saldırılarına yanıt vermiyor? Körfez ülkelerinin bu savaştan çıkardığı üç ders ne? Dr. Gökhan Ereli yazdı.

ABD/İsrail ile İran arasında devam eden savaş Körfez ülkeleri için her şeyden önce kaçınılmaz bir sondu. Zira,  Körfez ülkeleri, ABD/İsrail ve genel anlamda Batı-İran çekişmesinin hem siyasi hem de coğrafi olarak tam ortasında yer alıyorlar.

Bu çekişmenin tam ortasında olma durumu, 2015’ten beri var. O yıl İran ile P5+1 ülkeleri (ABD, İngiltere, Fransa, Çin, Rusya + Almanya) arasında imzalanan Kapsamlı Ortay Eylem Planı, İran’ın nükleer programını kısıtlaması karşılığında yaptırımların kaldırılmasını hedefliyordu. Trump ilk başkanlığı döneminde 2018’de bu anlaşmadan çekildi. Sonraki Başkan Biden’ın döneminde anlaşmayı canlandırma çabaları kalıcı bir çözüme ulaşmadı.

Körfez ülkelerinin İran politikasının temelleri

Ancak Körfez ülkelerinin İran politikasının temelleri daha eskiye, İran İslam Devrimi’ne dayanıyor.

Bu politikanın arka planında hem bir sosyolojik gerçeklik hem bir devlet stratejisi yatıyor. Körfez’deki genel algı, İran’ın Körfez monarşilerini eşit ve egemen devletler olarak görmediği, bölgede kendi hegemonyasını pekiştirmek amacıyla mezhepçi ve istikrar bozucu politikaları teşvik ettiği yönündedir.

Dubai’den Kuveyt Şehri’ne, Riyad’dan Abu Dabi’ye kadar, hangi Körfezli yetkiliyle yahut karar alıcı çevresinden kişilerle konuşursanız konuşun, İsrail’in Gazze’ye yönelik soykırım başlattığı Ekim 2023 sonrasının siyasi atmosferinde bile, İsrail değil İran, bölgede birincil tehlikeli aktör olarak tanımlanır.

Bu tehdit algısı dönem dönem yerini pragmatik işbirliklerine ve İran’ı Körfez devletler sistemine ekonomik bir ortak olarak entegre etme arayışlarına bırakmış olsa da, İran meselesi hiçbir zaman gündemden düşmez.

Ekim 2023 sonrasında bölgede desteklediği tüm aktörlerin, Hizbullah, Haşdi Şabi, Husiler ve belirli Filistin fraksiyonları dahil, ağır biçimde zayıflamasıyla birlikte İran daha saldırgan bir çizgiye kaydı. Bu tarihsel tehdit gerçekliğinin en somut örneklerini de Körfez ülkelerine Şubat-Mart 2026 tarihlerinde yaşattı. Körfez’deki tüm Körfez İşbirliği Konseyi üyesi ülkeler,  askerî ve  ekonomi-politik açıdan kritik hedefler dahil olmak üzere İran saldırılarının doğrudan muhatabı oldu.

Körfez’in yaklaşımı tarafgirliğe evrildi

28 Şubat 2026’da başlayan ABD/İsrail-İran savaşı, Körfez bölgesi açısından uzun soluklu bir stratejik dönüşümü bir aya sığdırmaya zorladı.

İran’ın saldırı kapsamını genişleterek Körfez’deki ekonomi-politik hedeflere ve hayati noktalara da yönelmesiyle birlikte, Körfez’in özenle koruduğu arabuluculuk ve kolaylaştırıcılık işlevi fiilen işlevsiz kaldı. Bu işlevin yerini, hayatta kalma güdüsüyle şekillenen bir zorunlu saf tutma refleksi aldı.

Bununla birlikte, Körfezli yöneticilerin ve karar alıcılarının bir kısmı zaman zaman pragmatik bir ihtiyat sesiyle konuşuyor. İran’ın tarihsel olarak bu coğrafyanın bir parçası olduğunu ve buradan hiçbir yere gitmeyeceğini hatırlatıyor ve İran’ın devletler sisteminin tamamıyla dışına atılmasını uzun vadede bölgesel düzen için potansiyel bir istikrarsızlık kaynağı olarak değerlendiriyor. Bu tip açıklamalara göre, zayıflamış ama sisteme dahil bir İran, sistemi tamamen işlevsiz kılan bir İran’dan daha yönetilebilir bir seçenek.

Körfez ne yaşıyor, nasıl bir son istiyor?

Körfez ülkeleri muhtemelen modern tarihlerinin en çalkantılı dönemlerinden birini geçiriyorlar. 1980-1988 İran-Irak Savaşı ile 1990-1991 Irak’ın Kuveyt’i işgali krizinin ardından gördükleri en yoğun siyasi ve askerî gerginlikle yüz yüzeler. Bu gerginliğin ağırlığı ise hem coğrafi hem siyasi boyutları olan yapısal bir ikilemin ürünü.

Coğrafi boyutuyla Körfez’in batısında yer alan İsrail ile doğusunda yer alan İran arasında fiilî bir savaş yaşanıyor ve bu çatışmanın ateş hattının merkezi Körfez. Siyasi boyutuyla ise Körfez’in en kritik güvenlik ortağı ABD, bölgenin Mart 2023’ten bu yana normalleşme çabası içinde olduğu İran ile savaş halinde. Dolayısıyla bu, son yıllarda büyük emek ve sermaye harcanan İran ile normalleşmeyi amaçlayan diplomatik mimarinin de çöküşü anlamına geliyor.

Öte yandan Körfez, İran’ın 2000’li yıllardan itibaren Suriye, Irak, Lübnan, Yemen ve Bahreyn’de mezhepçi ve istikrar bozucu bir aktör olarak güçlenmesinden bu yana, sessiz bir arzu olarak daima zayıf bir İran’ı tercih etti.

Bu tercih farklı pratik biçimler aldı, zaman zaman siyasi, zaman zaman ekonomik baskı mekanizmaları aracılığıyla İran’ı dizginleme çabalarına dolaylı destek verildi. Haziran 2025’teki 12 günlük savaşta Körfez, en azından Katar’daki ABD üssü El-Udeid’e yapılan saldırıya kadar, İran topraklarının bombalanmasının meşru olmadığı görüşündeydi. Katar başkenti Doha’nın da hedef alınmasıyla ibreler kaymaya başlamıştı. Şubat-Mart 2026’da ise Körfez’in tamamının hedef alınmasıyla bu ibreler tamamen ABD yönüne döndü.

Bugün itibarıyla Körfez, gerginliğin azaltılmasını ve savaşın sona ermesini talep etmekle birlikte, ABD ve İsrail’in İran’ı bir daha ciddi tehdit oluşturamayacak ölçüde hırpalamasına açıkça razı. Hatta buna destek verme eğilimi her geçen gün güçleniyor. Bununla birlikte, “sistemin tamamen dışına itilmemiş ama bir daha tehdit oluşturamayacak” bir İran senaryosu, gerçekçilikten uzak görünüyor.

Çünkü savaşın erken bitmesi, İran’ın zafer ilan etmesine ve bunun da Şii jeopolitiğini mobilize ederek İran’ı çok daha irrasyonel ve revizyonist bir aktöre dönüştürmesine zemin hazırlayabilir. Sonuç olarak, Körfez’in ne istediği açık ama bu amaçlara tam olarak ulaşılamayacağı da bir o kadar açık. Körfez çok yakın gelecekte, zayıflamış ve yıpranmış ama yaşayan bir İran ile başa çıkmak durumunda kalacak.

İran’a neden sert yanıt verilmiyor?

Körfez ülkelerinin halihazırda İran saldırılarının doğrudan hedefindeyken İran’a askerî karşılık vermekten kaçınmaları birden fazla hesabın ürünü olan bilinçli bir tercih.

Her şeyden önce, İran karşılık veren devleti Arap sokaklarından soyutlamak için elindeki argümanı derhal kullanacak ve onu İsrail ile aynı safta gösterecektir. Körfez devletlerinin ABD-İsrail ekseninde, bir Müslüman ülkeye karşı askerî operasyona ortak olduğu algısı yaratılacak, bu da İran’a bölgesel anlatı savaşında ciddi bir kazanım sağlayacaktır.

Teknik boyutuyla değerlendirildiğinde, Körfez şu aşamada balistik füze, seyir füzesi ve insansız hava araçlarından oluşan yoğun İran saldırılarıyla boğuşuyor. Körfez’den gerçekleştirilecek somut ve etkili bir karşı saldırının savaş sonrası düzende “saldırgan taraf” olarak hatırlanma riski taşıdığı ve bu durumun uzun vadeli ciddi maliyetler doğuracağı değerlendirmesi de belirleyici bir etken.

Yine, İran resmi düzeyde Körfez’e saldırdığını kabul etmiyor. Hem yeni İran lideri Mücteba Hamaney hem de diğer İranlı yetkililer, ABD unsurlarını hedef aldıklarını, Körfez komşularıyla ilişkilerini ise değerli bulduklarını sürekli olarak vurguluyor. Bu söylem, Körfez’den gelecek olası bir karşılık durumunda İran’ın yarın kendisini asıl saldırıya uğrayan taraf olarak konumlandırmasına da zemin oluşturabilecektir.

Tüm bu hesaplar bir araya geldiğinde, Körfez’i İran’a doğrudan askerî bir hamle yapmaktan alıkoyan faktörlerin stratejik bir ihtiyattan kaynaklandığı görülüyor.

Körfez’in çıkardığı dersler

Birinci ders, İran tehdidinin asla unutulmaması. Körfez’in tarihsel tehdit algısı içinde İran meselesi, hiçbir zaman ikinci plana atılmayan bir öncelik. Ayrıca, mevcut savaş, strateji belirleme kademelerinde ve Körfez sosyolojisinin derinliklerinde bu farkındalığı yeniden ve çok daha güçlü biçimde güncelledi. Savaş sonrası dönemde, İran ile nasıl baş edileceği sorusu bir numaralı stratejik ders olarak öne çıkıyor.

İkinci ders de şu: ABD’nin öncelikleri her zaman Körfez’in öncelikleri değil. Bu savaş, ABD ve İsrail’in kendi stratejik hedeflerini Körfez’in varoluşsal güvenliğinin önünde tutabileceğini somut biçimde ortaya koydu. Körfez bu tespiti ekonomik çıktılarını ABD’ye akıtma konusunda bir uyarı olarak not etmiş olabilir. Yine de bölgede neredeyse tek sesle dile getirilen ortak kanı şu ki, tüm bu olanlara rağmen ABD ile ilişkiler güçlenecek ve güçlenmeli.

Üçüncü ders jeoekonominin, jeopolitiksiz yürümeyeceği. Suudi Arabistan’ın akıllı şehir ve mega- projeleri olan NEOM ve LINE,  yahut bölgesel anlamda bir ticaret koridoru olarak tasarlanan Hindistan-Ortadoğu Koridoru (IMEC) gibi vizyon projeleri ve kalkınma hamleleri, jeopolitiğin gölgesinde anlamsızlaşıyor. Körfez, bundan böyle her zamankinden daha fazla bölgesel ortaklarına, Körfez İşbirliği Konseyi’nin  kurumsal kapasitesine, Arap Birliği’nin etkinliğine ve İslam İşbirliği Teşkilatı’nın belirleyiciliğine yatırım yapmak zorunda olduğunu anlamış durumda. Zira balistik füzelerin, seyir füzelerinin ve sihaların yıktığı şey binalar ve askeri/ekonomi politik hedefler olsa da, Körfez’in asıl endişesi “yıkılan imaj” meselesidir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 30 Mart 2026’da yayımlanmıştır.

Gökhan Ereli
Gökhan Ereli
Dr. Gökhan Ereli - Uluslararası İlişkiler akademisyeni ve Orta Doğu araştırmacısı olan Dr. Gökhan Ereli, farklı üniversitelerde yarı zamanlı öğretim üyesi olarak dersler vermektedir. Yüksek lisans (2018) ve doktora (2024) derecelerini Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden almıştır. Profesyonel kariyerinde, Türkiye’de Orta Doğu alanında çalışan bir kuruluş bünyesinde sekiz yıl (2018-2026) görev yapmış ve koordinatörlük unvanıyla ayrılmıştır. Dr. Ereli'nin temel çalışma alanları arasında Orta Doğu’nun ekonomi politiği, kimlik siyaseti, post-pozitivist Uluslararası İlişkiler kuramları, çağdaş Fransız felsefesi ile din ve milliyetçilik arasındaki etkileşim yer almaktadır. Bu konulardaki çalışmaları; Routledge, Vandenhoeck & Ruprecht ve De Gruyter gibi uluslararası yayınevleri tarafından yayımlanmıştır. Saha çalışmaları kapsamında Ereli, 2021–2022 döneminde Ürdün (Amman, Salt ve Medeba), Katar (Doha) ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin yedi emirliğinde (Abu Dabi, Dubai, Sharjah, Umm al-Quwain, Ras al-Khaimah ve Ajman) araştırmalar yürütmüştür.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

ABD-İran savaşı: Körfez ülkeleri ne düşünüyor?

Körfez ülkelerinin İran politikasının temelinde hangi endişeler var? Körfez ülkeleri neden İran saldırılarına yanıt vermiyor? Körfez ülkelerinin bu savaştan çıkardığı üç ders ne? Dr. Gökhan Ereli yazdı.

ABD/İsrail ile İran arasında devam eden savaş Körfez ülkeleri için her şeyden önce kaçınılmaz bir sondu. Zira,  Körfez ülkeleri, ABD/İsrail ve genel anlamda Batı-İran çekişmesinin hem siyasi hem de coğrafi olarak tam ortasında yer alıyorlar.

Bu çekişmenin tam ortasında olma durumu, 2015’ten beri var. O yıl İran ile P5+1 ülkeleri (ABD, İngiltere, Fransa, Çin, Rusya + Almanya) arasında imzalanan Kapsamlı Ortay Eylem Planı, İran’ın nükleer programını kısıtlaması karşılığında yaptırımların kaldırılmasını hedefliyordu. Trump ilk başkanlığı döneminde 2018’de bu anlaşmadan çekildi. Sonraki Başkan Biden’ın döneminde anlaşmayı canlandırma çabaları kalıcı bir çözüme ulaşmadı.

Körfez ülkelerinin İran politikasının temelleri

Ancak Körfez ülkelerinin İran politikasının temelleri daha eskiye, İran İslam Devrimi’ne dayanıyor.

Bu politikanın arka planında hem bir sosyolojik gerçeklik hem bir devlet stratejisi yatıyor. Körfez’deki genel algı, İran’ın Körfez monarşilerini eşit ve egemen devletler olarak görmediği, bölgede kendi hegemonyasını pekiştirmek amacıyla mezhepçi ve istikrar bozucu politikaları teşvik ettiği yönündedir.

Dubai’den Kuveyt Şehri’ne, Riyad’dan Abu Dabi’ye kadar, hangi Körfezli yetkiliyle yahut karar alıcı çevresinden kişilerle konuşursanız konuşun, İsrail’in Gazze’ye yönelik soykırım başlattığı Ekim 2023 sonrasının siyasi atmosferinde bile, İsrail değil İran, bölgede birincil tehlikeli aktör olarak tanımlanır.

Bu tehdit algısı dönem dönem yerini pragmatik işbirliklerine ve İran’ı Körfez devletler sistemine ekonomik bir ortak olarak entegre etme arayışlarına bırakmış olsa da, İran meselesi hiçbir zaman gündemden düşmez.

Ekim 2023 sonrasında bölgede desteklediği tüm aktörlerin, Hizbullah, Haşdi Şabi, Husiler ve belirli Filistin fraksiyonları dahil, ağır biçimde zayıflamasıyla birlikte İran daha saldırgan bir çizgiye kaydı. Bu tarihsel tehdit gerçekliğinin en somut örneklerini de Körfez ülkelerine Şubat-Mart 2026 tarihlerinde yaşattı. Körfez’deki tüm Körfez İşbirliği Konseyi üyesi ülkeler,  askerî ve  ekonomi-politik açıdan kritik hedefler dahil olmak üzere İran saldırılarının doğrudan muhatabı oldu.

Körfez’in yaklaşımı tarafgirliğe evrildi

28 Şubat 2026’da başlayan ABD/İsrail-İran savaşı, Körfez bölgesi açısından uzun soluklu bir stratejik dönüşümü bir aya sığdırmaya zorladı.

İran’ın saldırı kapsamını genişleterek Körfez’deki ekonomi-politik hedeflere ve hayati noktalara da yönelmesiyle birlikte, Körfez’in özenle koruduğu arabuluculuk ve kolaylaştırıcılık işlevi fiilen işlevsiz kaldı. Bu işlevin yerini, hayatta kalma güdüsüyle şekillenen bir zorunlu saf tutma refleksi aldı.

Bununla birlikte, Körfezli yöneticilerin ve karar alıcılarının bir kısmı zaman zaman pragmatik bir ihtiyat sesiyle konuşuyor. İran’ın tarihsel olarak bu coğrafyanın bir parçası olduğunu ve buradan hiçbir yere gitmeyeceğini hatırlatıyor ve İran’ın devletler sisteminin tamamıyla dışına atılmasını uzun vadede bölgesel düzen için potansiyel bir istikrarsızlık kaynağı olarak değerlendiriyor. Bu tip açıklamalara göre, zayıflamış ama sisteme dahil bir İran, sistemi tamamen işlevsiz kılan bir İran’dan daha yönetilebilir bir seçenek.

Körfez ne yaşıyor, nasıl bir son istiyor?

Körfez ülkeleri muhtemelen modern tarihlerinin en çalkantılı dönemlerinden birini geçiriyorlar. 1980-1988 İran-Irak Savaşı ile 1990-1991 Irak’ın Kuveyt’i işgali krizinin ardından gördükleri en yoğun siyasi ve askerî gerginlikle yüz yüzeler. Bu gerginliğin ağırlığı ise hem coğrafi hem siyasi boyutları olan yapısal bir ikilemin ürünü.

Coğrafi boyutuyla Körfez’in batısında yer alan İsrail ile doğusunda yer alan İran arasında fiilî bir savaş yaşanıyor ve bu çatışmanın ateş hattının merkezi Körfez. Siyasi boyutuyla ise Körfez’in en kritik güvenlik ortağı ABD, bölgenin Mart 2023’ten bu yana normalleşme çabası içinde olduğu İran ile savaş halinde. Dolayısıyla bu, son yıllarda büyük emek ve sermaye harcanan İran ile normalleşmeyi amaçlayan diplomatik mimarinin de çöküşü anlamına geliyor.

Öte yandan Körfez, İran’ın 2000’li yıllardan itibaren Suriye, Irak, Lübnan, Yemen ve Bahreyn’de mezhepçi ve istikrar bozucu bir aktör olarak güçlenmesinden bu yana, sessiz bir arzu olarak daima zayıf bir İran’ı tercih etti.

Bu tercih farklı pratik biçimler aldı, zaman zaman siyasi, zaman zaman ekonomik baskı mekanizmaları aracılığıyla İran’ı dizginleme çabalarına dolaylı destek verildi. Haziran 2025’teki 12 günlük savaşta Körfez, en azından Katar’daki ABD üssü El-Udeid’e yapılan saldırıya kadar, İran topraklarının bombalanmasının meşru olmadığı görüşündeydi. Katar başkenti Doha’nın da hedef alınmasıyla ibreler kaymaya başlamıştı. Şubat-Mart 2026’da ise Körfez’in tamamının hedef alınmasıyla bu ibreler tamamen ABD yönüne döndü.

Bugün itibarıyla Körfez, gerginliğin azaltılmasını ve savaşın sona ermesini talep etmekle birlikte, ABD ve İsrail’in İran’ı bir daha ciddi tehdit oluşturamayacak ölçüde hırpalamasına açıkça razı. Hatta buna destek verme eğilimi her geçen gün güçleniyor. Bununla birlikte, “sistemin tamamen dışına itilmemiş ama bir daha tehdit oluşturamayacak” bir İran senaryosu, gerçekçilikten uzak görünüyor.

Çünkü savaşın erken bitmesi, İran’ın zafer ilan etmesine ve bunun da Şii jeopolitiğini mobilize ederek İran’ı çok daha irrasyonel ve revizyonist bir aktöre dönüştürmesine zemin hazırlayabilir. Sonuç olarak, Körfez’in ne istediği açık ama bu amaçlara tam olarak ulaşılamayacağı da bir o kadar açık. Körfez çok yakın gelecekte, zayıflamış ve yıpranmış ama yaşayan bir İran ile başa çıkmak durumunda kalacak.

İran’a neden sert yanıt verilmiyor?

Körfez ülkelerinin halihazırda İran saldırılarının doğrudan hedefindeyken İran’a askerî karşılık vermekten kaçınmaları birden fazla hesabın ürünü olan bilinçli bir tercih.

Her şeyden önce, İran karşılık veren devleti Arap sokaklarından soyutlamak için elindeki argümanı derhal kullanacak ve onu İsrail ile aynı safta gösterecektir. Körfez devletlerinin ABD-İsrail ekseninde, bir Müslüman ülkeye karşı askerî operasyona ortak olduğu algısı yaratılacak, bu da İran’a bölgesel anlatı savaşında ciddi bir kazanım sağlayacaktır.

Teknik boyutuyla değerlendirildiğinde, Körfez şu aşamada balistik füze, seyir füzesi ve insansız hava araçlarından oluşan yoğun İran saldırılarıyla boğuşuyor. Körfez’den gerçekleştirilecek somut ve etkili bir karşı saldırının savaş sonrası düzende “saldırgan taraf” olarak hatırlanma riski taşıdığı ve bu durumun uzun vadeli ciddi maliyetler doğuracağı değerlendirmesi de belirleyici bir etken.

Yine, İran resmi düzeyde Körfez’e saldırdığını kabul etmiyor. Hem yeni İran lideri Mücteba Hamaney hem de diğer İranlı yetkililer, ABD unsurlarını hedef aldıklarını, Körfez komşularıyla ilişkilerini ise değerli bulduklarını sürekli olarak vurguluyor. Bu söylem, Körfez’den gelecek olası bir karşılık durumunda İran’ın yarın kendisini asıl saldırıya uğrayan taraf olarak konumlandırmasına da zemin oluşturabilecektir.

Tüm bu hesaplar bir araya geldiğinde, Körfez’i İran’a doğrudan askerî bir hamle yapmaktan alıkoyan faktörlerin stratejik bir ihtiyattan kaynaklandığı görülüyor.

Körfez’in çıkardığı dersler

Birinci ders, İran tehdidinin asla unutulmaması. Körfez’in tarihsel tehdit algısı içinde İran meselesi, hiçbir zaman ikinci plana atılmayan bir öncelik. Ayrıca, mevcut savaş, strateji belirleme kademelerinde ve Körfez sosyolojisinin derinliklerinde bu farkındalığı yeniden ve çok daha güçlü biçimde güncelledi. Savaş sonrası dönemde, İran ile nasıl baş edileceği sorusu bir numaralı stratejik ders olarak öne çıkıyor.

İkinci ders de şu: ABD’nin öncelikleri her zaman Körfez’in öncelikleri değil. Bu savaş, ABD ve İsrail’in kendi stratejik hedeflerini Körfez’in varoluşsal güvenliğinin önünde tutabileceğini somut biçimde ortaya koydu. Körfez bu tespiti ekonomik çıktılarını ABD’ye akıtma konusunda bir uyarı olarak not etmiş olabilir. Yine de bölgede neredeyse tek sesle dile getirilen ortak kanı şu ki, tüm bu olanlara rağmen ABD ile ilişkiler güçlenecek ve güçlenmeli.

Üçüncü ders jeoekonominin, jeopolitiksiz yürümeyeceği. Suudi Arabistan’ın akıllı şehir ve mega- projeleri olan NEOM ve LINE,  yahut bölgesel anlamda bir ticaret koridoru olarak tasarlanan Hindistan-Ortadoğu Koridoru (IMEC) gibi vizyon projeleri ve kalkınma hamleleri, jeopolitiğin gölgesinde anlamsızlaşıyor. Körfez, bundan böyle her zamankinden daha fazla bölgesel ortaklarına, Körfez İşbirliği Konseyi’nin  kurumsal kapasitesine, Arap Birliği’nin etkinliğine ve İslam İşbirliği Teşkilatı’nın belirleyiciliğine yatırım yapmak zorunda olduğunu anlamış durumda. Zira balistik füzelerin, seyir füzelerinin ve sihaların yıktığı şey binalar ve askeri/ekonomi politik hedefler olsa da, Körfez’in asıl endişesi “yıkılan imaj” meselesidir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 30 Mart 2026’da yayımlanmıştır.

Gökhan Ereli
Gökhan Ereli
Dr. Gökhan Ereli - Uluslararası İlişkiler akademisyeni ve Orta Doğu araştırmacısı olan Dr. Gökhan Ereli, farklı üniversitelerde yarı zamanlı öğretim üyesi olarak dersler vermektedir. Yüksek lisans (2018) ve doktora (2024) derecelerini Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden almıştır. Profesyonel kariyerinde, Türkiye’de Orta Doğu alanında çalışan bir kuruluş bünyesinde sekiz yıl (2018-2026) görev yapmış ve koordinatörlük unvanıyla ayrılmıştır. Dr. Ereli'nin temel çalışma alanları arasında Orta Doğu’nun ekonomi politiği, kimlik siyaseti, post-pozitivist Uluslararası İlişkiler kuramları, çağdaş Fransız felsefesi ile din ve milliyetçilik arasındaki etkileşim yer almaktadır. Bu konulardaki çalışmaları; Routledge, Vandenhoeck & Ruprecht ve De Gruyter gibi uluslararası yayınevleri tarafından yayımlanmıştır. Saha çalışmaları kapsamında Ereli, 2021–2022 döneminde Ürdün (Amman, Salt ve Medeba), Katar (Doha) ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin yedi emirliğinde (Abu Dabi, Dubai, Sharjah, Umm al-Quwain, Ras al-Khaimah ve Ajman) araştırmalar yürütmüştür.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x