Afganistan’ı anlama rehberi

Afganistan nasıl bir ülke, hangi etnik gruplardan oluşuyor; gelenekleri, örf adetleri ne? Süper güçleri geri çekilmeye zorlayan ne? Afganistan’la ilgili şehir efsaneleri gerçek mi? Afganlar son 20 yılın kazanımlarından vazgeçecek mi? Esedullah Oğuz yazdı.

Türkiye’nin Kâbil havaalanının güvenliğine ve işletmesine talip olmasıyla Afganistan Türkiye’nin gündemine oturdu.

Peki, Afganistan nasıl bir ülke, hangi etnik gruplardan oluşuyor, gelenekleri, örf adetleri ne? Ülkeyi yenilmez kılan, İngiltere, Sovyetler Birliği ve ABD gibi süper güçleri geri çekilmeye zorlayan ne?

Birbirinden farklı kuzey ve güney

Asya’nın kalbinde yer alan Afganistan, birbirinden tamamen farklı iki coğrafi bölge arasında yer alıyor.

Ülkenin kuzeyi gerek nüfus ve gerekse coğrafi açıdan Orta Asya’nın bir uzantısı. Güneyi ise hem kültürel ve etnik hem de coğrafi açıdan Güney Asyalı özellikler gösteriyor.

Bu kuzey-güney farklılığı etnik yapı söz konusu olduğunda da mevcut: Afganistan’ın kuzey bölgelerinde Türkmenler, Özbekler ve Tacikler var, ülkenin kuzeyden komşuları ise Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan.

Ülkenin güney komşusu da Pakistan, Afganistan’ın güney bölgelerinde de komşularla aynı dili konuşan, aynı mezhepten (Sünni) Peştunlar yaşıyor. Pakistan tarafındaki Peştunlara Patan deniyor.

Yapay sınırlar

İlginçtir, Afganistan’ın tüm sınırları yapay. Etnik gruplar 19. yüzyılın sonlarında Çarlık Rusyası ile Büyük Britanya arasında gelişigüzel çizilen sınırlarla tam ortadan bölünmüş. Kuzey Afganistan, Orta Asya’nın doğal bir uzantısı sayıldığından genelde Büyük Türkistan coğrafyasının bir parçası olarak zaman zaman Güney Türkistan olarak da anılıyor. Ne de olsa bu bölgede nüfusun çoğunluğunu Özbek, Türkmen ve Kırgız gibi Türk asıllı gruplar oluşturuyor.

Ülkenin tam ortasında yer alan Hazaracat bölgesinde yaşayan Şii azınlığı Hazaralar da kendilerini kuzeyin bir parçası sayıyorlar. Genelde kuzeydeki Türk asıllılar ve Taciklerle işbirliği yapıyorlar.

Ülke sadece fiziken değil ruhen de güney ve kuzey olmak üzere ikiye ayrılmış durumda. Hatırlayın, 1990’lı yıllarda ülkenin en büyük etnik grubu Peştunlara dayanan Taliban’a karşı tüm kuzeylililer Kuzey İttifakı olarak tek çatı altında birleşmişti.

Son sayıma göre, Afganistan nüfusu %42 Peştun, %27 Tacik, %9 Hazara, %9 Özbek, %4 Türkmen ve diğer azınlıklardan oluşuyor. Bir başka deyişle Peştunlar en büyük etnik grup olmasına karşın ülke nüfusunun çoğunluğu (%58) Kuzeyli gruplardan oluşuyor.

Peştun yönetimi

Ama nedense Afganistan, 1747’de bu isim altında kurulduğundan beri iki küçük istisna dışında Peştunlar tarafından yönetiliyor.

Bunlardan biri, 1929 yılında bir halk ayaklanmasıyla iktidarı ele geçiren ve sadece dokuz yıl görevde kalan Tacik çete reisi Habibullah. Diğeri ise 1992-94 yılları arasında aslında 1980’lerde Sovyet işgaline karşı mücadele için bir araya gelen mücahit grupların hükümetinde cumhurbaşkanlığı görevinde bulunan Tacik asıllı Burhaneddin Rabbani.

Bu iki dönem dışında, son 250 yılda ülkenin tüm emirleri, kralları ve cumhurbaşkanları (11 Eylül 2001 sonrası dönem dahil) hep Peştun asıllıydı. Elbette yönetimdeki ikinci ve üçüncü adamlar farklı etnik gruplar arasından seçildi ama son sözü söyleyen, birinci sıradaki adam hep Peştun’du.

Afganistan hakkında şehir efsaneleri

Sıradan bir üçüncü dünya ülkesi olan Afganistan hakkında birçok şehir efsanesi dolaşıyor: İmparatorluklar mezarlığı, kimsenin işgal edemediği ülke, terör ve uyuşturucu yuvası, no man’s land vesaire. Dışarıdan kulağa son derece hoş ve ikna edici gelen bu tanımlamaların hiçbiri aslında gerçeği tam olarak yansıtmıyor.

Çok kadim dönemleri dikkate almasak bile Afganistan, Gaznelilerden (Selçuklulular, Moğollar, Timurlular, Babürlüler ve) Avşarlara kadar son bin yıllık dönemde Türklerin yönetiminde olan bir bölgeydi. Yani, kimsenin işgal edemediği ülke söylemi gerçeği yansıtmıyor.

Zaten ülkenin çok uluslu etnik yapısı, bu işgallerin ve yabancı yönetimlerin bir sonucu. Türkmenler, Gazneliler ve Selçukluların kalıntısı. Özbekler de Timur ile Babür’ün neslini oluşturuyor.

Aynı şekilde ülkenin ortasında yerleşik olan çekik gözlü, yassı burunlu Hazaralar da Cengiz Han’ın izlerini taşıyor. Cengiz Han, Afgan coğrafyasını işgal ettiğinde burada bin kişilik kaleler kurmuştu. Bu kalelere yerleşen Moğol halkına Farsçada binlik anlamına gelen Hazara denmeye başlandı. Hazar, Farsçada bin demek ve Hazarfen de bin bir ilim bilen kimse anlamına geliyor.

Afganistan gerçekten “imparatorluklar mezarlığı” mı?

Nadir Afşar’ın 1747 yılında vefatıyla Avşarlar imparatorluğu parçalanırken onun kurmaylarından Peştun asıllı Ahmed Şah Dürrani Kandahar’da ilk defa Afganistan adında bir yönetim kurdu. Böylece Peştunlar, Afganistan coğrafyasında ilk defa yönetimi ele aldılar.

Afganlar 19. yüzyılın başında ve sonunda İngilizler karşısında iki defa zafer kazandıysa da başkent Kabil ve genel olarak Afganistan, 1919 yılına kadar İngiltere himayesindeki kukla krallar tarafından yönetildi. 20. yüzyıldaysa İngiltere işgal ettiği birçok bölgeden kendi isteğiyle geri çekildi. Yani Afganistan, Pakistan veya Hindistan’da Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı gibi bir ölüm kalım mücadelesi söz konusu değildi.

20. yüzyılın sonundaki Sovyet işgaline gelince; Sovyetleri geri çekilmeye zorlayan, sadece Afganların çelikten iradesi değildi. CIA’nın mükemmel organizsyon yeteneği, mücahitlere verilen silah ve mühimmat, özellikle de 1987’den itibaren savaşın gidişatını değiştiren Stinger füzeleriydi. Ölüme meydan okuyan iki karışım, yani kör inanca dayalı bir cesaret, çelikten irade ve son model Amerikan silahları bir araya gelince, işgalin sonunu getirdi. Bunlardan biri olmadan diğeri ile aynı sonucu elde etmek mümkün değildi.

ABD/NATO müdahalesi de, Sovyet işgalinden pek farklı değildi. Onların da karşısında gerilla taktikleri ile savaşan ve dışarıdan desteklenen bir grup vardı. Burada da ölüme meydan okuyan fanatik bir dini inanış ile Batı’nın ölümcül silahları bir araya gelince matematiksel bir formül gibi aynı sonucu vermişti. Dış destek olmadan Taliban da başarıya ulaşamazdı. Dolayısıyla, Afganistan’ın imparatorluklar mezarlığı olduğu söylemi de kulağa ne kadar hoş gelse de pek gerçekçi değil.

20. yüzyılın başında Bolşeviklere karşı savaşan Orta Asya ve Kafkasya’daki Müslümanlar da Afganlardan daha az cesaretli değildi. Onlar da dışarıdan yardım alabilseydi, Kafkasya ve Orta Asya belki de yüzyılın başında bağımsızlığa kavuşacaktı.

Afganistan’ın en huzurlu dönemi

Savaşlar ve işgallerle dolu 250 yıllık geçmişi olan Afganistan devleti en huzurlu dönemini 1930-1978 yılları arasında yaşadı.

Bu dönemde ülke nüfusunun %5’ini oluşturan kentliler modern ve Batılı bir hayat yaşarken, kırsal bölge insanları tüm İslam ülkelerindeki kırsal bölgelerde rastlanan geleneksel bir yaşam tarzına sahipti. Kentliler ve köylüler birbirlerini ayrı dünyaların insanları olarak görüyor ve birbirlerinin yaşam tarzlarına saygı ve anlayış gösteriyorlardı.

1970’lerin Kabil’inde geniş paçalı pantolonlar ve Elvis Presley tarzı saç modeli çok modaydı. Elvis’in Afgan versiyonu Ahmed Zahir zaten giyim kuşamı ve şarkılarıyla onu taklit ediyordu. Başkentin en ünlü tiyatrosu Kabul Nindari haftasonu olan Cuma günleri tıklık tıklım doluydu. Eski kuşak yerli şairler Kâbil’in parklarında çevrelerini saran meraklılara Mevlana’nın, Hafız’ın veya Sa’di’nin şiirlerini okurken, Mike Hammer’in maceralarını anlatan polisiye romanlar gençler tarafından kapışılıyordu. Afgan gençlerinin en büyük kahramanları Amitha Bachan, Hima Malani, Darmandar gibi Hint sinemasının gözde oyuncuları veya Bruce Lee gibi dövüş ustalarıydı. İran’ın Ajda Pekkan’ı sayılan Guguş’un Men Amadaem (Ben geldim) adlı şarkısı da herkesin dilindeydi.

Kırsal bölgelerde de mollalar namaz vakitlerinde camiye gidip cemaate namaz kıldırıyor, arta kalan zamanlarında ise kendi tarlalarında veya ev işlerinde çalışıyordu. Hiçbirinin aklında, iktidarı ele geçirmek ve devleti yönetmek gibi bir düşünce yoktu.

Aşiret reislerinin en büyük derdi, ulusal çaptaki Buzkaşı yarışları için en iyi atları hazırlayıp kendi atlarının yarışı kazanmasıydı. Kabil’de kral veya cumhurbaşkanı tarafından onurlandırılan, ülkenin dört bir yanından ünlü Çapandozlar olarak anılan atlı yarışçıların katıldığı büyük Buzkaşi yarışını kazanmak, bir derbi maçında en büyük kupayı kazanmak kadar önemli bir olaydı. Poloya benzeyen Buzkaşi oyununda atlı yarışçılar, başı kesilmiş bir buzağıyı bir noktadan alıp belirlenen hedefe götürüp bırakıyordu. Bu sırada rakipler, ölü hayvanı birbirinin elinden kapmak için kıyasıya bir mücadeleye girişiyordu.

Şiir, edebiyat, sanat, tiyatro ve geleneksel sporlardan oluşan bu mutlu ve uyumlu toplumsal hayatın bozulabileceği, kimsenin aklının ucundan bile geçmiyordu. 1978 Nisanı’ndaki darbe ile iktidara gelen komünistlerin ülkenin yapısını değiştirme girişimleriyle pandoranın kutusu açıldı. Ve Afganistan o günden beri işgal, iç savaş, barut kokusu ve gözyaşından oluşan bir istikratsızlık denizinde yüzüyor.

Sovyet işgalinin bilançosu ve Pakistan’ın amacı

Sovyetlerin Afganistan’a girmesiyle ABD de kolları sıvadı. Böylece, ülke 10 yıl boyunca iki süper gücün bilek güreşine sahne oldu. Süper güçler çekildiğinde geride yakılıp yıkılmış bir ülkenin yanında 2 milyon ölü, 5 milyon yaralı ve sakat, bunlara ek olarak da boğazına kadar silahlanmış fraksiyonlardan oluşan milis orduları kaldı.

Bu kez ülke, komşu ve bölge ülkelerinin vekalet savaşına sahne oldu. Her ülke bir grubu destekleyip onun tek başına iktidara gelmesini, böylece Afganistan üzerindeki emellerini gerçekleştirmeyi hedefliyordu. 1996’da Taliban’ın iktidara gelmesiyle vekalet savaşını kazanan, Afgan örgütlere en çok yatırım yapan Pakistan oldu.

Ancak 11 Eylül 2001 saldırıları Pakistan’ın planlarını altüst ettiyse de İslamabad yönetimi hedefinden vazgeçmedi. Pakistan’ın nihai hedefi, büyük komşusu ve ezeli düşmanı Hindistan’a karşı kendi arka bahçesini güvenceye almaktı. Yani Kabil’de kendi yandaşı bir yönetim görmek istiyordu. NATO ve ABD’nin Afganistan’daki son askerlerini çekmeye hazırlandığı şu günlerde Taliban’ın ülkenin üçte ikisini ele geçirmesiyle Pakistan bir kez daha hedefine çok yaklaşmış gibi görünüyor.

Ama hiçbir şey göründüğü gibi değil elbette.

Son 20 yılın kazanımları feda edilecek mi?

Son 20 yılda Kabil’de gücün merkezinde yer alan Kuzeyli gruplar (Tacikler, Hazaralar ve Özbekler) bu kez ne pahasına olursa olsun, Peştunların eskiden olduğu gibi ülkeyi tek başlarına yönetmesine karşı koymaya hazırlanıyor.

Ayrıca son 20 yılda demokratikleşme, basın özgürlüğü, insan hakları gibi alanlarda çok önemli kazanımlar elde edildi. Kadınların da aday olduğu ondan fazla yerel ve genel seçim yapıldı. Şu anda 249 sandalyeli Afgan parlamentosunda 50’den fazla kadın milletvekili bulunuyor, milyonlarca kız öğrenci okula gidiyor. Renkli bir medya oluştu. Özel televizyon kanalları daha yakın zamana kadar Afgan Yıldızı gibi ses yarışmaları düzenliyordu. Eski kuşak şarkılar yeni pop starlarla birlikte konserler veriyor, sanatçılar stand-up şovlarla ve komedi skeçleriyle ülkedeki rüşvet, yolsuzluk ve terörü, tiye alıyorlardı.

Ama Taliban’ın son saldırılarıyla tüm bunlar bıçak gibi kesildi. Gözde sanatçılar, ürküp yurt dışına kaçtılar. BBC’ye röportaj veren ünlü bir Afgan kadın sanatçı Gazel İnayet son saldırılardan sonra tehlikleli olmaya başlayan Kabil’i bırakıp Istanbul’a geldiğini, artık sanat çalışmalarına burada devam edeceğini söylüyor. Eğlence programlarına ara veren veya azaltan Afgan televizyonları artık savaş ve çatışma haberlerinden başka bir şey vermez oldu.

Bu arada büyük kentlerde eski mücahit komutanları ve savaş ağaları Taliban’a karşı yeniden silahlanmaya ve milis birlikleri oluşturmaya başladı. Çoğu, bugünün geleceğini biliyorlardı, o yüzden ileride lazım olur diye kıyıda köşede birkaç kalaşnikof ve roketatar biriktirmişti.

Herkesin aklındaki soru: Afganistan’da kalıcı barış mümkün mü?

Afganistan yeniden uzun soluklu bir iç savaşa ve kardeş kavgasına hazırlanırken herkesin cevabını merak ettiği soru; acaba Afganistan’da kalıcı ve istikrarlı barış mümkün mü? Ülke, 1970’lerdeki huzurlu günlerine bir daha geri döner mi?

Bu soruya cevap vermeden önce, hemen belirtelim 43 yıldan beri süren savaşa rağmen Afganistan’daki etnik gruplar arasında Yugoslavya benzeri bir etnik düşmanlık oluşmadı, o yüzden de bir iki küçük istisna dışında etnik temizlik yaşanmadı.

Ayrıca 40 yıldır ülke değişik savaş lordları ve komutanlar tarafından kontrol edilmesine rağmen hiç kimse, ayrılık sözünü ağzına almadı. 1990’lı yıllarda Tacikistan, Özbekistan ve Türkmenistan bağımsızlığa kavuşmuşken Afganistan’daki Tacikler, Özbekler veya Türkmenler, Afganistan’dan ayrılıp bu ülkelere katılmak gibi bir düşünceye kapılmadı.

Aynı şekilde güneydeki Peştunlar da Pakistanlı soydaşları ‘Patanlarla birleşelim ve büyük Peştunistan’ı kuralım’ gibi bir düşünceyi akıllarından geçirmedi. Oysa, 1990’lı yıllarda ortam böyle düşünceler ve akımlar için son derece müsaitti.

Afganistan’ın işini zorlaştıran ne?

249 sandalyeli Afgan parlamentosu, daha düne kadar birbirlerini öldürmek isteyen insanlardan oluşuyor; eski mücahitler, eski komünistler, eski Taliban komutanları ve modern kadınlar. Şu anda tüm bu insanlar tek çatı altında oturup Afganistan’ın geleceği için çalışıyor. Buradan, Afganistan’daki etnik gruplar arasında bir husumet olmadığı ortaya çıkıyor.

İşi zorlaştıran, vekalet savaşları ve yabancıların müdahaleleri. Bir ülkenin belli bir Afgan fraksiyonu ağzına kadar silahlandırıp diğerinin üzerine sürmesi.

Bir deyişle Afganistan’daki ateş, dışarıdan kovalarla getirilip üzerine dökülen benzinle alevleniyor. Kendi haline bırakılsa, ateş kendiliğinden sönecek. Ama ateş ne zaman sönecek gibi olsa onu körükleyip alevlendirenler var.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 9 Ağustos 2021’de yayımlanmıştır.

Esedullah Oğuz
Esedullah Oğuz
Esedullah Oğuz – 1968 yılında Afganistan‘da doğdu. Türkmen kökenli Oğuz, Sovyet işgalinden dolayı 1982’de ailesiyle birlikte Türkiye’ye yerleşti. 1988’de yüksek öğrenimi için gittiği Almanya’da Alman ve Amerikan medyasında editör ve bölge uzmanı olarak çalıştı. 11 Eylül 2001 sonrası Alman ordusunda Afganistan ve Orta Asya danışmanı olarak görev yaptı. Oğuz’un Afganistan ve Orta Asya’yı konu alan dört kitabı var: Hedef ülke Afganistan, Ülkem ve ben, Afganistan Türkmenleri, Türkmenistan: Stalin’den Niyazov’a. Yerli – yabancı çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanmış pek çok makalesi bulunan Oğuz, ana dili Türkmence/Türkçenin yanı sıra İngilizce, Almanca ve Farsça biliyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Afganistan’ı anlama rehberi

Afganistan nasıl bir ülke, hangi etnik gruplardan oluşuyor; gelenekleri, örf adetleri ne? Süper güçleri geri çekilmeye zorlayan ne? Afganistan’la ilgili şehir efsaneleri gerçek mi? Afganlar son 20 yılın kazanımlarından vazgeçecek mi? Esedullah Oğuz yazdı.

Türkiye’nin Kâbil havaalanının güvenliğine ve işletmesine talip olmasıyla Afganistan Türkiye’nin gündemine oturdu.

Peki, Afganistan nasıl bir ülke, hangi etnik gruplardan oluşuyor, gelenekleri, örf adetleri ne? Ülkeyi yenilmez kılan, İngiltere, Sovyetler Birliği ve ABD gibi süper güçleri geri çekilmeye zorlayan ne?

Birbirinden farklı kuzey ve güney

Asya’nın kalbinde yer alan Afganistan, birbirinden tamamen farklı iki coğrafi bölge arasında yer alıyor.

Ülkenin kuzeyi gerek nüfus ve gerekse coğrafi açıdan Orta Asya’nın bir uzantısı. Güneyi ise hem kültürel ve etnik hem de coğrafi açıdan Güney Asyalı özellikler gösteriyor.

Bu kuzey-güney farklılığı etnik yapı söz konusu olduğunda da mevcut: Afganistan’ın kuzey bölgelerinde Türkmenler, Özbekler ve Tacikler var, ülkenin kuzeyden komşuları ise Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan.

Ülkenin güney komşusu da Pakistan, Afganistan’ın güney bölgelerinde de komşularla aynı dili konuşan, aynı mezhepten (Sünni) Peştunlar yaşıyor. Pakistan tarafındaki Peştunlara Patan deniyor.

Yapay sınırlar

İlginçtir, Afganistan’ın tüm sınırları yapay. Etnik gruplar 19. yüzyılın sonlarında Çarlık Rusyası ile Büyük Britanya arasında gelişigüzel çizilen sınırlarla tam ortadan bölünmüş. Kuzey Afganistan, Orta Asya’nın doğal bir uzantısı sayıldığından genelde Büyük Türkistan coğrafyasının bir parçası olarak zaman zaman Güney Türkistan olarak da anılıyor. Ne de olsa bu bölgede nüfusun çoğunluğunu Özbek, Türkmen ve Kırgız gibi Türk asıllı gruplar oluşturuyor.

Ülkenin tam ortasında yer alan Hazaracat bölgesinde yaşayan Şii azınlığı Hazaralar da kendilerini kuzeyin bir parçası sayıyorlar. Genelde kuzeydeki Türk asıllılar ve Taciklerle işbirliği yapıyorlar.

Ülke sadece fiziken değil ruhen de güney ve kuzey olmak üzere ikiye ayrılmış durumda. Hatırlayın, 1990’lı yıllarda ülkenin en büyük etnik grubu Peştunlara dayanan Taliban’a karşı tüm kuzeylililer Kuzey İttifakı olarak tek çatı altında birleşmişti.

Son sayıma göre, Afganistan nüfusu %42 Peştun, %27 Tacik, %9 Hazara, %9 Özbek, %4 Türkmen ve diğer azınlıklardan oluşuyor. Bir başka deyişle Peştunlar en büyük etnik grup olmasına karşın ülke nüfusunun çoğunluğu (%58) Kuzeyli gruplardan oluşuyor.

Peştun yönetimi

Ama nedense Afganistan, 1747’de bu isim altında kurulduğundan beri iki küçük istisna dışında Peştunlar tarafından yönetiliyor.

Bunlardan biri, 1929 yılında bir halk ayaklanmasıyla iktidarı ele geçiren ve sadece dokuz yıl görevde kalan Tacik çete reisi Habibullah. Diğeri ise 1992-94 yılları arasında aslında 1980’lerde Sovyet işgaline karşı mücadele için bir araya gelen mücahit grupların hükümetinde cumhurbaşkanlığı görevinde bulunan Tacik asıllı Burhaneddin Rabbani.

Bu iki dönem dışında, son 250 yılda ülkenin tüm emirleri, kralları ve cumhurbaşkanları (11 Eylül 2001 sonrası dönem dahil) hep Peştun asıllıydı. Elbette yönetimdeki ikinci ve üçüncü adamlar farklı etnik gruplar arasından seçildi ama son sözü söyleyen, birinci sıradaki adam hep Peştun’du.

Afganistan hakkında şehir efsaneleri

Sıradan bir üçüncü dünya ülkesi olan Afganistan hakkında birçok şehir efsanesi dolaşıyor: İmparatorluklar mezarlığı, kimsenin işgal edemediği ülke, terör ve uyuşturucu yuvası, no man’s land vesaire. Dışarıdan kulağa son derece hoş ve ikna edici gelen bu tanımlamaların hiçbiri aslında gerçeği tam olarak yansıtmıyor.

Çok kadim dönemleri dikkate almasak bile Afganistan, Gaznelilerden (Selçuklulular, Moğollar, Timurlular, Babürlüler ve) Avşarlara kadar son bin yıllık dönemde Türklerin yönetiminde olan bir bölgeydi. Yani, kimsenin işgal edemediği ülke söylemi gerçeği yansıtmıyor.

Zaten ülkenin çok uluslu etnik yapısı, bu işgallerin ve yabancı yönetimlerin bir sonucu. Türkmenler, Gazneliler ve Selçukluların kalıntısı. Özbekler de Timur ile Babür’ün neslini oluşturuyor.

Aynı şekilde ülkenin ortasında yerleşik olan çekik gözlü, yassı burunlu Hazaralar da Cengiz Han’ın izlerini taşıyor. Cengiz Han, Afgan coğrafyasını işgal ettiğinde burada bin kişilik kaleler kurmuştu. Bu kalelere yerleşen Moğol halkına Farsçada binlik anlamına gelen Hazara denmeye başlandı. Hazar, Farsçada bin demek ve Hazarfen de bin bir ilim bilen kimse anlamına geliyor.

Afganistan gerçekten “imparatorluklar mezarlığı” mı?

Nadir Afşar’ın 1747 yılında vefatıyla Avşarlar imparatorluğu parçalanırken onun kurmaylarından Peştun asıllı Ahmed Şah Dürrani Kandahar’da ilk defa Afganistan adında bir yönetim kurdu. Böylece Peştunlar, Afganistan coğrafyasında ilk defa yönetimi ele aldılar.

Afganlar 19. yüzyılın başında ve sonunda İngilizler karşısında iki defa zafer kazandıysa da başkent Kabil ve genel olarak Afganistan, 1919 yılına kadar İngiltere himayesindeki kukla krallar tarafından yönetildi. 20. yüzyıldaysa İngiltere işgal ettiği birçok bölgeden kendi isteğiyle geri çekildi. Yani Afganistan, Pakistan veya Hindistan’da Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı gibi bir ölüm kalım mücadelesi söz konusu değildi.

20. yüzyılın sonundaki Sovyet işgaline gelince; Sovyetleri geri çekilmeye zorlayan, sadece Afganların çelikten iradesi değildi. CIA’nın mükemmel organizsyon yeteneği, mücahitlere verilen silah ve mühimmat, özellikle de 1987’den itibaren savaşın gidişatını değiştiren Stinger füzeleriydi. Ölüme meydan okuyan iki karışım, yani kör inanca dayalı bir cesaret, çelikten irade ve son model Amerikan silahları bir araya gelince, işgalin sonunu getirdi. Bunlardan biri olmadan diğeri ile aynı sonucu elde etmek mümkün değildi.

ABD/NATO müdahalesi de, Sovyet işgalinden pek farklı değildi. Onların da karşısında gerilla taktikleri ile savaşan ve dışarıdan desteklenen bir grup vardı. Burada da ölüme meydan okuyan fanatik bir dini inanış ile Batı’nın ölümcül silahları bir araya gelince matematiksel bir formül gibi aynı sonucu vermişti. Dış destek olmadan Taliban da başarıya ulaşamazdı. Dolayısıyla, Afganistan’ın imparatorluklar mezarlığı olduğu söylemi de kulağa ne kadar hoş gelse de pek gerçekçi değil.

20. yüzyılın başında Bolşeviklere karşı savaşan Orta Asya ve Kafkasya’daki Müslümanlar da Afganlardan daha az cesaretli değildi. Onlar da dışarıdan yardım alabilseydi, Kafkasya ve Orta Asya belki de yüzyılın başında bağımsızlığa kavuşacaktı.

Afganistan’ın en huzurlu dönemi

Savaşlar ve işgallerle dolu 250 yıllık geçmişi olan Afganistan devleti en huzurlu dönemini 1930-1978 yılları arasında yaşadı.

Bu dönemde ülke nüfusunun %5’ini oluşturan kentliler modern ve Batılı bir hayat yaşarken, kırsal bölge insanları tüm İslam ülkelerindeki kırsal bölgelerde rastlanan geleneksel bir yaşam tarzına sahipti. Kentliler ve köylüler birbirlerini ayrı dünyaların insanları olarak görüyor ve birbirlerinin yaşam tarzlarına saygı ve anlayış gösteriyorlardı.

1970’lerin Kabil’inde geniş paçalı pantolonlar ve Elvis Presley tarzı saç modeli çok modaydı. Elvis’in Afgan versiyonu Ahmed Zahir zaten giyim kuşamı ve şarkılarıyla onu taklit ediyordu. Başkentin en ünlü tiyatrosu Kabul Nindari haftasonu olan Cuma günleri tıklık tıklım doluydu. Eski kuşak yerli şairler Kâbil’in parklarında çevrelerini saran meraklılara Mevlana’nın, Hafız’ın veya Sa’di’nin şiirlerini okurken, Mike Hammer’in maceralarını anlatan polisiye romanlar gençler tarafından kapışılıyordu. Afgan gençlerinin en büyük kahramanları Amitha Bachan, Hima Malani, Darmandar gibi Hint sinemasının gözde oyuncuları veya Bruce Lee gibi dövüş ustalarıydı. İran’ın Ajda Pekkan’ı sayılan Guguş’un Men Amadaem (Ben geldim) adlı şarkısı da herkesin dilindeydi.

Kırsal bölgelerde de mollalar namaz vakitlerinde camiye gidip cemaate namaz kıldırıyor, arta kalan zamanlarında ise kendi tarlalarında veya ev işlerinde çalışıyordu. Hiçbirinin aklında, iktidarı ele geçirmek ve devleti yönetmek gibi bir düşünce yoktu.

Aşiret reislerinin en büyük derdi, ulusal çaptaki Buzkaşı yarışları için en iyi atları hazırlayıp kendi atlarının yarışı kazanmasıydı. Kabil’de kral veya cumhurbaşkanı tarafından onurlandırılan, ülkenin dört bir yanından ünlü Çapandozlar olarak anılan atlı yarışçıların katıldığı büyük Buzkaşi yarışını kazanmak, bir derbi maçında en büyük kupayı kazanmak kadar önemli bir olaydı. Poloya benzeyen Buzkaşi oyununda atlı yarışçılar, başı kesilmiş bir buzağıyı bir noktadan alıp belirlenen hedefe götürüp bırakıyordu. Bu sırada rakipler, ölü hayvanı birbirinin elinden kapmak için kıyasıya bir mücadeleye girişiyordu.

Şiir, edebiyat, sanat, tiyatro ve geleneksel sporlardan oluşan bu mutlu ve uyumlu toplumsal hayatın bozulabileceği, kimsenin aklının ucundan bile geçmiyordu. 1978 Nisanı’ndaki darbe ile iktidara gelen komünistlerin ülkenin yapısını değiştirme girişimleriyle pandoranın kutusu açıldı. Ve Afganistan o günden beri işgal, iç savaş, barut kokusu ve gözyaşından oluşan bir istikratsızlık denizinde yüzüyor.

Sovyet işgalinin bilançosu ve Pakistan’ın amacı

Sovyetlerin Afganistan’a girmesiyle ABD de kolları sıvadı. Böylece, ülke 10 yıl boyunca iki süper gücün bilek güreşine sahne oldu. Süper güçler çekildiğinde geride yakılıp yıkılmış bir ülkenin yanında 2 milyon ölü, 5 milyon yaralı ve sakat, bunlara ek olarak da boğazına kadar silahlanmış fraksiyonlardan oluşan milis orduları kaldı.

Bu kez ülke, komşu ve bölge ülkelerinin vekalet savaşına sahne oldu. Her ülke bir grubu destekleyip onun tek başına iktidara gelmesini, böylece Afganistan üzerindeki emellerini gerçekleştirmeyi hedefliyordu. 1996’da Taliban’ın iktidara gelmesiyle vekalet savaşını kazanan, Afgan örgütlere en çok yatırım yapan Pakistan oldu.

Ancak 11 Eylül 2001 saldırıları Pakistan’ın planlarını altüst ettiyse de İslamabad yönetimi hedefinden vazgeçmedi. Pakistan’ın nihai hedefi, büyük komşusu ve ezeli düşmanı Hindistan’a karşı kendi arka bahçesini güvenceye almaktı. Yani Kabil’de kendi yandaşı bir yönetim görmek istiyordu. NATO ve ABD’nin Afganistan’daki son askerlerini çekmeye hazırlandığı şu günlerde Taliban’ın ülkenin üçte ikisini ele geçirmesiyle Pakistan bir kez daha hedefine çok yaklaşmış gibi görünüyor.

Ama hiçbir şey göründüğü gibi değil elbette.

Son 20 yılın kazanımları feda edilecek mi?

Son 20 yılda Kabil’de gücün merkezinde yer alan Kuzeyli gruplar (Tacikler, Hazaralar ve Özbekler) bu kez ne pahasına olursa olsun, Peştunların eskiden olduğu gibi ülkeyi tek başlarına yönetmesine karşı koymaya hazırlanıyor.

Ayrıca son 20 yılda demokratikleşme, basın özgürlüğü, insan hakları gibi alanlarda çok önemli kazanımlar elde edildi. Kadınların da aday olduğu ondan fazla yerel ve genel seçim yapıldı. Şu anda 249 sandalyeli Afgan parlamentosunda 50’den fazla kadın milletvekili bulunuyor, milyonlarca kız öğrenci okula gidiyor. Renkli bir medya oluştu. Özel televizyon kanalları daha yakın zamana kadar Afgan Yıldızı gibi ses yarışmaları düzenliyordu. Eski kuşak şarkılar yeni pop starlarla birlikte konserler veriyor, sanatçılar stand-up şovlarla ve komedi skeçleriyle ülkedeki rüşvet, yolsuzluk ve terörü, tiye alıyorlardı.

Ama Taliban’ın son saldırılarıyla tüm bunlar bıçak gibi kesildi. Gözde sanatçılar, ürküp yurt dışına kaçtılar. BBC’ye röportaj veren ünlü bir Afgan kadın sanatçı Gazel İnayet son saldırılardan sonra tehlikleli olmaya başlayan Kabil’i bırakıp Istanbul’a geldiğini, artık sanat çalışmalarına burada devam edeceğini söylüyor. Eğlence programlarına ara veren veya azaltan Afgan televizyonları artık savaş ve çatışma haberlerinden başka bir şey vermez oldu.

Bu arada büyük kentlerde eski mücahit komutanları ve savaş ağaları Taliban’a karşı yeniden silahlanmaya ve milis birlikleri oluşturmaya başladı. Çoğu, bugünün geleceğini biliyorlardı, o yüzden ileride lazım olur diye kıyıda köşede birkaç kalaşnikof ve roketatar biriktirmişti.

Herkesin aklındaki soru: Afganistan’da kalıcı barış mümkün mü?

Afganistan yeniden uzun soluklu bir iç savaşa ve kardeş kavgasına hazırlanırken herkesin cevabını merak ettiği soru; acaba Afganistan’da kalıcı ve istikrarlı barış mümkün mü? Ülke, 1970’lerdeki huzurlu günlerine bir daha geri döner mi?

Bu soruya cevap vermeden önce, hemen belirtelim 43 yıldan beri süren savaşa rağmen Afganistan’daki etnik gruplar arasında Yugoslavya benzeri bir etnik düşmanlık oluşmadı, o yüzden de bir iki küçük istisna dışında etnik temizlik yaşanmadı.

Ayrıca 40 yıldır ülke değişik savaş lordları ve komutanlar tarafından kontrol edilmesine rağmen hiç kimse, ayrılık sözünü ağzına almadı. 1990’lı yıllarda Tacikistan, Özbekistan ve Türkmenistan bağımsızlığa kavuşmuşken Afganistan’daki Tacikler, Özbekler veya Türkmenler, Afganistan’dan ayrılıp bu ülkelere katılmak gibi bir düşünceye kapılmadı.

Aynı şekilde güneydeki Peştunlar da Pakistanlı soydaşları ‘Patanlarla birleşelim ve büyük Peştunistan’ı kuralım’ gibi bir düşünceyi akıllarından geçirmedi. Oysa, 1990’lı yıllarda ortam böyle düşünceler ve akımlar için son derece müsaitti.

Afganistan’ın işini zorlaştıran ne?

249 sandalyeli Afgan parlamentosu, daha düne kadar birbirlerini öldürmek isteyen insanlardan oluşuyor; eski mücahitler, eski komünistler, eski Taliban komutanları ve modern kadınlar. Şu anda tüm bu insanlar tek çatı altında oturup Afganistan’ın geleceği için çalışıyor. Buradan, Afganistan’daki etnik gruplar arasında bir husumet olmadığı ortaya çıkıyor.

İşi zorlaştıran, vekalet savaşları ve yabancıların müdahaleleri. Bir ülkenin belli bir Afgan fraksiyonu ağzına kadar silahlandırıp diğerinin üzerine sürmesi.

Bir deyişle Afganistan’daki ateş, dışarıdan kovalarla getirilip üzerine dökülen benzinle alevleniyor. Kendi haline bırakılsa, ateş kendiliğinden sönecek. Ama ateş ne zaman sönecek gibi olsa onu körükleyip alevlendirenler var.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 9 Ağustos 2021’de yayımlanmıştır.

Esedullah Oğuz
Esedullah Oğuz
Esedullah Oğuz – 1968 yılında Afganistan‘da doğdu. Türkmen kökenli Oğuz, Sovyet işgalinden dolayı 1982’de ailesiyle birlikte Türkiye’ye yerleşti. 1988’de yüksek öğrenimi için gittiği Almanya’da Alman ve Amerikan medyasında editör ve bölge uzmanı olarak çalıştı. 11 Eylül 2001 sonrası Alman ordusunda Afganistan ve Orta Asya danışmanı olarak görev yaptı. Oğuz’un Afganistan ve Orta Asya’yı konu alan dört kitabı var: Hedef ülke Afganistan, Ülkem ve ben, Afganistan Türkmenleri, Türkmenistan: Stalin’den Niyazov’a. Yerli – yabancı çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanmış pek çok makalesi bulunan Oğuz, ana dili Türkmence/Türkçenin yanı sıra İngilizce, Almanca ve Farsça biliyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x