Al-vercilik çağında dış politika

Geçen yıl dış politikayla ilgili kişilerin en çok kullandığı terimlerden biri olan “al-vercilik” dünyayı nasıl şekillendiriyor? Bu politika Türkiye’ye nasıl yansıyor? Alverci politikalar nasıl bir gelecek vaat ediyor? Prof. Dr. Zeynep Alemdar yazdı.

2025’te Donald Trump’ın ABD’de yeniden başkanlık koltuğuna oturmasıyla Soğuk Savaş döneminin ardından yaklaşık 30 yıldır şekillenmeye çalışan uluslararası sistemin sonuna geldiğimiz kristalleşti.

Trump’ın geçenlerde açıkladığı neredeyse Batı ittifakını dağıtan ve Avrupa yeni aşırı sağına göz kırpan ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi, ABD’nin Soğuk Savaş sonrası uyguladığı birçok bakımdan epey sorunlu liberal müdahalecilik politikalarının da sonunu getirmiş görünüyor.  ABD, 1991 Körfez Savaşı’ndan beri uyguladığı demokratikleştirme bahanesiyle uluslararası müdahale dönemini ve politikasını tamamen bitirdi. Ulusal Güvenlik Strateji belgesinin altında yatan ve Trump’ın kendisinin de pek çok defa ifade ettiği gibi amaç artık ABD’nin sistemin hegemonu olarak küresel güvenliği sağlarken ödediği maddi külfeti azaltmak.

Trump’ın ABD’ye biçtiği bu yeni rolün ve bazı yazarların adlandırdığı gibi, uzun Amerikan yüzyılının sona ermesinin sonuçlarını göreceğiz.

Peki, küresel sistemdeki bu değişiklikler genelde uluslararası ilişkileri ve dış politika yapımını, özelde ise bölgesi ve Türkiye’yi nasıl etkileyecek? Uzun erimli planlamaları yani stratejiyi değil, pragmatizmi yücelten, alternatifi düşünülemeyen bir dünyada al-vercilik politikaları ne kadar etkili olabilir?

Al-vercilik ya da parekendecilik nasıl ortaya çıktı?

2025’te akademisyenler ve dış politika yorumcuları tarafından en çok kullanılan kavramlardan biri al-vercilik, idi. İşlemsellik ya da parekendecilik olarak da çevrilen bu kavram transactionalism kavramının Türkçe’deki karşılığı.

Al-vercilik, zenginliğini emlakçılıkla elde etmiş, dolayısıyla uzun süreli kazanımlar değil, kısa zamanlı ve büyük kârlar peşinde olan Trump’ın ve onun sayesinde tutumlarını gizleme ihtiyacı hissetmeyen kısa dönemli düşünen günümüzün pragmatist politikacılarının halini güzel açıklıyor. Trump’ın dünya görüşü, gücün “doğal” ortamı düzenleyeceği üzerine. Çok basit bir güç kavramsallaştırması var. Gücü maddi faktörlerle açıklıyor. Ekonomi, finans, teknoloji, ordu, nüfus özellikleri gibi faktörlerin yönetilmesi olarak anlıyor. Uluslararası sistemi ve ülkelerin bu sistem içindeki davranışlarını, kendi koltuğunu koruma süresiyle hesaplıyor.

Trump’a göre gücün, nasıl kullanıldığı değil, sonucu önemli. Dolayısıyla, kendi çıkarlarını hesaplama cetvelinde (bu cetvel ne kadar bozuk olursa olsun) sonuç, başta söylediği sonuca uyuyorsa, o sonuca hangi süreçle, nasıl gelindiği önemli değil. Bu sonuç odaklılık, teknoloji sayesinde epey hızlanmış dünyamızda pek çok insana da çekici geliyor.

Oysa İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası liberal düzen, süreçleri önceleyen, farklı aktörlerin birbirleriyle sosyalleşmelerinin anlaşmalarını kolaylaştırdığını iddia eden, birbirleriyle ilişkilerini yalnızca kazan-kaybet hesabı üzerinden tutmayacaklarını ve ortak iyiyi aramaya doğru yol alacaklarını kabul eden bir sistemdi. Pek çok uluslararası örgütün kurulması, ortak kuralların ve değerlerin aktörlerin beklentilerini yakınlaştıracağını, ülkelerin çatışmadan önce anlaşma yollarını arayacağını öngörüyordu.

Ancak Soğuk Savaş dönemi sonrası uluslararası müdahalelerin bu liberal önkabulleri çokça kullanarak müdahale edilen ülkelerdeki halklara epey ağır mal olan külfeti hiç dikkate alınmadı. Kapitalizmin kendi krizleri sonrası gelir eşitsizliği dünyanın her yerinde uçurumlaştı. Bütün bu olanların bilgisinin sosyal medya sayesinde çok hızlı bir şekilde dünyaya yayılmasıysa sistemin üzerine kurulduğu felsefeyi yok sayarak sistemin yalnızca çöktüğü yerleri gösterdi. Çöken bu sistemin yerine de yine zamanın ruhuna uyacak şekilde hızlı ve sonuç odaklı al-vercilik gelip oturdu. Bu yeni sistemin içinde pek çok uluslararası lider de Trump’ın politikalarına ve cezalandırmalarına maruz kalmamak için onun talepleri doğrultusunda davranarak bu al-verciliğe teslim oldu.

Al-verci ilişkilerde Türkiye

Türkiye özelinde bu al-vercilik ilişkilerinin en çok konuşulduğu alan, Türkiye-AB ilişkileri.

Rusya’nın 2022 yılında Ukrayna’yı işgal etmesinden bu yana Avrupa’da değişen güvenlik tehdidi algısı, ABD’nin artık Avrupa’nın savunması için külfet altına girmeyeceğinin kesinleşmesi, Gazze’deki savaşın bitmemesi ve yaratacağı uzun dönemli etkilerde Türkiye’nin önemli bir bölgesel aktör olması ve nihayet Türkiye’nin savunma sanayiinin çevik ve Avrupa’yı tamamlayıcı pozisyonu, Avrupa’da Türkiye’nin ihmal edilemeyecek bir aktör olduğu gerçeğini bir kez daha teyit etti.

Türkiye-AB ilişkileri bu tür hatırlatmalarla dolu. 1997 yılında AB’nin Doğu Avrupa’yı içine alan büyük genişleme dalgası sırasında Türkiye’nin dışarıda bırakılmasının ardından önce PKK lideri Abdullah Öcalan’ın yakalanması, takiben de Türk ordusunun özellikle Balkanlardaki barış güçlerindeki önemli konumu AB’nin Türkiye’yi hatırlamasına neden olmuştu. Suriye’deki iç savaşın neden olduğu mülteci akımını önleyebilmek için önce 2013 Geri Alım Anlaşması’nın imzalanması, sonrasında ise Göç Mutabakatı’nın yapılması için 2015 yılında Alman Şansölyesi Merkel’in yenilenen seçimler öncesi Türkiye’yi ziyareti de bu al-vercilik politikalarıyla açıklanabilir.

2018 yılından bu yana fiili olarak durmuş olan AB üyelik sürecine karşın, ilişkiler her iki tarafın da gündemlerinde ön plana çıkıyor. Son olarak, AB’nin 2025 yılı Mart ayında ilan ettiği Avrupa’nın Yeniden Silahlanması stratejisinde, Türkiye’nin doldurabileceği önemli bir yer var. Üretim kapasitesi, hızı ve çevikliğiyle Avrupa’nın ihtiyacı olan savunma sanayii yenilenmesine katkıda bulunabilecek Türkiye’nin önemini bu kez, zamanın ruhuna uygun olarak, AB değil, Avrupa ülkeleri anladı.

Türkiye’nin, İtalya, İspanya, Estonya, Portekiz’den Polonya, Romanya, Hırvatistan’a kadar farklı ülkelerle çeşitli savunma sanayii anlaşmaları var. Üyelerinin yanı sıra, bir kurum olarak AB, savunma söz konusu olunca Türkiye ile al-verci anlaşmasına dönerse açıkçası Türkiye için de kötü olmaz. Mevcut ekonomik durumda, özellikle teknoloji ve bazı ana maddeler nedeniyle Avrupalı ortaklarına kendisi de ihtiyaç duyan Türk savunma sanayiinin AB’nin oluşturduğu Stratejik Avrupa Güvenlik ve Savunma Tesisi (SAFE) programından yararlanması bu alanda atılabilecek adımlardan biri. AB’nin Avrupa savunma üretimini desteklemek için düşük faizli krediler sağlamasını öngören bu program, AB dışı ortakları da kapsamak üzerine hazırlandı. 2025 yılı sonundaki görüşmelerde pek ilerleme kaydedilmediyse ve Yunanistan ve Güney Kıbrıs Türkiye’nin dahil olmaması için uğraşsa da yazının en başında bahsettiğimiz her an değişen ve çok faktörlü denklemlerde hesapları dikkatli tutmak ve Türkiye’nin önemini bıkmadan anlatmak önemli.

Al-verci ilişkilerinin yansıması

Al-verci ilişkilerin bir örneği de Türkiye’nin de önemli bir oyuncu olarak öne çıktığı Körfez bölgesi ile ilişkileri.

Trump’ın 2025 yılının Mayıs ayında yaptığı Körfez gezisi, Orta Doğu ziyaretlerinde mutlaka bir İsrail durağı olan önceki ABD başkanlarının gezilerinden farklıydı. Bölgeye anlaşma yapıcı (iş bitirici) olarak giden Trump, ülkesine, önemli ticari sözleşmelerle dönerken, bölgedeki liderlerin demokrasi dışı hareketlerinin artık konu olmayacağı da gayet açıktı. Türkiye de bölgede benzer bir dış politika kuruyor. Her ne kadar İsrail Başbakanı Netanyahu Türkiye’yi emperyal dönemlerine geri dönmek istemekle itham etse de, 2023 sonrası Türk Dış Politikası Orta Doğu söylemi daha önce benimsenen neo-Osmanlıcılık söyleminden daha yumuşak. Bir üstünlük ya da güç ifadesindense din ortaklığı kültürel diplomasinin bir uzantısı olarak bölgesel liderlik ve arabuluculuk rollerinin meşrulaştırılması için kullanılıyor.

Orta güçteki ülkelerin tutumu

Al-vercilik Türkiye’nin de aralarında bulunduğu orta güçler olarak tanımladığımız ve bölgelerinde etkin ülkelerin ilişkileri için de geçerli.

Aynı anda pek çok faktörün değiştiği uluslararası ortamda, Trump dünyayı tarifeleriyle korkutup iki ileri bir geri adım attığından orta güçler de kendi tutumlarını anlık belirliyor ve adapte oluyorlar. Dünyanın içinde bulunduğu çoklu krizlere ve ülkelerin bunlara nasıl tepki verdiğine baktığımızda aslen hayatta kalmak ve en az külfete maruz kalmak amacıyla yapılan bu adaptasyonları görüyoruz.

Suudi Arabistan, Katar gibi Körfez ülkelerinden Almanya ve Japonya gibi ülkelere kadar, her aktör o anın kendi şartlarına göre o andaki anlaşmalara yönelik tutum alıyor. Almanya ve Japonya savunma harcamalarını artırırken, Suudi Arabistan teknoloji ve finans ağırlıklı girişimlerle yeni düzenin farklı aktörü olma yolunda ilerliyor.

Bu arada ülkeler arası ikili ilişkiler ve mini-topluluklar gelişirken, Trump’un uluslararası ekonomik düzeni sağlayan hukuki düzenlemeleri de tanımamasıyla ticaret ilişkileri de değişiyor. Pek çok ülke serbest ticaret anlaşmaları yapıyor. Örneğin, Trump’ın tarifelerine şiddetli biçimde maruz kalan Hindistan; İsviçre, Liechtenstein, Norveç ve Umman gibi ülkelerle serbest ticaret anlaşmaları yaptı.

Bundan sonra ne olacak?

Uluslararası ilişkiler karşılıklı çıkarlar üzerinden şekillenen, pragmatizmin sorunlu görülmediği bir alan olsa da 20. yüzyılın önemli bir kısmını büyük savaşsız geçirmemizin altında yatan liberal değerlerin- artık söylemde de olsa geçerliliklerini yitirmiş olması, 2026’ya girerken, bundan sonra ne olacak sorusunu da tetikliyor.

Karşılıklı çıkarlar üzerine kurulu düzenin hep sıfır toplamlı oyun olmayabileceği, herkesin kâr edebileceği ya da en azından çok büyük zarar görmeyeceği kabulünden ya hep ya hiç hesabına geçilmesi, hegemonları değil ama küçük ve orta güçleri tedirginleştiriyor. Bu tedirginlikten bir umut çıkması olası.

2025 Doha Forum’unda pek çok orta güçlü ülkenin bir araya gelerek uluslararası sistemdeki adaletsizlikleri önlemeye yönelik işbirliği imkanları araması, su ve gıda krizi gibi kapımızdaki tehditlere yönelik ortak çözümler üretmek için yeni ve çok ülkeli çalışma grupları kurulması dikkat çekici gelişmeler. Batılı ülkelerin kurduğu oyun sahasından çıkarak kendi oyun sahalarını kurmaya çalışan, dinamik nüfuslu ülkelerin ortak sorunlar karşısında yeni ortak normlar üretmesine belki de az kaldı.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 5 Ocak 2026’da yayımlanmıştır.

Zeynep Alemdar
Zeynep Alemdar
Zeynep Alemdar, Uluslararası İlişkiler Profesörü ve Ekonomi ve Dış Politika Araştırmaları Merkezi (EDAM) Dış Politika Programı Direktörüdür. Akademik araştırmaları, iç politika ve dış politika kesişimine odaklanmaktadır. Türk Dış Politikası, uluslararası güvenlik, Türkiye'de demokratikleşme, Türkiye ve dünyada toplumsal cinsiyet konularında yayınları bulunmaktadır. Kitapları arasında Turkey’s Challenges and Transformation: Politics and Society on the Centennial of the Republic (2023 Palgrave, Harun Arıkan ile), ve Turkish Civil Society and the EU: Domestic Politics Through International Organizations, (2008, Verlag Dr.Müller) yer almaktadır. Hamburg, Almanya'da The New Institute (2024-25), ve Washington’ D.C., ABD'de Carnegie Endowment for International Peace (2014) kurumlarında araştırmacı olarak bulunmuş, Avrupa-Atlantik bölgesinde güvenlik alanında 40 yaş altı dört lideri arasında gösterilmiştir. 2011 yılında Portland State Üniversitesi'nde misafir profesör olarak çalışmıştır. İstanbul'da bir vakıf üniversitesinde 19 yıl görev yapmış; burada Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanlığı (2005-2020) ve İşletme ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanlığı (2020-2023) görevlerini üstlenmiştir. Alemdar, Dış Politikada Kadınlar Girişimi'ni kurmuştur ve Avrupa Liderlik Ağı üyesidir. Galatasaray Üniversitesi'nden lisans, Patterson School of Diplomacy’den yüksek lisans ve Kentucky Üniversitesi'nden doktora derecelerine sahiptir.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Al-vercilik çağında dış politika

Geçen yıl dış politikayla ilgili kişilerin en çok kullandığı terimlerden biri olan “al-vercilik” dünyayı nasıl şekillendiriyor? Bu politika Türkiye’ye nasıl yansıyor? Alverci politikalar nasıl bir gelecek vaat ediyor? Prof. Dr. Zeynep Alemdar yazdı.

2025’te Donald Trump’ın ABD’de yeniden başkanlık koltuğuna oturmasıyla Soğuk Savaş döneminin ardından yaklaşık 30 yıldır şekillenmeye çalışan uluslararası sistemin sonuna geldiğimiz kristalleşti.

Trump’ın geçenlerde açıkladığı neredeyse Batı ittifakını dağıtan ve Avrupa yeni aşırı sağına göz kırpan ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi, ABD’nin Soğuk Savaş sonrası uyguladığı birçok bakımdan epey sorunlu liberal müdahalecilik politikalarının da sonunu getirmiş görünüyor.  ABD, 1991 Körfez Savaşı’ndan beri uyguladığı demokratikleştirme bahanesiyle uluslararası müdahale dönemini ve politikasını tamamen bitirdi. Ulusal Güvenlik Strateji belgesinin altında yatan ve Trump’ın kendisinin de pek çok defa ifade ettiği gibi amaç artık ABD’nin sistemin hegemonu olarak küresel güvenliği sağlarken ödediği maddi külfeti azaltmak.

Trump’ın ABD’ye biçtiği bu yeni rolün ve bazı yazarların adlandırdığı gibi, uzun Amerikan yüzyılının sona ermesinin sonuçlarını göreceğiz.

Peki, küresel sistemdeki bu değişiklikler genelde uluslararası ilişkileri ve dış politika yapımını, özelde ise bölgesi ve Türkiye’yi nasıl etkileyecek? Uzun erimli planlamaları yani stratejiyi değil, pragmatizmi yücelten, alternatifi düşünülemeyen bir dünyada al-vercilik politikaları ne kadar etkili olabilir?

Al-vercilik ya da parekendecilik nasıl ortaya çıktı?

2025’te akademisyenler ve dış politika yorumcuları tarafından en çok kullanılan kavramlardan biri al-vercilik, idi. İşlemsellik ya da parekendecilik olarak da çevrilen bu kavram transactionalism kavramının Türkçe’deki karşılığı.

Al-vercilik, zenginliğini emlakçılıkla elde etmiş, dolayısıyla uzun süreli kazanımlar değil, kısa zamanlı ve büyük kârlar peşinde olan Trump’ın ve onun sayesinde tutumlarını gizleme ihtiyacı hissetmeyen kısa dönemli düşünen günümüzün pragmatist politikacılarının halini güzel açıklıyor. Trump’ın dünya görüşü, gücün “doğal” ortamı düzenleyeceği üzerine. Çok basit bir güç kavramsallaştırması var. Gücü maddi faktörlerle açıklıyor. Ekonomi, finans, teknoloji, ordu, nüfus özellikleri gibi faktörlerin yönetilmesi olarak anlıyor. Uluslararası sistemi ve ülkelerin bu sistem içindeki davranışlarını, kendi koltuğunu koruma süresiyle hesaplıyor.

Trump’a göre gücün, nasıl kullanıldığı değil, sonucu önemli. Dolayısıyla, kendi çıkarlarını hesaplama cetvelinde (bu cetvel ne kadar bozuk olursa olsun) sonuç, başta söylediği sonuca uyuyorsa, o sonuca hangi süreçle, nasıl gelindiği önemli değil. Bu sonuç odaklılık, teknoloji sayesinde epey hızlanmış dünyamızda pek çok insana da çekici geliyor.

Oysa İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası liberal düzen, süreçleri önceleyen, farklı aktörlerin birbirleriyle sosyalleşmelerinin anlaşmalarını kolaylaştırdığını iddia eden, birbirleriyle ilişkilerini yalnızca kazan-kaybet hesabı üzerinden tutmayacaklarını ve ortak iyiyi aramaya doğru yol alacaklarını kabul eden bir sistemdi. Pek çok uluslararası örgütün kurulması, ortak kuralların ve değerlerin aktörlerin beklentilerini yakınlaştıracağını, ülkelerin çatışmadan önce anlaşma yollarını arayacağını öngörüyordu.

Ancak Soğuk Savaş dönemi sonrası uluslararası müdahalelerin bu liberal önkabulleri çokça kullanarak müdahale edilen ülkelerdeki halklara epey ağır mal olan külfeti hiç dikkate alınmadı. Kapitalizmin kendi krizleri sonrası gelir eşitsizliği dünyanın her yerinde uçurumlaştı. Bütün bu olanların bilgisinin sosyal medya sayesinde çok hızlı bir şekilde dünyaya yayılmasıysa sistemin üzerine kurulduğu felsefeyi yok sayarak sistemin yalnızca çöktüğü yerleri gösterdi. Çöken bu sistemin yerine de yine zamanın ruhuna uyacak şekilde hızlı ve sonuç odaklı al-vercilik gelip oturdu. Bu yeni sistemin içinde pek çok uluslararası lider de Trump’ın politikalarına ve cezalandırmalarına maruz kalmamak için onun talepleri doğrultusunda davranarak bu al-verciliğe teslim oldu.

Al-verci ilişkilerde Türkiye

Türkiye özelinde bu al-vercilik ilişkilerinin en çok konuşulduğu alan, Türkiye-AB ilişkileri.

Rusya’nın 2022 yılında Ukrayna’yı işgal etmesinden bu yana Avrupa’da değişen güvenlik tehdidi algısı, ABD’nin artık Avrupa’nın savunması için külfet altına girmeyeceğinin kesinleşmesi, Gazze’deki savaşın bitmemesi ve yaratacağı uzun dönemli etkilerde Türkiye’nin önemli bir bölgesel aktör olması ve nihayet Türkiye’nin savunma sanayiinin çevik ve Avrupa’yı tamamlayıcı pozisyonu, Avrupa’da Türkiye’nin ihmal edilemeyecek bir aktör olduğu gerçeğini bir kez daha teyit etti.

Türkiye-AB ilişkileri bu tür hatırlatmalarla dolu. 1997 yılında AB’nin Doğu Avrupa’yı içine alan büyük genişleme dalgası sırasında Türkiye’nin dışarıda bırakılmasının ardından önce PKK lideri Abdullah Öcalan’ın yakalanması, takiben de Türk ordusunun özellikle Balkanlardaki barış güçlerindeki önemli konumu AB’nin Türkiye’yi hatırlamasına neden olmuştu. Suriye’deki iç savaşın neden olduğu mülteci akımını önleyebilmek için önce 2013 Geri Alım Anlaşması’nın imzalanması, sonrasında ise Göç Mutabakatı’nın yapılması için 2015 yılında Alman Şansölyesi Merkel’in yenilenen seçimler öncesi Türkiye’yi ziyareti de bu al-vercilik politikalarıyla açıklanabilir.

2018 yılından bu yana fiili olarak durmuş olan AB üyelik sürecine karşın, ilişkiler her iki tarafın da gündemlerinde ön plana çıkıyor. Son olarak, AB’nin 2025 yılı Mart ayında ilan ettiği Avrupa’nın Yeniden Silahlanması stratejisinde, Türkiye’nin doldurabileceği önemli bir yer var. Üretim kapasitesi, hızı ve çevikliğiyle Avrupa’nın ihtiyacı olan savunma sanayii yenilenmesine katkıda bulunabilecek Türkiye’nin önemini bu kez, zamanın ruhuna uygun olarak, AB değil, Avrupa ülkeleri anladı.

Türkiye’nin, İtalya, İspanya, Estonya, Portekiz’den Polonya, Romanya, Hırvatistan’a kadar farklı ülkelerle çeşitli savunma sanayii anlaşmaları var. Üyelerinin yanı sıra, bir kurum olarak AB, savunma söz konusu olunca Türkiye ile al-verci anlaşmasına dönerse açıkçası Türkiye için de kötü olmaz. Mevcut ekonomik durumda, özellikle teknoloji ve bazı ana maddeler nedeniyle Avrupalı ortaklarına kendisi de ihtiyaç duyan Türk savunma sanayiinin AB’nin oluşturduğu Stratejik Avrupa Güvenlik ve Savunma Tesisi (SAFE) programından yararlanması bu alanda atılabilecek adımlardan biri. AB’nin Avrupa savunma üretimini desteklemek için düşük faizli krediler sağlamasını öngören bu program, AB dışı ortakları da kapsamak üzerine hazırlandı. 2025 yılı sonundaki görüşmelerde pek ilerleme kaydedilmediyse ve Yunanistan ve Güney Kıbrıs Türkiye’nin dahil olmaması için uğraşsa da yazının en başında bahsettiğimiz her an değişen ve çok faktörlü denklemlerde hesapları dikkatli tutmak ve Türkiye’nin önemini bıkmadan anlatmak önemli.

Al-verci ilişkilerinin yansıması

Al-verci ilişkilerin bir örneği de Türkiye’nin de önemli bir oyuncu olarak öne çıktığı Körfez bölgesi ile ilişkileri.

Trump’ın 2025 yılının Mayıs ayında yaptığı Körfez gezisi, Orta Doğu ziyaretlerinde mutlaka bir İsrail durağı olan önceki ABD başkanlarının gezilerinden farklıydı. Bölgeye anlaşma yapıcı (iş bitirici) olarak giden Trump, ülkesine, önemli ticari sözleşmelerle dönerken, bölgedeki liderlerin demokrasi dışı hareketlerinin artık konu olmayacağı da gayet açıktı. Türkiye de bölgede benzer bir dış politika kuruyor. Her ne kadar İsrail Başbakanı Netanyahu Türkiye’yi emperyal dönemlerine geri dönmek istemekle itham etse de, 2023 sonrası Türk Dış Politikası Orta Doğu söylemi daha önce benimsenen neo-Osmanlıcılık söyleminden daha yumuşak. Bir üstünlük ya da güç ifadesindense din ortaklığı kültürel diplomasinin bir uzantısı olarak bölgesel liderlik ve arabuluculuk rollerinin meşrulaştırılması için kullanılıyor.

Orta güçteki ülkelerin tutumu

Al-vercilik Türkiye’nin de aralarında bulunduğu orta güçler olarak tanımladığımız ve bölgelerinde etkin ülkelerin ilişkileri için de geçerli.

Aynı anda pek çok faktörün değiştiği uluslararası ortamda, Trump dünyayı tarifeleriyle korkutup iki ileri bir geri adım attığından orta güçler de kendi tutumlarını anlık belirliyor ve adapte oluyorlar. Dünyanın içinde bulunduğu çoklu krizlere ve ülkelerin bunlara nasıl tepki verdiğine baktığımızda aslen hayatta kalmak ve en az külfete maruz kalmak amacıyla yapılan bu adaptasyonları görüyoruz.

Suudi Arabistan, Katar gibi Körfez ülkelerinden Almanya ve Japonya gibi ülkelere kadar, her aktör o anın kendi şartlarına göre o andaki anlaşmalara yönelik tutum alıyor. Almanya ve Japonya savunma harcamalarını artırırken, Suudi Arabistan teknoloji ve finans ağırlıklı girişimlerle yeni düzenin farklı aktörü olma yolunda ilerliyor.

Bu arada ülkeler arası ikili ilişkiler ve mini-topluluklar gelişirken, Trump’un uluslararası ekonomik düzeni sağlayan hukuki düzenlemeleri de tanımamasıyla ticaret ilişkileri de değişiyor. Pek çok ülke serbest ticaret anlaşmaları yapıyor. Örneğin, Trump’ın tarifelerine şiddetli biçimde maruz kalan Hindistan; İsviçre, Liechtenstein, Norveç ve Umman gibi ülkelerle serbest ticaret anlaşmaları yaptı.

Bundan sonra ne olacak?

Uluslararası ilişkiler karşılıklı çıkarlar üzerinden şekillenen, pragmatizmin sorunlu görülmediği bir alan olsa da 20. yüzyılın önemli bir kısmını büyük savaşsız geçirmemizin altında yatan liberal değerlerin- artık söylemde de olsa geçerliliklerini yitirmiş olması, 2026’ya girerken, bundan sonra ne olacak sorusunu da tetikliyor.

Karşılıklı çıkarlar üzerine kurulu düzenin hep sıfır toplamlı oyun olmayabileceği, herkesin kâr edebileceği ya da en azından çok büyük zarar görmeyeceği kabulünden ya hep ya hiç hesabına geçilmesi, hegemonları değil ama küçük ve orta güçleri tedirginleştiriyor. Bu tedirginlikten bir umut çıkması olası.

2025 Doha Forum’unda pek çok orta güçlü ülkenin bir araya gelerek uluslararası sistemdeki adaletsizlikleri önlemeye yönelik işbirliği imkanları araması, su ve gıda krizi gibi kapımızdaki tehditlere yönelik ortak çözümler üretmek için yeni ve çok ülkeli çalışma grupları kurulması dikkat çekici gelişmeler. Batılı ülkelerin kurduğu oyun sahasından çıkarak kendi oyun sahalarını kurmaya çalışan, dinamik nüfuslu ülkelerin ortak sorunlar karşısında yeni ortak normlar üretmesine belki de az kaldı.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 5 Ocak 2026’da yayımlanmıştır.

Zeynep Alemdar
Zeynep Alemdar
Zeynep Alemdar, Uluslararası İlişkiler Profesörü ve Ekonomi ve Dış Politika Araştırmaları Merkezi (EDAM) Dış Politika Programı Direktörüdür. Akademik araştırmaları, iç politika ve dış politika kesişimine odaklanmaktadır. Türk Dış Politikası, uluslararası güvenlik, Türkiye'de demokratikleşme, Türkiye ve dünyada toplumsal cinsiyet konularında yayınları bulunmaktadır. Kitapları arasında Turkey’s Challenges and Transformation: Politics and Society on the Centennial of the Republic (2023 Palgrave, Harun Arıkan ile), ve Turkish Civil Society and the EU: Domestic Politics Through International Organizations, (2008, Verlag Dr.Müller) yer almaktadır. Hamburg, Almanya'da The New Institute (2024-25), ve Washington’ D.C., ABD'de Carnegie Endowment for International Peace (2014) kurumlarında araştırmacı olarak bulunmuş, Avrupa-Atlantik bölgesinde güvenlik alanında 40 yaş altı dört lideri arasında gösterilmiştir. 2011 yılında Portland State Üniversitesi'nde misafir profesör olarak çalışmıştır. İstanbul'da bir vakıf üniversitesinde 19 yıl görev yapmış; burada Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanlığı (2005-2020) ve İşletme ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanlığı (2020-2023) görevlerini üstlenmiştir. Alemdar, Dış Politikada Kadınlar Girişimi'ni kurmuştur ve Avrupa Liderlik Ağı üyesidir. Galatasaray Üniversitesi'nden lisans, Patterson School of Diplomacy’den yüksek lisans ve Kentucky Üniversitesi'nden doktora derecelerine sahiptir.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x