Ankara-Riyad hattı bölgenin yeni normali mi?

Kaşıkçı kriziyle kopan ama sekiz yıl içinde güvenlik, savunma sanayii ve kritik madenler ekseninde çok kutuplu dünya düzenine uyumlu bir stratejik konsolidasyon zeminine dönen Ankara–Riyad hattını Dr. Gökhan Ereli yazdı.

2018 yılının Ekim ayında yaşanan Cemal Kaşıkçı hadisesi, Türkiye ve Suudi Arabistan arasındaki diplomatik köprüleri ciddi oranda sarsmıştı. Arap halk hareketlerinde farklı politikalar izlenen iki ülke ilişkilerinde, bu gelişme ile birlikte soğuk rüzgârlar esmeye başlamıştı.

Karşılıklı sert suçlamalar, medya savaşları ve Suudi Arabistan’da Türk ürünlerine yönelik sessiz boykotlar, bölgedeki kutuplaşmayı zirve noktasına ulaştırmıştı. 2020’li yıllara kadar gelinen dönemlerde, Ankara ve Riyad arasındaki makas ciddi derece açıktı ve birçok gözlemci bu makasın kısa zamanda kapatılamayacağını ifade ediyordu.

Ancak bugün, Şubat 2026 tarihinde karşımızda bambaşka bir manzara var. Aslında burada, uluslararası ilişkilerin o meşhur söylemi bir kez daha kanıtlandı. “Ebedi dostluklar veya düşmanlıklar yoktur, sadece kalıcı çıkarlar ve yapısal zorunluluklar vardır. İtalik kısım da 2026’nın eklemesi olarak kayıtlara geçebilir. Çünkü iki ülkenin normalleşmesi biraz da yapısal nedenlere bağlıydı.

Türkiye ve Suudi Arabistan, geçtiğimiz yıllardaki çalkantılı ilişkilerin ardından ideolojik çekişmeleri ve geçmişin travmalarını bir kenara bırakarak, bugün adına “stratejik konsolidasyon” diyebileceğimiz ilişkileri sağlamlaştırma evresine geçti. Burada ilişkilerin normalleşmesinden çok, normalleşmenin konsolidasyonundan bahsedilmeli ki bu da iki bölgesel gücün yeni dünya düzeninde ayakta kalmak için kurduğu bir savunma ve kalkınma hamlesine işaret ediyor.

Liderler diplomasisi: Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Veliaht Prens MBS

2020’li yılların başları aslında her iki ülke için de bir bölge siyasetine ayak uydurma dönemiydi. Türkiye, bir yandan ekonomik istikrarını sürdürmek için doğrudan yabancı sermayeye ihtiyaç duyarken, diğer yandan topraklarını çevreleyen Doğu Akdeniz’den Kafkasya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada takip ettiği politikaları finansal ve siyasi bir ortakla destekleme gereğini hissetti.

Suudi Arabistan cephesinde ise 2020’li yılların başları daha derin bir dönüşüme işaret etmekteydi. Veliaht Prens Muhammed bin Selman (MBS) liderliğinde yürütülen Vizyon 2030, ülkeyi sadece hidrokarbon gelirlerine dayanan rentiyer bir krallık olmaktan çıkarıp küresel bir teknoloji, turizm ve lojistik merkezine dönüştürmeyi amaçlıyordu.

Ancak bu devasa dönüşümün gerçekleşmesi için iki şeye duyulan ihtiyaç elzemdi. Birincisi, bölgesel istikrarın temini ve ikinci olarak da bölgedeki yetenekli ortaklar. Ortadoğu’da siyasi/askerî krizlerin sürmesi, ve Suudi Arabistan’ın komşularıyla ve bölgedeki diğer orta büyüklükteki güçlerle sorun yaşaması, Suudi Arabistan’a beklediği küresel sermayeyi getiremez ve Suudi Arabistan kalkınmasının temeline koyduğu pek çok ileri teknolojiyi barındıran mega ölçekte NEOM gibi projeleri hayata geçiremezdi.

Riyad bu nedenle önce 2021’de Doha ile buzları eritti, ardından Tahran ile normalleşme sürecine girdi ve yine bu dönemde Ankara ile olan stratejik bağlarını yeniden tesis etti. Kısacası, bölgesel siyasete verilen tepkiler sebebiyle bozulan ilişkiler yine hem bölgesel hem de yapısal sebeplerden ötürü tamir edilmek durumunda kalmıştı.

Oryantalizmi yıkan güç: İki trilyon dolarlık Vizyon 2030

Bölgeyi hâlen sadece petrol kuyuları, doğal gaz sahaları ve geleneksel alışkanlıklardan ibaret gören eski oryantalist bakış açısı, bugün Suudi Arabistan’ın yönettiği devasa ekonomik kapasiteyi anlamakta zorlanıyor.

Suudi Arabistan’ın Kamu Yatırım Fonu (PIF), bugün 900 milyar doların üzerinde bir büyüklüğe sahip ve hedef bu fonun yönettiği varlıkların değerini kısa sürede iki trilyon dolara ulaştırmak. Bu, uzun Arap erkek entarisi, yani “thobe” giyen, petrol satan ve çölde yaşayan bir milletin, bu klişe tasvirlerin kasvetine bağlı kalmadığını, aynı zamanda dünyanın en gelişmiş yapay zekâ, yeşil enerji ve akıllı şehir teknolojilerine yön vermeyi planladığını gösteriyor.

NEOM, Akabe Körfeziyle Kızıldeniz’i birleştirmeyi planlayan Musa Köprüsü ve Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad yakınlarında inşa edilen, dev ölçekli bir eğlence, spor ve kültür mega-projesi Qiddiya gibi milyarlarca dolarlık yatırımlar, Suudi Arabistan’ın küresel ekonomideki yeni rolünün simgeleri ve aynı zamanda rakiplerden çok dostlara ihtiyaç duyan MBS ve Riyad’ın kilit projeleri olarak karşımıza çıkıyor.

Bu projelerin tamamlanması ve diğer ekonomik faaliyetlerin rahatça gerçekleştirilebilmesi, bunun sonucunda da Suud ekonomisine ve Suud’un uluslararası arenadaki imajına beklenen katkıyı verebilmesi devasa bir mühendislik, lojistik ve inşaat kapasitesinin de hayata geçirilebilmesine bağlıydı.

Tam da bu noktada, aslında 2020 sonrası güç kazanan Türkiye-Suudi Arabistan ilişkilerinin kritik bir sektörü olan inşaat ön plana çıkıyor. Türk firmaları, normalleşme sonrası Suudi Arabistan’daki dev şantiyelerde yeniden ana aktörlerden birisi haline geldi. Burada Çin’in ilk sırada olduğunu da belirtelim.

İki ülke  arasında 2018 sonrası ciddi oranda ivme kaybeden ticaret hacmi, 2024 sonunda 10 milyar dolar barajını zorlamaya başladı. Bugün konuşulan rakamlar ise iki ülke arasında petrol ve hammadde ticaretinin çok daha ötesinde teknoloji ve hizmet ihracatına dayalı bir derinliği ifade ediyor.

Savunma sanayiinde “ortak kader”: SİHA’lardan KAAN’a

İlişkilerdeki en somut ve ampirik güven kanıtı savunma sanayii gibi stratejik bir sektörde iki ülkenin kaydettiği aşama. 2023 yılında Baykar ile imzalanan ve AKINCI TİHA’ların satışını içeren anlaşma, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin tek seferde yapılan en büyük savunma ihracat sözleşmesi olarak kayıtlara geçti.

Fakat burada iki ülkenin savunma sanayii anlaşmaları basit bir “alan-veren ilişkisi” (buyer-seller-relationship) değil. Burada, teknoloji transferi, ortak üretim gibi kritik meselelerin üzerinde anlaşılmış olması, aynı zamanda Türkiye ile yapılan askerî ticaretin Suudi Arabistan’ın savunma sanayii ekosistemini güçlendirmesi ve yeni bir sektör olarak Suud’un ekonomik kaynaklarını çeşitlendirmesini de etkilemesi ile ilgili.

Suudi Arabistan, Vizyon 2030 kapsamında askerî harcamalarının yüzde 50’sini yerel imkânlarla üretmeyi hedefliyor. Suudi Arabistan’ın Askerî Sanayîler Otoritesi Kurumu’nun (GAMI) resmî açıklamaları bu oranın %24,89 düzeylerine yaklaşıldığını göstermekte. Türkiye ise Dağlık Karabağ, Libya ve diğer sahalarda test edilmiş, operasyonel başarısı kanıtlanmış yüksek teknoloji ile bu ilişkiye bir katma değer sunuyor.

Bu “doğal eşleşme” sayesinde, bugün Suudi topraklarında Türk mühendislerinin desteğiyle mühimmat, zırhlı araç ve insansız sistemler üretilmeye devam ediyor. Hatta 2026 yılı itibarıyla Türkiye’nin 5. nesil savaş uçağı KAAN ve insansız savaş uçağı KIZILELMA projelerinde Suudi Arabistan’ın stratejik bir ortak olarak yer alması ciddi bir gündem maddesi haline geldi. Bu ortaklık, iki ülkeyi Batı’nın askerî tedarik zincirindeki kısıtlamalarına karşı koruyan bir “stratejik otonomi” alanı yaratıyor.

Ocak-Şubat 2026 Zirvesi: Ampirik veriler ve yeni ufuklar

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 3 Şubat 2026’da Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiği ziyaret ilişkilerin “restorasyon” döneminin bittiğini ve “entegrasyon”  döneminin başladığını tescillemiş durumda. Ziyaret sonrası açıklanan 31 maddelik ortak bildiri gıda güvenliğinden uzay teknolojilerine kadar çok geniş bir yelpazeyi kapsıyor.

Bu ekonomik projeksiyonun gerçekleşme ihtimali somut ve ampirik verilere dayanıyor. 2024 yılı sonunda 10 milyar dolar seviyesine ulaşan ikili ticaret hacmi, 2026 başında devreye giren yeni gümrük düzenlemeleri ve lojistik kolaylıklar sayesinde yıl sonu itibarıyla 18 milyar dolar sınırına dayandı.

2026 sonu için öngörülen 18 milyar dolarlık bu hacim son zirvede imzalanan dev savunma sözleşmelerinin ve inşaat projelerinin nakit akışına dönüşeceği beklentisine dayanıyor. Bu rakam, geleneksel ticaretin dışına çıkılarak teknoloji ve ağır sanayi ortaklığıyla ulaşılabilecek ampirik bir hedefi temsil ediyor.

Bu ivme, 2030 yılı için hedeflenen 30 milyar dolarlık ticaret hacminin ulaşılabilir bir menzilde olduğunu kanıtlıyor. Madencilik alanında imzalanan yeni protokol ise iş birliğine stratejik bir derinlik katarak, Suudi Arabistan’ın 1,3 trilyon dolar değerindeki keşfedilmemiş mineral rezervlerinin Türk madencilik tecrübesiyle ekonomiye kazandırılmasını öngörüyor.

Nadir toprak elementleri ve lityum gibi kritik kaynakları kapsayan bu ortak hamle, özellikle elektrikli araç ve batarya teknolojileri üretiminde her iki ülkeyi küresel tedarik zincirinin merkezine yerleştirme potansiyeli taşıyor.

Küresel rekabetin gölgesinde stratejik denge

ABD ve Çin arasındaki rekabetin sertleştiği, ABD ve İran’ın ve buna bağlı olarak İsrail ve İran’ın askerî çatışma döneminde olduğu, Ukrayna ve Gazze gibi krizlerin bölgesel dengeleri altüst ettiği bir dönemde aslında ne Ankara ne de Riyad tek bir kampa hapsolmak istiyor. Suudi Arabistan, ABD ile güvenlik bağlarını koparmadan Çin ile ekonomik bağlarını devasa boyutlara taşıyor. Türkiye ise NATO içindeki konumunu korurken, Körfez sermayesi ve Rusya-Çin hattındaki dengelerle manevra alanını genişletiyor.

Bu “çok kutuplu” dünya düzeninde, iki bölgesel gücün ilişkilerini güçlendirmesi, dış baskılara karşı dirençlerini artırıyor. Savunma teknolojilerinde sağlanan iş birliği, dışarıdan gelecek ambargo tehditlerini zayıflatırken, ekonomik entegrasyon, küresel finansal dalgalanmalara karşı bir emniyet sübabı görevi görüyor.

Enerji, savunma ve teknoloji alanlarındaki bu ivme sürdürülebilir kılındığı takdirde, 30 milyar dolarlık ticaret hedefi gerçekçi bir zemine oturacaktır. Bu süreç, iki ülke arasındaki ekonomik entegrasyonu derinleştirirken, 2018 krizini geride bırakarak bölgesel ekonomik koridorlarda ve yeni stratejik ortaklıklarda daha belirleyici bir iş birliğinin önünü açabilir.

Sonuç olarak Türkiye ve Suudi Arabistan arasındaki normalleşme, önceki dönemlerin gerginliğini geride bırakarak ampirik verilere dayalı, kurumsallaşmış ve stratejik bir ortaklığa dönüştü.  Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2026 başındaki ziyaretlerinde atılan imzalar, bu sürecin devletlerin yapısal dokusuna işlendiğini kanıtlıyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 16 Şubat 2026’da yayımlanmıştır.

Gökhan Ereli
Gökhan Ereli
Dr. Gökhan Ereli - Uluslararası İlişkiler akademisyeni ve Orta Doğu araştırmacısı olan Dr. Gökhan Ereli, farklı üniversitelerde yarı zamanlı öğretim üyesi olarak dersler vermektedir. Yüksek lisans (2018) ve doktora (2024) derecelerini Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden almıştır. Profesyonel kariyerinde, Türkiye’de Orta Doğu alanında çalışan bir kuruluş bünyesinde sekiz yıl (2018-2026) görev yapmış ve koordinatörlük unvanıyla ayrılmıştır. Dr. Ereli'nin temel çalışma alanları arasında Orta Doğu’nun ekonomi politiği, kimlik siyaseti, post-pozitivist Uluslararası İlişkiler kuramları, çağdaş Fransız felsefesi ile din ve milliyetçilik arasındaki etkileşim yer almaktadır. Bu konulardaki çalışmaları; Routledge, Vandenhoeck & Ruprecht ve De Gruyter gibi uluslararası yayınevleri tarafından yayımlanmıştır. Saha çalışmaları kapsamında Ereli, 2021–2022 döneminde Ürdün (Amman, Salt ve Medeba), Katar (Doha) ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin yedi emirliğinde (Abu Dabi, Dubai, Sharjah, Umm al-Quwain, Ras al-Khaimah ve Ajman) araştırmalar yürütmüştür.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Ankara-Riyad hattı bölgenin yeni normali mi?

Kaşıkçı kriziyle kopan ama sekiz yıl içinde güvenlik, savunma sanayii ve kritik madenler ekseninde çok kutuplu dünya düzenine uyumlu bir stratejik konsolidasyon zeminine dönen Ankara–Riyad hattını Dr. Gökhan Ereli yazdı.

2018 yılının Ekim ayında yaşanan Cemal Kaşıkçı hadisesi, Türkiye ve Suudi Arabistan arasındaki diplomatik köprüleri ciddi oranda sarsmıştı. Arap halk hareketlerinde farklı politikalar izlenen iki ülke ilişkilerinde, bu gelişme ile birlikte soğuk rüzgârlar esmeye başlamıştı.

Karşılıklı sert suçlamalar, medya savaşları ve Suudi Arabistan’da Türk ürünlerine yönelik sessiz boykotlar, bölgedeki kutuplaşmayı zirve noktasına ulaştırmıştı. 2020’li yıllara kadar gelinen dönemlerde, Ankara ve Riyad arasındaki makas ciddi derece açıktı ve birçok gözlemci bu makasın kısa zamanda kapatılamayacağını ifade ediyordu.

Ancak bugün, Şubat 2026 tarihinde karşımızda bambaşka bir manzara var. Aslında burada, uluslararası ilişkilerin o meşhur söylemi bir kez daha kanıtlandı. “Ebedi dostluklar veya düşmanlıklar yoktur, sadece kalıcı çıkarlar ve yapısal zorunluluklar vardır. İtalik kısım da 2026’nın eklemesi olarak kayıtlara geçebilir. Çünkü iki ülkenin normalleşmesi biraz da yapısal nedenlere bağlıydı.

Türkiye ve Suudi Arabistan, geçtiğimiz yıllardaki çalkantılı ilişkilerin ardından ideolojik çekişmeleri ve geçmişin travmalarını bir kenara bırakarak, bugün adına “stratejik konsolidasyon” diyebileceğimiz ilişkileri sağlamlaştırma evresine geçti. Burada ilişkilerin normalleşmesinden çok, normalleşmenin konsolidasyonundan bahsedilmeli ki bu da iki bölgesel gücün yeni dünya düzeninde ayakta kalmak için kurduğu bir savunma ve kalkınma hamlesine işaret ediyor.

Liderler diplomasisi: Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Veliaht Prens MBS

2020’li yılların başları aslında her iki ülke için de bir bölge siyasetine ayak uydurma dönemiydi. Türkiye, bir yandan ekonomik istikrarını sürdürmek için doğrudan yabancı sermayeye ihtiyaç duyarken, diğer yandan topraklarını çevreleyen Doğu Akdeniz’den Kafkasya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada takip ettiği politikaları finansal ve siyasi bir ortakla destekleme gereğini hissetti.

Suudi Arabistan cephesinde ise 2020’li yılların başları daha derin bir dönüşüme işaret etmekteydi. Veliaht Prens Muhammed bin Selman (MBS) liderliğinde yürütülen Vizyon 2030, ülkeyi sadece hidrokarbon gelirlerine dayanan rentiyer bir krallık olmaktan çıkarıp küresel bir teknoloji, turizm ve lojistik merkezine dönüştürmeyi amaçlıyordu.

Ancak bu devasa dönüşümün gerçekleşmesi için iki şeye duyulan ihtiyaç elzemdi. Birincisi, bölgesel istikrarın temini ve ikinci olarak da bölgedeki yetenekli ortaklar. Ortadoğu’da siyasi/askerî krizlerin sürmesi, ve Suudi Arabistan’ın komşularıyla ve bölgedeki diğer orta büyüklükteki güçlerle sorun yaşaması, Suudi Arabistan’a beklediği küresel sermayeyi getiremez ve Suudi Arabistan kalkınmasının temeline koyduğu pek çok ileri teknolojiyi barındıran mega ölçekte NEOM gibi projeleri hayata geçiremezdi.

Riyad bu nedenle önce 2021’de Doha ile buzları eritti, ardından Tahran ile normalleşme sürecine girdi ve yine bu dönemde Ankara ile olan stratejik bağlarını yeniden tesis etti. Kısacası, bölgesel siyasete verilen tepkiler sebebiyle bozulan ilişkiler yine hem bölgesel hem de yapısal sebeplerden ötürü tamir edilmek durumunda kalmıştı.

Oryantalizmi yıkan güç: İki trilyon dolarlık Vizyon 2030

Bölgeyi hâlen sadece petrol kuyuları, doğal gaz sahaları ve geleneksel alışkanlıklardan ibaret gören eski oryantalist bakış açısı, bugün Suudi Arabistan’ın yönettiği devasa ekonomik kapasiteyi anlamakta zorlanıyor.

Suudi Arabistan’ın Kamu Yatırım Fonu (PIF), bugün 900 milyar doların üzerinde bir büyüklüğe sahip ve hedef bu fonun yönettiği varlıkların değerini kısa sürede iki trilyon dolara ulaştırmak. Bu, uzun Arap erkek entarisi, yani “thobe” giyen, petrol satan ve çölde yaşayan bir milletin, bu klişe tasvirlerin kasvetine bağlı kalmadığını, aynı zamanda dünyanın en gelişmiş yapay zekâ, yeşil enerji ve akıllı şehir teknolojilerine yön vermeyi planladığını gösteriyor.

NEOM, Akabe Körfeziyle Kızıldeniz’i birleştirmeyi planlayan Musa Köprüsü ve Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad yakınlarında inşa edilen, dev ölçekli bir eğlence, spor ve kültür mega-projesi Qiddiya gibi milyarlarca dolarlık yatırımlar, Suudi Arabistan’ın küresel ekonomideki yeni rolünün simgeleri ve aynı zamanda rakiplerden çok dostlara ihtiyaç duyan MBS ve Riyad’ın kilit projeleri olarak karşımıza çıkıyor.

Bu projelerin tamamlanması ve diğer ekonomik faaliyetlerin rahatça gerçekleştirilebilmesi, bunun sonucunda da Suud ekonomisine ve Suud’un uluslararası arenadaki imajına beklenen katkıyı verebilmesi devasa bir mühendislik, lojistik ve inşaat kapasitesinin de hayata geçirilebilmesine bağlıydı.

Tam da bu noktada, aslında 2020 sonrası güç kazanan Türkiye-Suudi Arabistan ilişkilerinin kritik bir sektörü olan inşaat ön plana çıkıyor. Türk firmaları, normalleşme sonrası Suudi Arabistan’daki dev şantiyelerde yeniden ana aktörlerden birisi haline geldi. Burada Çin’in ilk sırada olduğunu da belirtelim.

İki ülke  arasında 2018 sonrası ciddi oranda ivme kaybeden ticaret hacmi, 2024 sonunda 10 milyar dolar barajını zorlamaya başladı. Bugün konuşulan rakamlar ise iki ülke arasında petrol ve hammadde ticaretinin çok daha ötesinde teknoloji ve hizmet ihracatına dayalı bir derinliği ifade ediyor.

Savunma sanayiinde “ortak kader”: SİHA’lardan KAAN’a

İlişkilerdeki en somut ve ampirik güven kanıtı savunma sanayii gibi stratejik bir sektörde iki ülkenin kaydettiği aşama. 2023 yılında Baykar ile imzalanan ve AKINCI TİHA’ların satışını içeren anlaşma, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin tek seferde yapılan en büyük savunma ihracat sözleşmesi olarak kayıtlara geçti.

Fakat burada iki ülkenin savunma sanayii anlaşmaları basit bir “alan-veren ilişkisi” (buyer-seller-relationship) değil. Burada, teknoloji transferi, ortak üretim gibi kritik meselelerin üzerinde anlaşılmış olması, aynı zamanda Türkiye ile yapılan askerî ticaretin Suudi Arabistan’ın savunma sanayii ekosistemini güçlendirmesi ve yeni bir sektör olarak Suud’un ekonomik kaynaklarını çeşitlendirmesini de etkilemesi ile ilgili.

Suudi Arabistan, Vizyon 2030 kapsamında askerî harcamalarının yüzde 50’sini yerel imkânlarla üretmeyi hedefliyor. Suudi Arabistan’ın Askerî Sanayîler Otoritesi Kurumu’nun (GAMI) resmî açıklamaları bu oranın %24,89 düzeylerine yaklaşıldığını göstermekte. Türkiye ise Dağlık Karabağ, Libya ve diğer sahalarda test edilmiş, operasyonel başarısı kanıtlanmış yüksek teknoloji ile bu ilişkiye bir katma değer sunuyor.

Bu “doğal eşleşme” sayesinde, bugün Suudi topraklarında Türk mühendislerinin desteğiyle mühimmat, zırhlı araç ve insansız sistemler üretilmeye devam ediyor. Hatta 2026 yılı itibarıyla Türkiye’nin 5. nesil savaş uçağı KAAN ve insansız savaş uçağı KIZILELMA projelerinde Suudi Arabistan’ın stratejik bir ortak olarak yer alması ciddi bir gündem maddesi haline geldi. Bu ortaklık, iki ülkeyi Batı’nın askerî tedarik zincirindeki kısıtlamalarına karşı koruyan bir “stratejik otonomi” alanı yaratıyor.

Ocak-Şubat 2026 Zirvesi: Ampirik veriler ve yeni ufuklar

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 3 Şubat 2026’da Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiği ziyaret ilişkilerin “restorasyon” döneminin bittiğini ve “entegrasyon”  döneminin başladığını tescillemiş durumda. Ziyaret sonrası açıklanan 31 maddelik ortak bildiri gıda güvenliğinden uzay teknolojilerine kadar çok geniş bir yelpazeyi kapsıyor.

Bu ekonomik projeksiyonun gerçekleşme ihtimali somut ve ampirik verilere dayanıyor. 2024 yılı sonunda 10 milyar dolar seviyesine ulaşan ikili ticaret hacmi, 2026 başında devreye giren yeni gümrük düzenlemeleri ve lojistik kolaylıklar sayesinde yıl sonu itibarıyla 18 milyar dolar sınırına dayandı.

2026 sonu için öngörülen 18 milyar dolarlık bu hacim son zirvede imzalanan dev savunma sözleşmelerinin ve inşaat projelerinin nakit akışına dönüşeceği beklentisine dayanıyor. Bu rakam, geleneksel ticaretin dışına çıkılarak teknoloji ve ağır sanayi ortaklığıyla ulaşılabilecek ampirik bir hedefi temsil ediyor.

Bu ivme, 2030 yılı için hedeflenen 30 milyar dolarlık ticaret hacminin ulaşılabilir bir menzilde olduğunu kanıtlıyor. Madencilik alanında imzalanan yeni protokol ise iş birliğine stratejik bir derinlik katarak, Suudi Arabistan’ın 1,3 trilyon dolar değerindeki keşfedilmemiş mineral rezervlerinin Türk madencilik tecrübesiyle ekonomiye kazandırılmasını öngörüyor.

Nadir toprak elementleri ve lityum gibi kritik kaynakları kapsayan bu ortak hamle, özellikle elektrikli araç ve batarya teknolojileri üretiminde her iki ülkeyi küresel tedarik zincirinin merkezine yerleştirme potansiyeli taşıyor.

Küresel rekabetin gölgesinde stratejik denge

ABD ve Çin arasındaki rekabetin sertleştiği, ABD ve İran’ın ve buna bağlı olarak İsrail ve İran’ın askerî çatışma döneminde olduğu, Ukrayna ve Gazze gibi krizlerin bölgesel dengeleri altüst ettiği bir dönemde aslında ne Ankara ne de Riyad tek bir kampa hapsolmak istiyor. Suudi Arabistan, ABD ile güvenlik bağlarını koparmadan Çin ile ekonomik bağlarını devasa boyutlara taşıyor. Türkiye ise NATO içindeki konumunu korurken, Körfez sermayesi ve Rusya-Çin hattındaki dengelerle manevra alanını genişletiyor.

Bu “çok kutuplu” dünya düzeninde, iki bölgesel gücün ilişkilerini güçlendirmesi, dış baskılara karşı dirençlerini artırıyor. Savunma teknolojilerinde sağlanan iş birliği, dışarıdan gelecek ambargo tehditlerini zayıflatırken, ekonomik entegrasyon, küresel finansal dalgalanmalara karşı bir emniyet sübabı görevi görüyor.

Enerji, savunma ve teknoloji alanlarındaki bu ivme sürdürülebilir kılındığı takdirde, 30 milyar dolarlık ticaret hedefi gerçekçi bir zemine oturacaktır. Bu süreç, iki ülke arasındaki ekonomik entegrasyonu derinleştirirken, 2018 krizini geride bırakarak bölgesel ekonomik koridorlarda ve yeni stratejik ortaklıklarda daha belirleyici bir iş birliğinin önünü açabilir.

Sonuç olarak Türkiye ve Suudi Arabistan arasındaki normalleşme, önceki dönemlerin gerginliğini geride bırakarak ampirik verilere dayalı, kurumsallaşmış ve stratejik bir ortaklığa dönüştü.  Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2026 başındaki ziyaretlerinde atılan imzalar, bu sürecin devletlerin yapısal dokusuna işlendiğini kanıtlıyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 16 Şubat 2026’da yayımlanmıştır.

Gökhan Ereli
Gökhan Ereli
Dr. Gökhan Ereli - Uluslararası İlişkiler akademisyeni ve Orta Doğu araştırmacısı olan Dr. Gökhan Ereli, farklı üniversitelerde yarı zamanlı öğretim üyesi olarak dersler vermektedir. Yüksek lisans (2018) ve doktora (2024) derecelerini Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden almıştır. Profesyonel kariyerinde, Türkiye’de Orta Doğu alanında çalışan bir kuruluş bünyesinde sekiz yıl (2018-2026) görev yapmış ve koordinatörlük unvanıyla ayrılmıştır. Dr. Ereli'nin temel çalışma alanları arasında Orta Doğu’nun ekonomi politiği, kimlik siyaseti, post-pozitivist Uluslararası İlişkiler kuramları, çağdaş Fransız felsefesi ile din ve milliyetçilik arasındaki etkileşim yer almaktadır. Bu konulardaki çalışmaları; Routledge, Vandenhoeck & Ruprecht ve De Gruyter gibi uluslararası yayınevleri tarafından yayımlanmıştır. Saha çalışmaları kapsamında Ereli, 2021–2022 döneminde Ürdün (Amman, Salt ve Medeba), Katar (Doha) ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin yedi emirliğinde (Abu Dabi, Dubai, Sharjah, Umm al-Quwain, Ras al-Khaimah ve Ajman) araştırmalar yürütmüştür.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x