Avrupa sağ-popülizminin pagan hevesleri: İslâm karşıtlığına ivme mi?

Avrupa’daki sağ-popülistler için Hıristiyanlık sadece kültürel bir çerçeve ama İslam düşmanlığı en büyük ortak paydaları. Bu yaklaşımın köklerini besleme arayışları onları paganizmle ve Hint milliyetçiliğiyle de buluşturuyor. Sağ popülizmin alışılmadık köklerini Sinan Baykent yazdı.

Oxford Üniversitesi araştırmacısı Tobias Cremer’ın Avrupa sağ-popülistleriyle ilgili ilginç ve bence doğru bir tezi var. Cremer, sağ-popülistlerin günümüzde “Tanrı’sız bir Haçlı Seferi” örgütleyicileri olduğunu savunuyor. Buradaki “Tanrı’sız” vurgusu fevkalade önemli.

Gerçekten de sağ-popülist muhit içinde Hristiyanlık bir “kültür ve medeniyet” ifâdesi olmanın ötesinde herhangi bir karşılık bulmuyor. Başka bir deyişle Hristiyanlığın “inançsal” boyutu zaman içinde – belki bütünüyle olmasa bile – ekseriyetle buharlaştı. Cremer, peydahlanan bu “seküler” Hristiyanlığın ulusların “etno-kültürel” tanımlamalarına yaradığını ve fakat Hristiyanî iman, pratik ve kurumlardan tecrit olduğunu saptıyor.

Böylelikle sağ-popülist algı ve uygulamadaki Hristiyanlığın “kültürel coğrafî alan”ı çerçeveleme işlevi üstlendiği ve bu doğrultuda İslâm karşıtlığına somut bir zemin sunduğu çıkarımı pekişiyor.

Tanrı’sız Haçlı Seferi: Batı’da din, popülizm ve sağ kimlik

Cremer’ın 2023 yılında yayımlanan “Tanrı’sız Haçlı Seferi: Batı’da din, popülizm ve sağ kimlik” başlıklı eserinde Alman AfD (Almanya için Alternatif) ve Fransız Rassemblement National (Ulusal Birlik) partilerinden temsilciler, aktivistler ve sempatizanlarla yaptığı söyleşiler var. Uzun yıllardır benim de altını çizdiğim olguları çok mahirce mühürleyen bir tarzda Cremer, Hristiyanlığın sağ-popülistlerce bir “yaşam tarzı” kategorisinde indirgendiğini ispatlıyor.

Örneğin AfD lideri Alexander Gauland’ın şu sözleri çok manidar:

Biz Hristiyanlığı herhangi bir dinî temelde değil, Almanya’daki geleneksel bir yaşam tarzı şeklinde savunuyoruz. Hristiyanlık bugün atalarımızdan miras aldığımız âdetlerin yalnızca bir metaforu.

Keza Fransa’da, saflarında bir dönemler en koyu Katolikleri ve en katı monarşistleri barındıran Ulusal Birlik’in bugün “İslâm’la mücadele” argümanına halel gelmemesi adına LGBT haklarını üst perdelerden sahiplenebilmesinin de aynı zâviyeden yorumlanabileceği aşikâr ki, nitekim Cremer da kitabı dâhilinde bu levhada özel bir parantez açıyor.

Cremer’ın eseri bir “girizgâh” mâhiyetinde belirleyici oldu. Gerçekten de bugün sağ-popülistlerin temel ve kalın çelişkisi İslâm’la ve bu çelişki klâsik “din” anlayışı ekseninde nakşedilmiyor.

Çok daha bilinçaltı, kadim ve derin sebepler var. Dahası, “sebepleri” aşkın “kökler” var.

Sağ-popülizmin ezber bozan kökleri

Hollanda’daki son seçimlerin galibi sağ-popülist Geert Wilders bu anlamda çarpıcı bir isim mesela. Bilindiği üzere Wilders, Batı menşeili sağ-popülist galaksideki en azılı İslâm düşmanı.

Wilders’in 2021 yılında yayımladığı “Ölümle damgalanmış: İslâm’ın bana ve Batı’ya karşı savaşı” başlıklı kitabındaki bazı kesitler bahsini ettiğim “kökler”e nispetle epey ipucu veriyor.

Wilders, Hint milliyetçi tarihyazımı üstatlarından biri addedilen tarihçi Kishori Saran Lal’ın ve Avrupa paganizmiyle de yakinen ilgilenen Hint milliyetçiliği (Hindutva – “Hintlilik”) çizgisindeki tarihçi-yazar Ram Swarup’ın – her ikisi de çok tartışmalı – çalışmalarına atıf yapıyor. Wilders, söz konusu atıfları kendi vizyonunun çimentosuna dönüştürme eğiliminde.

Şu pasaj, bilhassa dikkat çekici:

Hint tarihçi K.S. Lal, 1000 yılında 200 milyon olan Hint nüfusunun cihat sebebiyle 1500 yılında 170 milyona gerilediğini ve bu süreçte yaklaşık 60-80 milyon kadar Hintlinin sırf bu sebepten hayatını yitirdiğini söylüyor.

Gerçekten de Wilders’in Hindutva hayranlığının pek çok dışavurumuna rastlamak mümkün. X platformunda Wilders’in “Tahammülsüzlüğe tahammülsüzlük gösterilmeli; Hint dostlarım İslâm’ı yatıştırmaya kalkmayın, bu size pahalıya patlar”, “Hinduizm’e İslâm’dan milyonlarca kat daha çok saygı duyuyorum”, “Bangladeş’te, Pakistan’da sırf Hindu oldukları için katledilen yahut hapsedilen Hinduları desteklemeyi sürdüreceğim” vb. çok sayıda paylaşımı var.

Mevzubahis hayranlığı yalnızca Wilders beslemiyor elbette.

2019 yılın ekim ayında Avrupa Parlamentosu (AP) üyesi sağ-popülist temsilcilerden müteşekkil bir heyet o dönemde kimi Hint siyasetçilerin dahi giremediği Keşmir’e ziyarette bulmuştu. Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin içten ve dıştan adeta eleştiri yağmuruna tutulduğu günlerde bu heyet Keşmir’deki ablukaya uluslararası meşruiyet kazandırmak noktasında mesai harcıyordu.

Aynı yılın sonlarında Marine Le Pen liderliğindeki başka bir heyet (bu defa Ulusal Birlik’e mahsus) Modi ile bir görüşme ayarlamak için terlerken araya Kovid-19 salgını girmiş ve seyahat planını sekteye uğratmıştı. Le Pen’in 2017 yılında da – Cumhurbaşkanlığı seçimin ikinci turu öncesinde – Modi’yle bir görüntü vermek (veya en azından destek açıklamasını almak) noktasında çaba sarf ettiği basına yansımıştı.

Belirtmek gerekir ki, “sağ-popülizm” bugün Avrupa (yahut genel anlamıyla Batı) toplumlarının kaynayan kazanının sadece görünen, legal yüzü. Temsilî siyâset bağlamında kanalize edilen yoğun enerjinin yeraltına doğru akan kısmı perdelediği aşikâr.

Hint ezoterizminin-kozmolojisinin[1] Avrupa’da milliyetçiliğin (hem 19’uncu yüzyılın son demlerinden itibaren ama bilhassa da Hitlercilik tüm Avrupa milliyetçiliğini yuttuktan sonra) biçimlenmesine doğrudan ve dolaylı yollardan katkı yaptığına hiç şüphe yok. Daima bir “çekim sahası” olagelmiştir ve bu özellik bugün yine, yeniden nüksetse de eskiye göre çok farklı temellerde cereyan ediyor.

Geçen yüzyılın hikâye örgüsü “Aryan ırkının üstünlüğü” ülküsünü öne çıkarırken, bugün “İslâm/Müslüman karşıtlığı” ortaklığına evrildi. Dahası ve belki de en önemlisi, içselleştirilen ezoterik öğeler geçen yüzyılda antisemist tutumları kırbaçlarken bugün (özellikle) Siyonizmi kucaklayan Yahudilerle barışmanın aracı hâline geldi.

Hindutva 21’inci yüzyılda Avrupa “ulusal sağı” için “antisemit” geçmişinden sıyrılıp Yahudilerle barışma kapısını açan anahtar konumunda. Dolayısıyla bir nevî “arınma pınarı”ndan bahsedilebilir. Tutkal ise son kertede İslâm ve Müslüman düşmanlığı.

“Yüzey”deki temsil böyle. Oysa meselenin bir de “yüzey altı” kısmı var.

Hint milliyetçiliğine ve Hinduluğa bu merak neden?

2011 yılında Norveç’teki şiddet eylemleriyle 77 kişiyi öldüren ve 242 kişiyi yaralayan Anders Behring Breivik’in yayımladığı 1518 sayfalık manifestoda “Hindistan”, “Hindu” ve “Hint” gibi kavramlar tamı tamına 102 defa kullanılıyor.

Hintlerin “Müslüman Sorunu”na “nihai bir çözüm” getirmeleri gerektiğine değinen Breivik, Hindutva’nın sokakları elinde bulundurmasının önemli olduğunu ve Hinduizm’e “saygısızlık” yapan Müslümanların linç edilmesini doğru bulduğunu aktarıyor. Avrupa ile Hint “direniş hareketlerinin” birbirlerinin tecrübelerinden istifade ederek dayanışmasına vurgu yapan Breivik, son olarak ikilinin hedeflerinin “ya tamamen ya da neredeyse aynı” olduğunu serdediyor.

Temsil kabiliyeti haiz sağ-popülizmin “Tanrı’sız Haçlı Seferi” veya “dini dinsizleştirerek kullanma” teşebbüsü “temsile yanaşmayan” yüzey altını da hiç tereddütsüz etkiliyor. Bu anlamda son on yıllarda irili-ufaklı Avrupaî-Batılı ulusal hareketlerin Hristiyanlık-öncesi kadim “doğal” din motiflerine yönlendiği sayısız araştırmayla sabit.

Etnik kimlik iskeletini yine büyük ölçüde etnik yahut kültürel planda “homojen” inançlarla dokulandırmak üzere bir çeşit yarı-arkeolojik “mânâ” kazıları yürüyor. Animizmden[2] Kelt ve Kuzey mitolojilerine, oradan da muhtelif “New Age” eko-spiritüalist akımlara değin dallanan hacimli bir alan…

Avrupa sağ-popülizminin Savitri Devi’yi yeniden keşfi

Kazılar esnasında üzerinde biriken tozu-toprağı ilk atan figür ise muhakkak ki Savitri Devi (Maximiani Julia Portas).

Yunan asıllı bir Fransız vatandaşı ve “ezoterik Hitlerciliğin” en önde gelen şahsiyeti olan Savitri Devi, Hint ezoterizmi-kozmolojisi ile nasyonal-sosyalizmi en “katıksızca” harmanlamış bir isim. Hayatının büyük bir kısmını “Avrupa’nın yaşayan pagan geçmişini” bulduğu Hindistan’da geçirdi. Bir Hint milliyetçisiyle evlendi, Hindu oldu ve öyle de öldü. 2’nci Dünya Savaşı ertesinde kitapları, makaleleri ve röportajlarıyla kıta Avrupa’sı, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) siyâsî kavgasını metafizik imgelerle bağdaştırmaya, buralardaki “ulusal-sağ” formasyonları “beslemeye” devam etti. Hâl böyle olunca, bugünkü Hindutva-Avrupa sağ-popülizmi muhabbeti kapsamında da analistlerce sıklıkla anılıyor.

Örneğin Devi’nin 1939 yılında kaleme aldığı “Hintlere Bir Uyarı” başlıklı kitabı günümüzde bahsi geçen çevrelerde oldukça revaçta. Devi’nin “büyüyen Muhammedî demografi tehlikesi”ne büyüteç tuttuğu eserde, şayet Hindular “vaktinde uyanmazlarsa” çok yakın bir gelecekte Hindu toplum nizâmına “bugün Avrupalıların Antik Yunan’a baktıkları bir nostaljiyle” bakacakları ihtarını yapıyor.

İspanya’nın neredeyse tamamı bir zamanlar Muhammedîlerin elindeydi” diyen Devi, “fakat sonra Katolik Krallar siyâsî irade örneği gösterdiler” diye yazarak Hinduların bir “ulusal yıkım” yaşamamak adına “iktidar aygıtını kullanmak” durumunda olduklarına işaret ediyor.

Ne var ki aynı Devi, 1940 yılında yayımladığı “Gayrı-Hindu Hintler ve Hint Birliği” başlıklı eserinde bu defa Hristiyan ile “Muhammedî” unsurların ulusal bünyeye nasıl dâhil edilmeleri gerektiğine dair satırlara da geniş yer verir. Tabii Devi’nin o sıralar Müslüman nüfusun yoğun yaşadığı Bengal bölgesinde ikâmet ettiği unutulmamalı. Hint ulusunu “yapan” etnik aidiyetin din davalarının üzerine çıkartıldığı takdirde Hint ulusal birliğinin dinî bölünmeye rağmen sağlanabileceğini yazar. Hindularda da “Muhammedîlerde” de kendince gördüğü hataları eşit üslupla eleştirir. Hatta bu istikamette – çok uyuşmasa da – Türkiye, İran ve Japonya örneklerini verir.

Nedense çağdaş Avrupa sağ-popülizmi (ve ötesi, altı – her neyse) 1939 yılının Devi’sinde ısrar eder. Üstelik o Devi’nin de yalnızca “bir parçası”nı (en işlevsel parçasını) alır zira unutulmamalıdır ki, Hindutva’nın fikir babası Vinayak Damodar Savarkar’ın tam aksine, Devi bütün dünya görüşünü ve dahi “yaşam sebebi”ni “karanlığın güçleri” olarak nitelediği Yahudilere hususî, şiddetli bir muhalefet gütmek üzere düzenlemiştir.

Her ne kadar Savarkar ile Devi arasında belli düzeyde bir “irtibat”, “sempati” ve “dayanışma” var idiyse de bu hiçbir zaman “kesin mutabakat”la neticelenmedi. Gerçekten de Devi’nin “Hindutva kavrayışımıza Hintler dışında sadece Yahudiler yaklaşabilirler” diyen ve Hintleri Hitler’e karşı Birleşik Krallık ordularına bilfiil omuz vermeye çağıran bir Savarkar’la “mutlak” anlamda uzlaşması – en hafif tâbirle – zordu.

Avrupa’daki sağ-popülist nüvenin yumuşak karnı ve Modi’nin Hindistan’ı

Velhâsıl anlaşılıyor ki, Modi’nin Hindistan’ı – tıpkı Putin’in Rusya’sı gibi – Avrupa’daki sağ-popülist nüvenin yumuşak karnını bulmuş. Yeri ve zamanı geldiğinde kullanmaktan, kaşımaktan geri durmuyor ve “yayılmacılığı” bambaşka (teopolitik) düzlemlerde kotarmayı başarıyor.

Sağ-popülistler ise Tarih’in üzerlerine “saldığı” kimi “hayaletleri” bu sâyede kovalıyorlar. Kendilerine Asya’da yaslanacak “güçlü” bir müttefik buluyor ve onun sunabileceği maddî-manevî “büyüme” fırsatlarını sarmalıyorlar.

En büyük ironi ise, hiç kuşkusuz, yeni yüzyıldaki tüm bu “esansiyel” ve ideolojik köprülerin Savitri Devi’nin gölgesinde kuruluyor oluşunda.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 26 Şubat 2024’te yayımlanmıştır.

[1] Hindu inanışının en temel sembol, metafor ve hatta dogmaları nasyonal-sosyalist ideolojiye derinlemesine nüfuz etti (ettirildi). Daha ince ayrıntılar için Alfred Rosenberg, Rudolf Hess, Heinrich Himmler ve Richard Walter Darré gibi önde gelen isimlerin nasyonal-sosyalizme bu düzlemde yaptıkları okültist katkılara bakılabilir.

[2] Canlandırmacılık. Doğadaki olay, canlı ve nesnelere ruh izafe etmeye dönük felsefe.

Sinan Baykent
Sinan Baykent
Sinan Baykent - Cenevre Üniversitesi’nde siyasal bilimler lisans ve siyasal psikoloji yüksek lisans tahsili gördü. 2011-2015 yılları arasında siyasal danışmanlık ve metin yazarlığı görevlerinde bulundu. 2015 yılından bu yana başta Hürriyet Daily News olmak üzere muhtelif yurtiçi ve yurtdışı gazetelerde, dergilerde ve platformlarda makaleler kaleme aldı. Son bir buçuk yıldır makalelerine dışarıdan yazdığı Independent Türkçe’de devam ediyor. Araştırma konuları arasında tarihsel Avrupa milliyetçiliği ve çağdaş sağ-popülist hareketler yer alıyor. Yayımlanmış iki kitabı var. Fransızca, İngilizce ve İspanyolca biliyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Avrupa sağ-popülizminin pagan hevesleri: İslâm karşıtlığına ivme mi?

Avrupa’daki sağ-popülistler için Hıristiyanlık sadece kültürel bir çerçeve ama İslam düşmanlığı en büyük ortak paydaları. Bu yaklaşımın köklerini besleme arayışları onları paganizmle ve Hint milliyetçiliğiyle de buluşturuyor. Sağ popülizmin alışılmadık köklerini Sinan Baykent yazdı.

Oxford Üniversitesi araştırmacısı Tobias Cremer’ın Avrupa sağ-popülistleriyle ilgili ilginç ve bence doğru bir tezi var. Cremer, sağ-popülistlerin günümüzde “Tanrı’sız bir Haçlı Seferi” örgütleyicileri olduğunu savunuyor. Buradaki “Tanrı’sız” vurgusu fevkalade önemli.

Gerçekten de sağ-popülist muhit içinde Hristiyanlık bir “kültür ve medeniyet” ifâdesi olmanın ötesinde herhangi bir karşılık bulmuyor. Başka bir deyişle Hristiyanlığın “inançsal” boyutu zaman içinde – belki bütünüyle olmasa bile – ekseriyetle buharlaştı. Cremer, peydahlanan bu “seküler” Hristiyanlığın ulusların “etno-kültürel” tanımlamalarına yaradığını ve fakat Hristiyanî iman, pratik ve kurumlardan tecrit olduğunu saptıyor.

Böylelikle sağ-popülist algı ve uygulamadaki Hristiyanlığın “kültürel coğrafî alan”ı çerçeveleme işlevi üstlendiği ve bu doğrultuda İslâm karşıtlığına somut bir zemin sunduğu çıkarımı pekişiyor.

Tanrı’sız Haçlı Seferi: Batı’da din, popülizm ve sağ kimlik

Cremer’ın 2023 yılında yayımlanan “Tanrı’sız Haçlı Seferi: Batı’da din, popülizm ve sağ kimlik” başlıklı eserinde Alman AfD (Almanya için Alternatif) ve Fransız Rassemblement National (Ulusal Birlik) partilerinden temsilciler, aktivistler ve sempatizanlarla yaptığı söyleşiler var. Uzun yıllardır benim de altını çizdiğim olguları çok mahirce mühürleyen bir tarzda Cremer, Hristiyanlığın sağ-popülistlerce bir “yaşam tarzı” kategorisinde indirgendiğini ispatlıyor.

Örneğin AfD lideri Alexander Gauland’ın şu sözleri çok manidar:

Biz Hristiyanlığı herhangi bir dinî temelde değil, Almanya’daki geleneksel bir yaşam tarzı şeklinde savunuyoruz. Hristiyanlık bugün atalarımızdan miras aldığımız âdetlerin yalnızca bir metaforu.

Keza Fransa’da, saflarında bir dönemler en koyu Katolikleri ve en katı monarşistleri barındıran Ulusal Birlik’in bugün “İslâm’la mücadele” argümanına halel gelmemesi adına LGBT haklarını üst perdelerden sahiplenebilmesinin de aynı zâviyeden yorumlanabileceği aşikâr ki, nitekim Cremer da kitabı dâhilinde bu levhada özel bir parantez açıyor.

Cremer’ın eseri bir “girizgâh” mâhiyetinde belirleyici oldu. Gerçekten de bugün sağ-popülistlerin temel ve kalın çelişkisi İslâm’la ve bu çelişki klâsik “din” anlayışı ekseninde nakşedilmiyor.

Çok daha bilinçaltı, kadim ve derin sebepler var. Dahası, “sebepleri” aşkın “kökler” var.

Sağ-popülizmin ezber bozan kökleri

Hollanda’daki son seçimlerin galibi sağ-popülist Geert Wilders bu anlamda çarpıcı bir isim mesela. Bilindiği üzere Wilders, Batı menşeili sağ-popülist galaksideki en azılı İslâm düşmanı.

Wilders’in 2021 yılında yayımladığı “Ölümle damgalanmış: İslâm’ın bana ve Batı’ya karşı savaşı” başlıklı kitabındaki bazı kesitler bahsini ettiğim “kökler”e nispetle epey ipucu veriyor.

Wilders, Hint milliyetçi tarihyazımı üstatlarından biri addedilen tarihçi Kishori Saran Lal’ın ve Avrupa paganizmiyle de yakinen ilgilenen Hint milliyetçiliği (Hindutva – “Hintlilik”) çizgisindeki tarihçi-yazar Ram Swarup’ın – her ikisi de çok tartışmalı – çalışmalarına atıf yapıyor. Wilders, söz konusu atıfları kendi vizyonunun çimentosuna dönüştürme eğiliminde.

Şu pasaj, bilhassa dikkat çekici:

Hint tarihçi K.S. Lal, 1000 yılında 200 milyon olan Hint nüfusunun cihat sebebiyle 1500 yılında 170 milyona gerilediğini ve bu süreçte yaklaşık 60-80 milyon kadar Hintlinin sırf bu sebepten hayatını yitirdiğini söylüyor.

Gerçekten de Wilders’in Hindutva hayranlığının pek çok dışavurumuna rastlamak mümkün. X platformunda Wilders’in “Tahammülsüzlüğe tahammülsüzlük gösterilmeli; Hint dostlarım İslâm’ı yatıştırmaya kalkmayın, bu size pahalıya patlar”, “Hinduizm’e İslâm’dan milyonlarca kat daha çok saygı duyuyorum”, “Bangladeş’te, Pakistan’da sırf Hindu oldukları için katledilen yahut hapsedilen Hinduları desteklemeyi sürdüreceğim” vb. çok sayıda paylaşımı var.

Mevzubahis hayranlığı yalnızca Wilders beslemiyor elbette.

2019 yılın ekim ayında Avrupa Parlamentosu (AP) üyesi sağ-popülist temsilcilerden müteşekkil bir heyet o dönemde kimi Hint siyasetçilerin dahi giremediği Keşmir’e ziyarette bulmuştu. Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin içten ve dıştan adeta eleştiri yağmuruna tutulduğu günlerde bu heyet Keşmir’deki ablukaya uluslararası meşruiyet kazandırmak noktasında mesai harcıyordu.

Aynı yılın sonlarında Marine Le Pen liderliğindeki başka bir heyet (bu defa Ulusal Birlik’e mahsus) Modi ile bir görüşme ayarlamak için terlerken araya Kovid-19 salgını girmiş ve seyahat planını sekteye uğratmıştı. Le Pen’in 2017 yılında da – Cumhurbaşkanlığı seçimin ikinci turu öncesinde – Modi’yle bir görüntü vermek (veya en azından destek açıklamasını almak) noktasında çaba sarf ettiği basına yansımıştı.

Belirtmek gerekir ki, “sağ-popülizm” bugün Avrupa (yahut genel anlamıyla Batı) toplumlarının kaynayan kazanının sadece görünen, legal yüzü. Temsilî siyâset bağlamında kanalize edilen yoğun enerjinin yeraltına doğru akan kısmı perdelediği aşikâr.

Hint ezoterizminin-kozmolojisinin[1] Avrupa’da milliyetçiliğin (hem 19’uncu yüzyılın son demlerinden itibaren ama bilhassa da Hitlercilik tüm Avrupa milliyetçiliğini yuttuktan sonra) biçimlenmesine doğrudan ve dolaylı yollardan katkı yaptığına hiç şüphe yok. Daima bir “çekim sahası” olagelmiştir ve bu özellik bugün yine, yeniden nüksetse de eskiye göre çok farklı temellerde cereyan ediyor.

Geçen yüzyılın hikâye örgüsü “Aryan ırkının üstünlüğü” ülküsünü öne çıkarırken, bugün “İslâm/Müslüman karşıtlığı” ortaklığına evrildi. Dahası ve belki de en önemlisi, içselleştirilen ezoterik öğeler geçen yüzyılda antisemist tutumları kırbaçlarken bugün (özellikle) Siyonizmi kucaklayan Yahudilerle barışmanın aracı hâline geldi.

Hindutva 21’inci yüzyılda Avrupa “ulusal sağı” için “antisemit” geçmişinden sıyrılıp Yahudilerle barışma kapısını açan anahtar konumunda. Dolayısıyla bir nevî “arınma pınarı”ndan bahsedilebilir. Tutkal ise son kertede İslâm ve Müslüman düşmanlığı.

“Yüzey”deki temsil böyle. Oysa meselenin bir de “yüzey altı” kısmı var.

Hint milliyetçiliğine ve Hinduluğa bu merak neden?

2011 yılında Norveç’teki şiddet eylemleriyle 77 kişiyi öldüren ve 242 kişiyi yaralayan Anders Behring Breivik’in yayımladığı 1518 sayfalık manifestoda “Hindistan”, “Hindu” ve “Hint” gibi kavramlar tamı tamına 102 defa kullanılıyor.

Hintlerin “Müslüman Sorunu”na “nihai bir çözüm” getirmeleri gerektiğine değinen Breivik, Hindutva’nın sokakları elinde bulundurmasının önemli olduğunu ve Hinduizm’e “saygısızlık” yapan Müslümanların linç edilmesini doğru bulduğunu aktarıyor. Avrupa ile Hint “direniş hareketlerinin” birbirlerinin tecrübelerinden istifade ederek dayanışmasına vurgu yapan Breivik, son olarak ikilinin hedeflerinin “ya tamamen ya da neredeyse aynı” olduğunu serdediyor.

Temsil kabiliyeti haiz sağ-popülizmin “Tanrı’sız Haçlı Seferi” veya “dini dinsizleştirerek kullanma” teşebbüsü “temsile yanaşmayan” yüzey altını da hiç tereddütsüz etkiliyor. Bu anlamda son on yıllarda irili-ufaklı Avrupaî-Batılı ulusal hareketlerin Hristiyanlık-öncesi kadim “doğal” din motiflerine yönlendiği sayısız araştırmayla sabit.

Etnik kimlik iskeletini yine büyük ölçüde etnik yahut kültürel planda “homojen” inançlarla dokulandırmak üzere bir çeşit yarı-arkeolojik “mânâ” kazıları yürüyor. Animizmden[2] Kelt ve Kuzey mitolojilerine, oradan da muhtelif “New Age” eko-spiritüalist akımlara değin dallanan hacimli bir alan…

Avrupa sağ-popülizminin Savitri Devi’yi yeniden keşfi

Kazılar esnasında üzerinde biriken tozu-toprağı ilk atan figür ise muhakkak ki Savitri Devi (Maximiani Julia Portas).

Yunan asıllı bir Fransız vatandaşı ve “ezoterik Hitlerciliğin” en önde gelen şahsiyeti olan Savitri Devi, Hint ezoterizmi-kozmolojisi ile nasyonal-sosyalizmi en “katıksızca” harmanlamış bir isim. Hayatının büyük bir kısmını “Avrupa’nın yaşayan pagan geçmişini” bulduğu Hindistan’da geçirdi. Bir Hint milliyetçisiyle evlendi, Hindu oldu ve öyle de öldü. 2’nci Dünya Savaşı ertesinde kitapları, makaleleri ve röportajlarıyla kıta Avrupa’sı, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) siyâsî kavgasını metafizik imgelerle bağdaştırmaya, buralardaki “ulusal-sağ” formasyonları “beslemeye” devam etti. Hâl böyle olunca, bugünkü Hindutva-Avrupa sağ-popülizmi muhabbeti kapsamında da analistlerce sıklıkla anılıyor.

Örneğin Devi’nin 1939 yılında kaleme aldığı “Hintlere Bir Uyarı” başlıklı kitabı günümüzde bahsi geçen çevrelerde oldukça revaçta. Devi’nin “büyüyen Muhammedî demografi tehlikesi”ne büyüteç tuttuğu eserde, şayet Hindular “vaktinde uyanmazlarsa” çok yakın bir gelecekte Hindu toplum nizâmına “bugün Avrupalıların Antik Yunan’a baktıkları bir nostaljiyle” bakacakları ihtarını yapıyor.

İspanya’nın neredeyse tamamı bir zamanlar Muhammedîlerin elindeydi” diyen Devi, “fakat sonra Katolik Krallar siyâsî irade örneği gösterdiler” diye yazarak Hinduların bir “ulusal yıkım” yaşamamak adına “iktidar aygıtını kullanmak” durumunda olduklarına işaret ediyor.

Ne var ki aynı Devi, 1940 yılında yayımladığı “Gayrı-Hindu Hintler ve Hint Birliği” başlıklı eserinde bu defa Hristiyan ile “Muhammedî” unsurların ulusal bünyeye nasıl dâhil edilmeleri gerektiğine dair satırlara da geniş yer verir. Tabii Devi’nin o sıralar Müslüman nüfusun yoğun yaşadığı Bengal bölgesinde ikâmet ettiği unutulmamalı. Hint ulusunu “yapan” etnik aidiyetin din davalarının üzerine çıkartıldığı takdirde Hint ulusal birliğinin dinî bölünmeye rağmen sağlanabileceğini yazar. Hindularda da “Muhammedîlerde” de kendince gördüğü hataları eşit üslupla eleştirir. Hatta bu istikamette – çok uyuşmasa da – Türkiye, İran ve Japonya örneklerini verir.

Nedense çağdaş Avrupa sağ-popülizmi (ve ötesi, altı – her neyse) 1939 yılının Devi’sinde ısrar eder. Üstelik o Devi’nin de yalnızca “bir parçası”nı (en işlevsel parçasını) alır zira unutulmamalıdır ki, Hindutva’nın fikir babası Vinayak Damodar Savarkar’ın tam aksine, Devi bütün dünya görüşünü ve dahi “yaşam sebebi”ni “karanlığın güçleri” olarak nitelediği Yahudilere hususî, şiddetli bir muhalefet gütmek üzere düzenlemiştir.

Her ne kadar Savarkar ile Devi arasında belli düzeyde bir “irtibat”, “sempati” ve “dayanışma” var idiyse de bu hiçbir zaman “kesin mutabakat”la neticelenmedi. Gerçekten de Devi’nin “Hindutva kavrayışımıza Hintler dışında sadece Yahudiler yaklaşabilirler” diyen ve Hintleri Hitler’e karşı Birleşik Krallık ordularına bilfiil omuz vermeye çağıran bir Savarkar’la “mutlak” anlamda uzlaşması – en hafif tâbirle – zordu.

Avrupa’daki sağ-popülist nüvenin yumuşak karnı ve Modi’nin Hindistan’ı

Velhâsıl anlaşılıyor ki, Modi’nin Hindistan’ı – tıpkı Putin’in Rusya’sı gibi – Avrupa’daki sağ-popülist nüvenin yumuşak karnını bulmuş. Yeri ve zamanı geldiğinde kullanmaktan, kaşımaktan geri durmuyor ve “yayılmacılığı” bambaşka (teopolitik) düzlemlerde kotarmayı başarıyor.

Sağ-popülistler ise Tarih’in üzerlerine “saldığı” kimi “hayaletleri” bu sâyede kovalıyorlar. Kendilerine Asya’da yaslanacak “güçlü” bir müttefik buluyor ve onun sunabileceği maddî-manevî “büyüme” fırsatlarını sarmalıyorlar.

En büyük ironi ise, hiç kuşkusuz, yeni yüzyıldaki tüm bu “esansiyel” ve ideolojik köprülerin Savitri Devi’nin gölgesinde kuruluyor oluşunda.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 26 Şubat 2024’te yayımlanmıştır.

[1] Hindu inanışının en temel sembol, metafor ve hatta dogmaları nasyonal-sosyalist ideolojiye derinlemesine nüfuz etti (ettirildi). Daha ince ayrıntılar için Alfred Rosenberg, Rudolf Hess, Heinrich Himmler ve Richard Walter Darré gibi önde gelen isimlerin nasyonal-sosyalizme bu düzlemde yaptıkları okültist katkılara bakılabilir.

[2] Canlandırmacılık. Doğadaki olay, canlı ve nesnelere ruh izafe etmeye dönük felsefe.

Sinan Baykent
Sinan Baykent
Sinan Baykent - Cenevre Üniversitesi’nde siyasal bilimler lisans ve siyasal psikoloji yüksek lisans tahsili gördü. 2011-2015 yılları arasında siyasal danışmanlık ve metin yazarlığı görevlerinde bulundu. 2015 yılından bu yana başta Hürriyet Daily News olmak üzere muhtelif yurtiçi ve yurtdışı gazetelerde, dergilerde ve platformlarda makaleler kaleme aldı. Son bir buçuk yıldır makalelerine dışarıdan yazdığı Independent Türkçe’de devam ediyor. Araştırma konuları arasında tarihsel Avrupa milliyetçiliği ve çağdaş sağ-popülist hareketler yer alıyor. Yayımlanmış iki kitabı var. Fransızca, İngilizce ve İspanyolca biliyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x