Ali Hamaney, 17 Temmuz 1939’da Meşhed’de dünyaya geldiğinde ülke henüz Pehlevî modernleşmesinin sert dalgalarıyla tam anlamıyla sarsılmamıştı. Babası Seyyid Cevad Hamaney, maddi imkânları sınırlı ama dinî itibarı olan bir âlimdi. Ailenin hayatı gösterişten uzaktı; ev, medrese ile sokak arasında gidip gelen sade bir gündelik ritme sahipti. Bu erken yoksunluk, Hamaney’in ileriki yıllarda sürekli vurgulayacağı sade yaşam temasının yalnızca bir propaganda unsuru değil, gerçek bir çocukluk deneyimi olduğunu gösteriyordu.
Henüz çocuk yaşta Kur’an, Arapça ve klasik dinî metinlerle tanıştı. Meşhed’in hem kutsal hem politik atmosferi, onun zihninde din ile toplumsal adaletsizlik arasındaki bağın erken kurulmasına yol açtı. Şah rejiminin temsil ettiği “seküler modernlik”, Hamaney’in dünyasında Batı’ya açılan bir ufuk değil, dinî ve kültürel bir tehdit olarak kodlandı. Bu kodlama, teorik bir okuma değil; yoksulluk, eşitsizlik ve baskı tecrübesiyle iç içe gelişti.
1950’lerin sonlarında, genç Hamaney için Meşhed artık dar gelmeye başlamıştı. Dinî eğitimini derinleştirmek üzere Kum’a gitti. Kum, yalnızca bir ilim merkezi değil, aynı zamanda İslami muhalefetin sessiz ama kararlı biçimde örgütlendiği bir mekândı. Burada Humeyni’nin ders halkalarına katıldı. Humeyni, henüz devrimci bir lider değil; ama Şah rejimine karşı açık konuşabilen nadir din adamlarından biriydi. Hamaney, Humeyni’de teorik bir fakih değil, siyasal cesareti olan bir figür gördü. Nitekim ilerleyen yıllarda Humeyni, Şii düşüncede Gaybet döneminde—yani Mehdi’nin yokluğunda—toplumun ve devletin başsız kalamayacağını savunuyor; bu nedenle en yetkin fakihin yalnızca dinî alanda değil, siyasal alanda da yönetme yetkisine sahip olması gerektiğini ileri sürüyordu. Velâyet-i Fakih (ulemanın yönetimi) ilkesi bu yaklaşımın kuramsal ifadesi olarak ortaya atıldığında, Hamaney bu çizginin erken ve kararlı savunucularından biri hâline geldi.
Hayatındaki kırılma anı
1963’te Humeyni’nin tutuklanması ve ardından gelen bastırma dalgası Hamaney için bir kırılma anıydı. Bu dönemden itibaren pasif bir talebe değil, aktif bir siyasal figüre dönüşmeye başladı. Vaazlarında Şah’ı ve Batı destekli düzeni dolaylı ama anlaşılır biçimde eleştiriyordu. Bu vaazlar, klasik dinî hitabetten farklıydı; içinde yoksulluk, adaletsizlik ve sömürü dili vardı. Tam da bu nedenle, kısa süre içinde rejimin istihbarat aygıtı SAVAK’ın radarına girdi.
Bu dönem itibariyle de Hamaney’in hayatı tutuklamalar, sorgular ve kısa süreli hapislerle bölünmeye başladı. Bu dönem onun kişiliğinde belirleyicidir: korkuya dayalı bir geri çekilme yerine daha ketum, daha disiplinli ve daha sabırlı bir siyasal karakter inşa etti. Açık liderlikten çok, örgütsel sürekliliğe yatırım yaptı. Hapishane deneyimleri, onu romantik bir devrimciden ziyade uzun vadeli mücadeleye inanan bir aktöre dönüştürdü.
Bu yıllarda Hamaney’in bir başka önemli yönü ortaya çıktı: tercüme ve yazı. Seyyid Kutub’un metinlerini Farsçaya çevirmesi tesadüf değildi. Kutub’un anti-emperyalist ve İslamcı dili, Hamaney’in zihnindeki mücadele çerçevesiyle örtüşüyordu. Ancak Hamaney, hiçbir zaman salt bir ideolog olmadı; metinleri, vaazları ve çevirileri her zaman siyasal pratiğe bağlandı. Onun İslamcılığı, akademik değil; örgütleyici ve mobilize ediciydi.
“Açık meydan okuma” yerine “sabırlı yıpratma” stratejisi
1970’lere gelindiğinde Hamaney artık yalnızca bir din adamı değil, Meşhed merkezli bir yeraltı muhalefet ağının parçasıydı. Konuşmaları daha dikkatli, dili daha örtük ama etkisi daha genişti. Defalarca gözaltına alındı, sürgün edildi. Bu baskı, onu geri çekmedi; aksine, “açık meydan okuma” yerine “sabırlı yıpratma” stratejisine yöneltti. Bu, ileride Rehberlik döneminde de görülecek olan uzun soluklu kriz yönetimi refleksinin erken biçimiydi.
1977’ye gelindiğinde İran’da toplumsal fay hatları belirginleşmişti. Ekonomik sıkıntılar, siyasal baskı ve kültürel yabancılaşma artık örtülemez hâle gelmişti. Hamaney bu noktada bir öncü lider değil; ama sahada pişmiş, örgütlenmeyi bilen, korkmayan ve geri çekilmeyen bir kadro mensubuydu. Devrim henüz patlamamıştı, fakat Hamaney çoktan devrimin aktörü hâline gelmişti. 1979’da sahneye çıkışını mümkün kılan şey, tam da bu sessiz, sert ve uzun hazırlık dönemiydi.
Devrim ve sonrasında Hamaney…
Hamaney, 1979 İran Devrimi sırasında İslâmcı eğilime mensup bir aktör olarak Humeyni liderliğindeki devrimci kadronun parçasıydı. Ancak bu konum, onu devrimin kurucu ve belirleyici figürleri arasına yerleştirmiyordu.
Hamaney, ne Ayetullah Hüseyin Ali Muntazeri gibi Humeyni’nin doğal ardılı olarak görülen ve velâyet-i fakih ilkesinin kurumsallaşmasında merkezi bir rol üstlenen bir dinî otoriteydi, ne Murtaza Mutahhari gibi devrim ideolojisinin teolojik ve felsefî çerçevesini inşa eden başat bir düşünürdü, ne de Ayetullah Muhammed Hüseyin Beheşti gibi devrim sonrası siyasal ve yargısal kurumların kurucu mimarlarından biriydi. Aynı şekilde, Haşimi Rafsancani’nin sahip olduğu örgütsel kapasiteye, siyasal ağırlığa ve Humeyni’ye doğrudan yakınlığa da sahip değildi.
Bu nedenle 1979 itibarıyla Hamaney, devrimci hiyerarşide saygın fakat ikincil bir konumda yer alan bir isimdi.
Suikastlarla sonucu oluşan siyasal boşluk sayesinde açılan kapı
1979–1981 aralığında, seküler muhalefetin (milliyetçi-liberal ve solcu-Marksist) tasfiyesi sürecine eşlik eden siyasal şiddet dalgası, İslamcı devrimci kadro içindeki hiyerarşinin de yeniden şekillenmesine yol açtı.
Bu bağlamda, devrimin düşünsel omurgasını oluşturan Mutahhari’nin 1 Mayıs 1979’da kendisi İslamcı ancak ulema karşıtı bir konumda tanımlayan Furkan Grubu tarafından, devrim sonrası siyasal ve kurumsal yapılanmanın merkezindeki Beheşti’nin ise 28 Haziran 1981’de İslam ile Marksizmi bilinçli bir ideolojik sentez içinde birleştirmeye çalışan Halkın Mücahitleri tarafından düzenlenen suikastlarla sahneden çekilmesi, İslamcı hareket içindeki güç dengelerini köklü biçimde değiştirdi.
İşte bu ortamda, Beheşti suikastinden bir gün önce Halkın Mücahitleri tarafından gerçekleştirilen bombalı saldırıda eli kalıcı biçimde sakatlanan Seyyid Ali Hamaney’in, siyasal kaderi kısa süre içinde hızlı ve belirleyici bir dönüşüm sürecine girmeye başladı.
30 Ağustos 1981’de Cumhurbaşkanı Muhammed Ali Recai’nin suikast sonucu öldürülmesiyle oluşan siyasal boşluk, Hamaney’i ilk kez üst düzey yürütme için gerçekçi bir seçenek hâline getirdi ve aynı yıl gerçekleştirilen seçimlerde cumhurbaşkanı oldu. Göreve geldiği bu dönemde, İslamcı siyasal alan temelde iki ana hizbe ayrılmış durumdaydı: bir yanda ekonomik anlamda devletçi, dış politikada devrimci ve ideolojik öncelikleri önceleyen radikal İslamcılar; diğer yanda ise geleneksel Pazar ekonomisini savunan ve dış politikada pragmatik denge arayışını öne çıkaran muhafazakâr-pragmatist kanat.
Etkisi ve manevra alanı dar cumhurbaşkanı
1981-1989 arasındaki cumhurbaşkanlığı döneminde ise yürütme yetkisinin büyük ölçüde radikal kanadı temsil eden Mir Hüseyin Musavi liderliğindeki başbakanlık makamında toplanması ve yasama organında da radikallerin üstünlüğü, Hamaney’in karar alma süreçlerinde merkezî bir aktör hâline gelmesini engelledi. Üstelik radikal kanadın en güçlü dinî dayanağı olan ve Humeyni’nin ardılı olarak görülen Muntazeri’nin bu cephede yer alması, Hamaney’in siyasal ve teolojik manevra alanını daha da daraltıyordu.
Bu sınırlılıklara rağmen Hamaney’in en önemli avantajı, Rafsancani ile kurduğu ittifaktı. İki isim, 1980’ler boyunca radikal kanada karşı muhafazakâr-pragmatist çizginin fiilî liderliğini birlikte yürüttü. Yürütme ve yasamada radikaller baskınken, dinî lideri seçen Uzmanlar Meclisi ve seçime kimlerin katılabileceğini belirleyen Anayasayı Koruma Konseyi gibi dinî erklerde muhafazakârların güçlü varlığı, bu ittifakın dayandığı asıl zemini oluşturuyordu. Kısa vadede yürütme gücü sınırlı kalsa da, bu kurumsal konumlanma uzun vadeli bir siyasal avantaj biriktirilmesini sağladı.
1989’da on yıl boyunca siyasal sistemi dengeleyen karizmatik merkezî otorite olan Humeyni’nin, halefi Muntazeri’yi azletmesi radikal kanadın hem teolojik meşruiyetini hem de rehberlik makamı üzerindeki iddiasını fiilen sona erdirdi. Humeyni’nin aynı yılda gerçekleşen ölümü 1980’ler boyunca görece ikincil görünen muhafazakâr-pragmatist çizginin bir anda sistemin merkezine yerleşmesine neden oldu.
Rehberi seçecek olan Uzmanlar Meclisi ile meşruiyet sınırlarını belirleyen Anayasayı Koruma Konseyi’nin muhafazakâr çoğunlukta olması, bu dönüşümün kurumsal zeminini oluşturdu. Bu aşamada Uzmanlar Meclisindeki en etkili üye olan Rafsancani’nin temel hedefi, kurumsal olarak kontrol edilebilir bir rehber seçmekti ve buna en uygun isim olarak Hamaney’i gördü.
Kriterler onun için değişti
Ancak Hamaney, klasik Şii teolojide öngörülen yüksek dinî otorite olan merci-i taklid, yani en üst düzey Ayetullah unvanına sahip değildi; hüccetü’l-İslam unvanını taşıyan, orta düzey bir ulema konumundaydı.
Buna rağmen, Uzmanlar Meclisi’nde yapılan anayasal yorum ve düzenlemelerle, rehberlik için öngörülen ilmî kriterler değiştirildi; böylece aralarında çok sayıda üst düzey Ayetullah bulunmasına karşın, orta dereceli bir din adamı dinî ve siyasal otoritenin en üst makamına taşındı.
Bu tercih, yalnızca siyasal bir karar değil, aynı zamanda geleneksel Şii hiyerarşisinin fiilen ters yüz edilmesi anlamına geliyordu.
Rafsancani ile ayrılan yollar, farklı tasavvurlar
1993’e kadar uzanan süreçte, Hamaney ile Rafsancani arasındaki ayrışma da derinleşti. Başlangıçta aynı muhafazakâr-pragmatist çizgide yer alan iki aktör, zamanla farklı devlet tasavvurlarını temsil etmeye başladı.
Rafsancani daha rasyonel, ekonomik açılıma dayalı ve yürütme merkezli bir sistem tahayyül ederken; Hamaney velâyet-i fakih ilkesini mutlak ve merkezî bir egemenlik doktrini olarak yorumlayan, rehberlik makamıyla özdeşleşmiş kapalı bir siyasal düzeni savundu.
Rafsancani’nin yürütme alanında oldukça etkin olduğu bir siyasal denge içinde, Hamaney kademeli biçimde kurumsal hâkimiyetini inşa etmeye başladı. Yargı, askerî-güvenlik aygıtı ve ekonomi gibi stratejik alanlarda yaptığı üst düzey atamalar, rehberlik makamına bağlı kurumsal ağların güçlenmesini sağladı.
1992 yılında Ayetullah unvanını alması, dinî hiyerarşi bakımından taşıdığı eksikliğin büyük ölçüde telafi edilmesine yol açarak güç dengesini Hamaney lehine çevirdi; ancak Rafsancani, bu aşamada hâlâ sistem içinde önemli bir denge unsuru olmayı sürdürdü. Zamanla derinleşen bu ayrışma, 1990’lardan itibaren İran siyasetinde belirginleşen reformist–muhafazakâr bölünmenin temel eksenini oluşturdu ve günümüze kadar devam eden yapısal bir ayrım hâline geldi.
Reformist adımlara blokaj, Hatemi’yi etkisizleştirme
Hamaney, 1997’de Rafsancani’nin desteğini alan reformist Muhammed Hatemi’nin cumhurbaşkanı seçilmesini, rejimin içinden çıkan ancak rejimin sınırlarını zorlayan bir meydan okuma olarak değerlendirdi.
Hatemi’nin hukuk devleti, sivil toplum, ifade özgürlüğü ve “İslami demokrasi” vurgusu, doğrudan rehberlik makamını hedef almıyor gibi görünse de, velâyet-i fakih sisteminin kurumsal dokunulmazlığı açısından yapısal bir risk oluşturuyordu. Bu nedenle Hamaney, dönüşüm hamlelerini kurumsal yollardan yavaşlatma ve etkisizleştirme stratejisini benimsedi.
Bu süreçte velâyet-i fakih yetkileri doğrudan ve görünür biçimde değil, aracılı mekanizmalar üzerinden işletildi. Anayasayı Koruma Konseyi, Hatemi döneminde çıkarılmak istenen reform yasalarının önemli bir kısmını “İslâm’a ve Anayasa’ya aykırılık” gerekçesiyle bloke etti.
Yargı erki, reformist basını, entelektüelleri ve sivil toplum aktörlerini hedef alan davalarla Hatemi’nin toplumsal dayanağını zayıflattı. Güvenlik kurumları ve devlet medyası ise reform söylemini “sistemi içeriden aşındırma” girişimi olarak çerçeveledi.
Sonuçta Hatemi, yüksek oy oranına ve toplumsal meşruiyete rağmen, rehberlik makamının kontrolündeki kurumlar karşısında siyasal olarak etkisizleştirildi.
Bağımsız siyaset hamlesine engel, Ahmedinejad’ı etkisizleştirme
Hamaney, her ne kadar içeriden dönüştürme iddiası taşıdığı için en tehlikeli siyasal yönelim olarak gördüğü reformcular karşısında muhafazakâr Ahmedinejad’ı desteklese de, onun yürütme gücünü kişiselleştirmeye yönelmesi, güvenlik ve istihbarat alanlarında rehberlik makamından bağımsız bir etki alanı kurma çabası ve “doğrudan halkla temas” söylemi üzerinden rehberliğin üst konumunu dolaylı biçimde aşındırması da kabul edilemez buldu. Bu noktada sorun, Ahmedinejad’ın radikalliği değil; rehberlik makamıyla rekabet eden bir meşruiyet iddiası üretmesiydi.
Hamaney açısından bu durum, reformculuktan farklı ama en az onun kadar tehlikeli bir sapma anlamına geliyordu. Bu nedenle velâyet-i fakih yetkileri bu kez Ahmedinejad’a karşı devreye sokuldu. Güvenlik bürokrasisi yeniden hizalandı, yargı ve denetim mekanizmaları kullanılarak Ahmedinejad, sistem dışı bir muhalif olarak değil; sistem içinden kontrolsüzleşmiş bir aktör olarak etkisizleştirildi.
Böylece Hamaney, hem reformist dönüşüm arayışını hem de popülist muhafazakâr bir iktidar denemesini aynı ilkesel çerçeve içinde sınırlandırmış oldu.
“Rehberlik makamının otoritesi sarsılamaz!”
Hamaney’in, hem Rafsancani, hem Hatemi hem de Ahmedinejad örneklerinde verdiği mesaj oldukça netti: velâyet-i fakih’e dayalı sistemin herhangi bir biçimde değiştirilmesi, dönüştürülmesi ya da aşındırılması mümkün değildi; bu doğrultudaki tüm girişimler, ister reformist ister popülist muhafazakâr nitelik taşısın, er ya da geç tasfiye edilirdi.
Bu durum, yürütmenin kişisel tercihlerden bağımsız olarak yapısal biçimde etkisizleştirildiğini ve siyasal dönüşümün rehberlik makamıyla özdeşleşmiş sistem içinde ilkesel olarak kapalı olduğunu teyit ediyordu. Nitekim Hasan Ruhani, İbrahim Reisi ve Mesud Pezeşkiyan dönemlerinde, siyasal yönelimler ve söylemler farklılaşmış olsa da, rehberlik makamının otoritesini sarsacak herhangi bir girişim ortaya çıkmadı. Bu süreklilik, Hamaney’in kurumsal denetim mekanizmaları ile kurduğu tahakkümünün kişisel aktörlerden bağımsız bir nitelik kazandığını gösteriyordu.
Bu çerçevede Hamaney’in gücü, tekil liderlik özelliklerinden ziyade, kişilerden bağımsız işleyen bir tahakküm düzeni kurabilmiş olmasında yatar; bu düzenin değiştirilemezliği ise, Hamaney’in şahsından çok, inşa edilen yapısal mimarinin doğrudan bir sonucudur.
Hamaney’in gelecek tahayyülü: değişim yerine direnerek süreklilik
Söz konusu mimarinin inşasında Hamaney’in dünyaya ve siyasete bakışının güçlü biçimde sirayet ettiği açıktır; dolayısıyla ortaya çıkan düzen, kişisel tercihlerden bağımsızlaşmış olsa bile, onun zihniyet izlerini taşımaya devam eder.
Hamaney’in İran için öngördüğü gelecek, “değişerek ayakta kalma” değil; “direnerek süreklilik” fikri üzerine kuruludur. Onun tahayyülünde İran, Batı’yla bütünleşen ya da liberal normlara yaklaşan bir ulus-devlet değildir. Aksine, Batı’ya mesafeli, ideolojik olarak kendine yeterli ve uzun süreli baskılara dayanabilecek bir siyasal organizma olarak kurgulanır. Bu yaklaşım, İran’ı normalleşme arayışına sokmak yerine, istisna hâlini yönetilebilir ve kalıcı bir durum hâline getirmeyi hedefler.
Bu tahayyülün ilk ayağını rejimin bekası oluşturur. Bu konuda 19 Ocak 1988’de, yayınlanan bir fetvasında, ‘İslâm Hükûmeti, namaz kılmak, oruç tutmak ve hac yapmak gibi ikincil görevlerle kıyaslandığında daha öncelikli ve temel kuraldır. Bu sebeple İslâm’ı korumak adına hükûmet tüm ikincil görevleri askıya alabilir’ diyerek velâyet-i fakihe dayalı düzenin korunmasını ne denli önemli olduğunu ifade eden Humeyni’nin sıkı bir takipçisidir ve “İslam Cumhuriyeti’nin korunması, ülkedeki en önemli zorunluluktur.” der. Bu bağlamda, ekonomik refah, toplumsal rahatlama ya da siyasal çoğulculuk, ancak rejimin ideolojik çekirdeğini zayıflatmadığı sürece anlamlıdır. Bu sınır aşıldığında, söz konusu talepler meşru birer toplumsal beklenti olmaktan çıkarak doğrudan “tehdit” kategorisine dâhil edilir.
İkinci ayak, Batı’ya yönelik yapısal güvensizliktir. Hamaney’e göre sorun, belirli Amerikan başkanları ya da dönemsel politikalar değildir; asıl mesele, Batı’nın İran’a bakışındaki tarihsel ve süreklilik arz eden tutumdur. Bu nedenle geçici uzlaşmalar ve sınırlı anlaşmalar mümkün olabilir; ancak stratejik düzeyde bir güven ilişkisinin kurulması imkânsızdır. Nitekim 2015’te “Diplomaside uygun siyasi hamlelere karşı değilim. Yıllar önce kahramanca esneklik olarak adlandırılan şeye inanıyorum ve belirli durumlarda bunun olumlu ve gerekli olduğunu düşünüyorum. Bir güreşçi bazen teknik nedenlerden dolayı esneklik gösterir; ancak rakibinin ve düşmanının kim olduğunu unutmaması gerekir,” sözleriyle açıkça vurgulamaktadır.
Üçüncü ayak ise ekonomik direniş paradigmasıdır çünkü onun için “ekonomi önemli bir belirleyici noktadır. Güçlü bir ekonomi, tahakküm ve sızmayı engellemede güçlü bir dayanak noktasıdır; zayıf bir ekonomi ise düşmanların müdahalesine açık bir aşil topuğudur.” Bu kapsamda, İran’ın özellikle ABD ve Batı tarafından uygulanan ekonomik yaptırımlara karşı koymak, dış baskılara direnç göstermek ve ülkenin ekonomik bağımsızlığını korumak amacıyla geliştirdiği bir ekonomik stratejiyi tanımlayan direniş ekonomisi kavramını literatüre kazandırdı. Hamaney’in sıklıkla vurguladığı direniş ekonomisi, yalnızca ekonomik bir model değil, aynı zamanda toplumu uzun süreli baskı koşullarına uyarlamayı amaçlayan bir disiplin projesidir. Bu çerçevede halktan beklenen, refah talep etmekten ziyade, fedakârlık göstermesi, baskıya dayanması ve devrim anlatısına sadakatini sürdürmesidir.
Sonuç olarak Hamaney’in geleceğe bakışı, İran’ı “normal” bir ulus-devlete dönüştürmek değil; istisna hâliyle yaşamayı normalleştiren, krizleri yöneten ve süreklilik üreten bir siyasal düzeni kalıcılaştırmaktır. Bu düzenin gücü de tam olarak buradan kaynaklanır: değişimi vaat etmekten değil, değişimi sınırlandırarak ayakta kalmaktan.
Hamaney düzeninin tercihi: reformla rahatlama değil, dirençle ayakta kalma
Dolayısıyla son protestolar, Rehberlik makamının anayasal yetkileriyle İran siyasal sisteminin kriz odaklı mimarisinin nasıl işleyeceğini şimdiden görünür kılar: sarsıntı anlarında devletin direksiyonu otomatik olarak Rehber’e yaklaşır. Bu çerçevede “ABD tehdidi + iç protesto + yaptırım” üçlüsü, İran rejiminin reflekslerinde taviz üretmekten ziyade iç cepheyi tahkim etmeyi, denetimi sertleştirmeyi ve siyasal alanı daraltmayı tetiklemeye devam eder.
Sertleşme dili, bu yapısal örüntünün yalnızca güncel değil, geleceğe dönük bir işleyiş mantığına sahip olduğunu da ortaya koyar. Daha net bir ifadeyle, Hamaney’in temsil ettiği düzen kriz anlarında “reformla rahatlama”yı değil, “dirençle ayakta kalma”yı devreye sokar.
Not: Bu yazıda kullanılan bilgilerde Mehdi’den Önce, Devrimden Sonra: İran adlı eserden yararlanılmış; metinde yer alan doğrudan alıntıların tamamı bu eserden derlenmiştir.
Berdibek, M. (2025). Mehdi’den Önce, Devrimden Sonra: İran. Ketebe Yayınları.



