Bildiğimiz Batı’nın sonu mu?

Davos 2026 bize tek bir Batı’dan söz etmenin artık mümkün olmadığını mı gösteriyor? Batı gerçekten bölünüyor mu, yoksa uzun süredir bastırılan bir kriz nihayet açıkça mı konuşuluyor? Avrupa, ABD sonrası bir düzeni savunabilecek güce sahip mi? Prof. Tarık Oğuzlu yazdı.

Ocak 2025’te Donald Trump’ın ikinci kez ABD Başkanlık koltuğuna oturmasıyla birlikte transatlantik ilişkilerde yaşanan gerilimler, artık geçici bir liderlik tarzı ya da dönemsel bir diplomatik kriz olarak görülmüyor.

Tek bir Batı yerine iki Batı olduğu yönündeki yorumlar, Trump döneminin Batı içindeki yapısal fay hatlarını görünür kıldığı varsayımına dayanıyor.

2026 Davos Dünya Ekonomik Forumu, bu ayrışmanın sembolik sahnesi oldu. Amerikalı ve Avrupalı liderlerin konuşmaları arasındaki ton, öncelik ve dünya tasavvuru farkı, Batı içindeki krizin artık örtülemez hale geldiğini gösteriyor.

Soğuk Savaş boyunca “Batı”, ABD liderliğinde şekillenmiş, askerî güvenliği NATO, ekonomik düzeni Bretton Woods kurumları ve siyasi kimliği liberal demokrasi üzerinden tanımlanmış bütünlüklü bir yapıydı. Avrupa ve ABD arasında zaman zaman gerilimler yaşansa da, Batı’nın ne olduğu konusunda temel bir mutabakat vardı.

200O’li yılların başında Robert Kagan gibi entelektüeller Amerikalıların Mars’tan, Avrupalılarınsa Venüs’ten geldiklerini iddia ederek Atlantik’in iki yakası arasında jeopolitik yaklaşım, güvenlik kültürü, ekonomik model, toplumsal yapı ve siyasi değerler konularında bir farklılaşma olduğuna işaret etmeye başlamışlarsa da, Trump’a kadar bu durum adeta görmezden gelindi. Kanada Başbakanı Carney’in Davos’ta en son yapılan Dünya Ekonomik Forumu zirvesinde yaptığı konuşmada adeta kral çıplak demesine kadar Batı’nın genelinde eski güzel günlerin geri geleceğine dair iyimserlik havası hakimdi.

“İki Batı” ve aralarındaki fark

Trump’ın gelişiyle birlikte bu mutabakat sarsılmaya başladı. “İki Batı” söylemi, esasen şu ayrımı ima ediyor: Amerikan Batısı (Trumpçı yaklaşım) egemenlikçi, işlemci/perakendeci, maliyet–fayda hesabı yapan, normatif yükümlülükleri sınırlamak isteyen bir karakter taşırken, Avrupa Batısı çok-taraflılık, kurallar, liberal değerler ve kurumsal istikrar üzerinden kendini tanımlayan bir özelliğe sahip.

Bu fark, özellikle NATO, ticaret ve egemenlik meselelerinde açık çatlaklara dönüşmüş durumda.

Trump’ın Grönland’a yönelik yaklaşımı, Batı içindeki egemenlik anlayışını sarsan kritik bir kırılma noktası oldu. ABD’nin, NATO müttefiki Danimarka’nın egemenlik alanı üzerindeki bir bölgeyi açıkça stratejik hedef olarak tanımlaması, Avrupa’da derin bir rahatsızlık yarattı.

Bu mesele üç açıdan önemli. Birincisi, müttefikler arası egemenliğin artık dokunulmaz olmadığı algısını yarattı. İkincisi, ABD’nin uluslararası hukuku ve normları Batı dışındaki aktörler kadar Batı içindeki ortaklara karşı da esnetebileceğini gösterdi. Üçüncüsü, Avrupa açısından bu çıkış, ABD’nin artık yalnızca dış sistemin değil, Batı’nın iç düzeninin de revizyonisti olabileceği endişesini doğurdu. Amerika karşısında Avrupa’nın 1945 sonrası kurulan liberal dünya düzeninin en temel savunucusu olduğu açıkça ortaya çıktı. Grönland krizi, “iki Batı” söylemini soyut bir teorik tartışma olmaktan çıkarıp somut bir siyasi deneyime dönüştürdü.

Serbest ticaret artık ortak değer değil

Trump’ın gümrük tarifelerini bir dış politika ve baskı aracı olarak kullanması, transatlantik ilişkilerde ikinci büyük kırılma alanını oluşturuyor.

Günümüzde serbest ticaretin Batı’nın ortak değeri olduğu varsayımı ciddi biçimde aşınmış durumda. Avrupa açısından bu politika, ABD’nin artık liberal ekonomik düzenin garantörü değil, seçici ve çıkarcı bir aktörü haline geldiği algısını güçlendiriyor.

Buna karşılık Avrupa Birliği, tedarik zincirlerini çeşitlendirme, sanayi politikalarını güçlendirme ve ABD’ye ekonomik bağımlılığı azaltma yönünde adımlar atmaya başladı. Bu süreç, Avrupa’nın stratejik özerklik arayışını yalnızca güvenlikte değil, ekonomi ve teknoloji alanlarında da hızlandırmaya başladığını gösteriyor.

Trump’ın NATO hoşnutsuzluğu

Diğer taraftan, Trump’ın NATO’ya yaklaşımının yarattığı sarsıntıyı anlamak için önce NATO’nun ABD açısından neden tarihsel olarak son derece değerli görüldüğünü hatırlamak gerekiyor. Bu bakış açısına göre NATO, ABD’ye Avrasya’da kalıcı askeri varlık ve güç projeksiyonu imkânı sunan bir örgüt oldu hep.

Washington’un Avrupa müttefikleri üzerinde siyasal ve stratejik nüfuzunu artırmasında da NATO’nun önemi yadsınamaz. NATO, tehditleri ABD topraklarından uzakta tutan bir ileri savunma hattı işlevi gördü. Amerikan liderliğine normatif meşruiyet kazandıran bir çarpan etkisi yaratması da NATO’nun bir diğer işlevi oldu. İttifakı savunanlara göre NATO, ABD için bir yük değil küresel liderliğin kaldıraçlarından biri oldu hep.

Trump’ın yaklaşımıysa bu stratejik okumanın tersine özellikler taşıyor. Ona göre NATO, ABD’ye orantısız maliyet yükleyen, müttefiklerin bedavacılık yaptığı, kısa vadeli Amerikan çıkarlarına doğrudan hizmet etmeyen ve ABD’nin hareket serbestisini sınırlayan bir yapıdan ibaret.

Trump, NATO’nun uzun vadeli jeopolitik faydalarını soyut ve belirsiz, maliyetlerini ise somut ve acil görüyor. Bu nedenle NATO’yu değerler ve büyük strateji üzerinden değil, ticari bir sözleşme mantığıyla ele alıyor.

Trump’ın baskısı Avrupa’yı savunma harcamalarını artırmaya zorlamış ve NATO’nun askeri kapasitesini güçlendirmişse de bu süreç ittifakın siyasi ve normatif bağlarını zayıflattı. NATO bugün askerî açıdan daha donanımlı ama daha az kendiliğinden birlik üreten bir yapı haline gelmiş durumda.

Davos’un gösterdiği

2026 Davos Dünya Ekonomik Forumu, Batı içindeki ayrışmanın artık üstü örtülemeyecek biçimde sahnelendiği bir dönüm noktası oldu adeta. Burada dikkat çekici olan yalnızca Avrupalı liderlerin söyledikleri değil Amerikalı ve Avrupalı liderlerin dünyayı okuma biçimleri arasındaki keskin farktı.

Trump’ın konuşması, ulusal çıkar, rekabet, güç dengesi ve egemenlik vurgusu etrafında şekillendi. Küresel düzen, onun söyleminde normlara dayalı bir sistem değil; güçlülerin pazarlık yaptığı bir arena olarak resmedildi. Ona göre, çok-taraflı kurumlar maliyetli, ittifaklar ise ancak doğrudan kazanç sağladıkları sürece anlamlı olan yapılar.

Buna karşılık Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve diğer Avrupalı liderlerin konuşmaları çok taraflılık, kurumsal düzen, iklim krizi, hukukun üstünlüğü ve kolektif sorumluluk temaları etrafında şekillendi. Avrupa, hâlâ “düzenin kurtarılması” ve “kuralların güncellenmesi” fikrine yatırım yapıyordu sanki.

Bu ayrışmanın en dikkat çekici çıkışı ise Kanada Başbakanı Carney’den geldi. Kanada Başbakanı, açık biçimde “eski dünya düzeninin sona erdiğini” dile getirerek, Avrupalıların bu gerçeği kabul etmesi ve buna göre yeni bir strateji geliştirmesi gerektiğini savundu. Daha da önemlisi, konuşmasında orta büyüklükteki ülkelerin (middle powers) bir araya gelerek büyük güçlere karşı daha dirençli, daha koordineli bir duruş sergilemeleri gerektiğini ima etti.

Orta güçler ne başarabilir?

Bu çıkış, iki açıdan kritik. Birincisi, Batı içindeki krizin artık yalnızca ABD–Avrupa ekseninde değil, Batı’nın içindeki orta güçlerin konumlanışı üzerinden de tartışıldığını gösteriyor. İkincisi, “tek Batı” fikrinin yerini, daha yatay, daha çoğul ve daha az hiyerarşik bir düzen arayışının almaya başladığını ortaya koyuyor.

Dünya Ekonomik Forumu’nun Davos 2026 toplantısı, bu yönüyle sadece bir ekonomik forum değil, Batı’nın kendisiyle yüzleştiği bir sahne oldu adeta. Avrupa Birliği’nin Trump’ın dış politikasına yönelttiği eleştirilerin merkezinde, ABD’nin liberal ve kural temelli dünya düzenini zayıflattığı, hatta sona erdirdiği iddiası yer alıyor.

Gerçekten de Avrupa, söylem düzeyinde uluslararası hukuku, çok-taraflı kurumları ve liberal normları savunmaya devam eden başlıca aktör konumunda bugün. Ancak burada ortaya çıkan temel sorun, Avrupa’nın arzu ettiği bu düzenin sadece normatif iddia ile ayakta kalamayacağı gerçeğiyle yüzleşmesi gerektiği. Carney de Avrupa’nın artık kendini kandırmayı bırakıp yeni dünya düzeninin acı gerçeklerini görmesi gerektiğini hatırlattı.

Avrupa Birliği’nin açmazı

Avrupa Birliği’nin açmazı, savunduğu liberal ve kural temelli düzeni koruyacak, sahiplenecek ve gerektiğinde dayatabilecek sert güç kapasitesini geliştirmeye yeterince yatırım yapmamış olmasında yatıyor. Güce sahip olmadan bir ideali korumak, özellikle büyük güçler arası rekabetin sertleştiği bir uluslararası ortamda, giderek daha zor hale geliyor. Günümüz dünyasında normlar, onları destekleyen maddi ve askeri kapasiteyle birlikte anlam kazanabilir ancak.

Bu bağlamda günümüz dünyasında Avrupa Birliği, çoğu zaman “otobur bir aktör” gibi davranırken, ABD, Rusya ve Çin giderek daha belirgin biçimde “etobur aktörler” olarak öne çıkıyor. Avrupa’nın 1950’lerden bu yana bütünleşme süreci içinde elde ettiği postmodern kazanımların –egemenliğin paylaşılması, savaşın dışlanması, hukukun merkeziliği– büyük ölçüde istisnai bir tarihsel bağlamın ve Amerikan güvenlik şemsiyesinin ürünü olduğunun en başta Avrupalılar tarafından görülmesi gerekiyor.

Eğer Avrupa Birliği, bu postmodern düzeni yalnızca kendi içinde korumakla yetinmeyip, bunu küresel ölçekte savunmak ve yaymak istiyorsa, otobur bir dünya düzeni arzusunu etobur bir uluslararası sistemde hayatta tutabilecek sert güç enstrümanlarına da bir şekilde sahip olmak zorunda. Aksi halde Avrupa’nın normatif iddiası, giderek daha fazla retorik bir pozisyona sıkışma riski taşımaya devam edecek.

Trump’tan sonra ne olur?

Trump sonrası dönemde Batı’nın tamamen dağılması olası değil, ancak Soğuk Savaş’taki gibi ABD merkezli, normatif açıdan homojen ve hiyerarşik bir “tek Batı” modelinin geri dönmesi de gerçekçi görünmüyor. Avrupa’nın stratejik özerklik arayışı, artık geçici bir refleks değil, büyük ölçüde geri döndürülemez bir yönelim kazanmış durumda. Savunma, ekonomi, teknoloji ve enerji alanlarında ABD’ye bağımlılığı azaltma fikri Avrupa’da geniş bir mutabakat üretiyor günümüzde.

Bu durum, ABD ile Avrupa’nın yollarının tamamen ayrılacağı anlamına gelmiyor hiç şüphesiz. Ancak ileriki yıllarda daha çok çok-merkezli, pazarlık-temelli ve esnek bir Batı ortaya çıkacak. Trump, Batı’yı tek başına parçalamış değil. Trump’ın önemi Batı’nın uzun süredir bastırdığı çelişkileri görünür hale getirmesinde saklı. Grönland meselesi egemenlik anlayışını, ticaret savaşları ekonomik değer birliğini, NATO tartışmalarıysa stratejik ortaklık fikrini sarsmış durumda. Davos 2026 ise bu ayrışmanın artık açıkça dillendirildiği an oldu. Batı bitmiyor, fakat bildiğimiz Batı da geri gelmiyor. Daha gevşek, daha çok-merkezli ve daha az normatif bir Batı ortaya çıkıyor.

Bu dönüşümün kalıcı mı yoksa yönetilebilir mi olacağı, Trump’tan çok, Batı’nın kendi içindeki aktörlerin bu krizden ne öğrendiğine bağlı olacak gibi.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 26 Ocak 2026’da yayımlanmıştır.

Tarık Oğuzlu
Tarık Oğuzlu
Prof. Dr. Tarık Oğuzlu - İstanbul Aydın Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi. Doçentlik derecesini 2008’de, doktora derecesini Uluslararası İlişkiler alanında Bilkent Üniversitesi’nden 2003’te, ilk yüksek lisans derecesini 1998’de Bilkent Üniversitesi’nde, ikinci yüksek lisans derecesini de 2000’de London School of Economics’den aldı. Çalışma alanları arasında Uluslararası İlişkiler teorileri, dış politikanın Avrupalılaşması, transatlantik ilişkiler ve NATO, Avrupa Birliği dış, güvenlik ve savunma politikaları, Ortadoğu, Türk-Yunan ilişkiler, Kıbrıs sorunu ve genel olarak Türk dış politikası yer alıyor. Akademik makaleleri, Political Science Quarterly, Middle East Policy, International Journal, Security Dialogue, Middle Eastern Studies, Turkish Studies, Cambridge Review of International Affairs, European Security, International Spectator, Contemporary Security Policy, Australian Journal of International Affairs, Mediterranean Politics, Journal of Balkans and Near East Studies, Insight Turkey ve Uluslararası İlişkiler gibi hakemli ve bilimsel indekslerde yer alan dergilerde yayınlandı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Bildiğimiz Batı’nın sonu mu?

Davos 2026 bize tek bir Batı’dan söz etmenin artık mümkün olmadığını mı gösteriyor? Batı gerçekten bölünüyor mu, yoksa uzun süredir bastırılan bir kriz nihayet açıkça mı konuşuluyor? Avrupa, ABD sonrası bir düzeni savunabilecek güce sahip mi? Prof. Tarık Oğuzlu yazdı.

Ocak 2025’te Donald Trump’ın ikinci kez ABD Başkanlık koltuğuna oturmasıyla birlikte transatlantik ilişkilerde yaşanan gerilimler, artık geçici bir liderlik tarzı ya da dönemsel bir diplomatik kriz olarak görülmüyor.

Tek bir Batı yerine iki Batı olduğu yönündeki yorumlar, Trump döneminin Batı içindeki yapısal fay hatlarını görünür kıldığı varsayımına dayanıyor.

2026 Davos Dünya Ekonomik Forumu, bu ayrışmanın sembolik sahnesi oldu. Amerikalı ve Avrupalı liderlerin konuşmaları arasındaki ton, öncelik ve dünya tasavvuru farkı, Batı içindeki krizin artık örtülemez hale geldiğini gösteriyor.

Soğuk Savaş boyunca “Batı”, ABD liderliğinde şekillenmiş, askerî güvenliği NATO, ekonomik düzeni Bretton Woods kurumları ve siyasi kimliği liberal demokrasi üzerinden tanımlanmış bütünlüklü bir yapıydı. Avrupa ve ABD arasında zaman zaman gerilimler yaşansa da, Batı’nın ne olduğu konusunda temel bir mutabakat vardı.

200O’li yılların başında Robert Kagan gibi entelektüeller Amerikalıların Mars’tan, Avrupalılarınsa Venüs’ten geldiklerini iddia ederek Atlantik’in iki yakası arasında jeopolitik yaklaşım, güvenlik kültürü, ekonomik model, toplumsal yapı ve siyasi değerler konularında bir farklılaşma olduğuna işaret etmeye başlamışlarsa da, Trump’a kadar bu durum adeta görmezden gelindi. Kanada Başbakanı Carney’in Davos’ta en son yapılan Dünya Ekonomik Forumu zirvesinde yaptığı konuşmada adeta kral çıplak demesine kadar Batı’nın genelinde eski güzel günlerin geri geleceğine dair iyimserlik havası hakimdi.

“İki Batı” ve aralarındaki fark

Trump’ın gelişiyle birlikte bu mutabakat sarsılmaya başladı. “İki Batı” söylemi, esasen şu ayrımı ima ediyor: Amerikan Batısı (Trumpçı yaklaşım) egemenlikçi, işlemci/perakendeci, maliyet–fayda hesabı yapan, normatif yükümlülükleri sınırlamak isteyen bir karakter taşırken, Avrupa Batısı çok-taraflılık, kurallar, liberal değerler ve kurumsal istikrar üzerinden kendini tanımlayan bir özelliğe sahip.

Bu fark, özellikle NATO, ticaret ve egemenlik meselelerinde açık çatlaklara dönüşmüş durumda.

Trump’ın Grönland’a yönelik yaklaşımı, Batı içindeki egemenlik anlayışını sarsan kritik bir kırılma noktası oldu. ABD’nin, NATO müttefiki Danimarka’nın egemenlik alanı üzerindeki bir bölgeyi açıkça stratejik hedef olarak tanımlaması, Avrupa’da derin bir rahatsızlık yarattı.

Bu mesele üç açıdan önemli. Birincisi, müttefikler arası egemenliğin artık dokunulmaz olmadığı algısını yarattı. İkincisi, ABD’nin uluslararası hukuku ve normları Batı dışındaki aktörler kadar Batı içindeki ortaklara karşı da esnetebileceğini gösterdi. Üçüncüsü, Avrupa açısından bu çıkış, ABD’nin artık yalnızca dış sistemin değil, Batı’nın iç düzeninin de revizyonisti olabileceği endişesini doğurdu. Amerika karşısında Avrupa’nın 1945 sonrası kurulan liberal dünya düzeninin en temel savunucusu olduğu açıkça ortaya çıktı. Grönland krizi, “iki Batı” söylemini soyut bir teorik tartışma olmaktan çıkarıp somut bir siyasi deneyime dönüştürdü.

Serbest ticaret artık ortak değer değil

Trump’ın gümrük tarifelerini bir dış politika ve baskı aracı olarak kullanması, transatlantik ilişkilerde ikinci büyük kırılma alanını oluşturuyor.

Günümüzde serbest ticaretin Batı’nın ortak değeri olduğu varsayımı ciddi biçimde aşınmış durumda. Avrupa açısından bu politika, ABD’nin artık liberal ekonomik düzenin garantörü değil, seçici ve çıkarcı bir aktörü haline geldiği algısını güçlendiriyor.

Buna karşılık Avrupa Birliği, tedarik zincirlerini çeşitlendirme, sanayi politikalarını güçlendirme ve ABD’ye ekonomik bağımlılığı azaltma yönünde adımlar atmaya başladı. Bu süreç, Avrupa’nın stratejik özerklik arayışını yalnızca güvenlikte değil, ekonomi ve teknoloji alanlarında da hızlandırmaya başladığını gösteriyor.

Trump’ın NATO hoşnutsuzluğu

Diğer taraftan, Trump’ın NATO’ya yaklaşımının yarattığı sarsıntıyı anlamak için önce NATO’nun ABD açısından neden tarihsel olarak son derece değerli görüldüğünü hatırlamak gerekiyor. Bu bakış açısına göre NATO, ABD’ye Avrasya’da kalıcı askeri varlık ve güç projeksiyonu imkânı sunan bir örgüt oldu hep.

Washington’un Avrupa müttefikleri üzerinde siyasal ve stratejik nüfuzunu artırmasında da NATO’nun önemi yadsınamaz. NATO, tehditleri ABD topraklarından uzakta tutan bir ileri savunma hattı işlevi gördü. Amerikan liderliğine normatif meşruiyet kazandıran bir çarpan etkisi yaratması da NATO’nun bir diğer işlevi oldu. İttifakı savunanlara göre NATO, ABD için bir yük değil küresel liderliğin kaldıraçlarından biri oldu hep.

Trump’ın yaklaşımıysa bu stratejik okumanın tersine özellikler taşıyor. Ona göre NATO, ABD’ye orantısız maliyet yükleyen, müttefiklerin bedavacılık yaptığı, kısa vadeli Amerikan çıkarlarına doğrudan hizmet etmeyen ve ABD’nin hareket serbestisini sınırlayan bir yapıdan ibaret.

Trump, NATO’nun uzun vadeli jeopolitik faydalarını soyut ve belirsiz, maliyetlerini ise somut ve acil görüyor. Bu nedenle NATO’yu değerler ve büyük strateji üzerinden değil, ticari bir sözleşme mantığıyla ele alıyor.

Trump’ın baskısı Avrupa’yı savunma harcamalarını artırmaya zorlamış ve NATO’nun askeri kapasitesini güçlendirmişse de bu süreç ittifakın siyasi ve normatif bağlarını zayıflattı. NATO bugün askerî açıdan daha donanımlı ama daha az kendiliğinden birlik üreten bir yapı haline gelmiş durumda.

Davos’un gösterdiği

2026 Davos Dünya Ekonomik Forumu, Batı içindeki ayrışmanın artık üstü örtülemeyecek biçimde sahnelendiği bir dönüm noktası oldu adeta. Burada dikkat çekici olan yalnızca Avrupalı liderlerin söyledikleri değil Amerikalı ve Avrupalı liderlerin dünyayı okuma biçimleri arasındaki keskin farktı.

Trump’ın konuşması, ulusal çıkar, rekabet, güç dengesi ve egemenlik vurgusu etrafında şekillendi. Küresel düzen, onun söyleminde normlara dayalı bir sistem değil; güçlülerin pazarlık yaptığı bir arena olarak resmedildi. Ona göre, çok-taraflı kurumlar maliyetli, ittifaklar ise ancak doğrudan kazanç sağladıkları sürece anlamlı olan yapılar.

Buna karşılık Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve diğer Avrupalı liderlerin konuşmaları çok taraflılık, kurumsal düzen, iklim krizi, hukukun üstünlüğü ve kolektif sorumluluk temaları etrafında şekillendi. Avrupa, hâlâ “düzenin kurtarılması” ve “kuralların güncellenmesi” fikrine yatırım yapıyordu sanki.

Bu ayrışmanın en dikkat çekici çıkışı ise Kanada Başbakanı Carney’den geldi. Kanada Başbakanı, açık biçimde “eski dünya düzeninin sona erdiğini” dile getirerek, Avrupalıların bu gerçeği kabul etmesi ve buna göre yeni bir strateji geliştirmesi gerektiğini savundu. Daha da önemlisi, konuşmasında orta büyüklükteki ülkelerin (middle powers) bir araya gelerek büyük güçlere karşı daha dirençli, daha koordineli bir duruş sergilemeleri gerektiğini ima etti.

Orta güçler ne başarabilir?

Bu çıkış, iki açıdan kritik. Birincisi, Batı içindeki krizin artık yalnızca ABD–Avrupa ekseninde değil, Batı’nın içindeki orta güçlerin konumlanışı üzerinden de tartışıldığını gösteriyor. İkincisi, “tek Batı” fikrinin yerini, daha yatay, daha çoğul ve daha az hiyerarşik bir düzen arayışının almaya başladığını ortaya koyuyor.

Dünya Ekonomik Forumu’nun Davos 2026 toplantısı, bu yönüyle sadece bir ekonomik forum değil, Batı’nın kendisiyle yüzleştiği bir sahne oldu adeta. Avrupa Birliği’nin Trump’ın dış politikasına yönelttiği eleştirilerin merkezinde, ABD’nin liberal ve kural temelli dünya düzenini zayıflattığı, hatta sona erdirdiği iddiası yer alıyor.

Gerçekten de Avrupa, söylem düzeyinde uluslararası hukuku, çok-taraflı kurumları ve liberal normları savunmaya devam eden başlıca aktör konumunda bugün. Ancak burada ortaya çıkan temel sorun, Avrupa’nın arzu ettiği bu düzenin sadece normatif iddia ile ayakta kalamayacağı gerçeğiyle yüzleşmesi gerektiği. Carney de Avrupa’nın artık kendini kandırmayı bırakıp yeni dünya düzeninin acı gerçeklerini görmesi gerektiğini hatırlattı.

Avrupa Birliği’nin açmazı

Avrupa Birliği’nin açmazı, savunduğu liberal ve kural temelli düzeni koruyacak, sahiplenecek ve gerektiğinde dayatabilecek sert güç kapasitesini geliştirmeye yeterince yatırım yapmamış olmasında yatıyor. Güce sahip olmadan bir ideali korumak, özellikle büyük güçler arası rekabetin sertleştiği bir uluslararası ortamda, giderek daha zor hale geliyor. Günümüz dünyasında normlar, onları destekleyen maddi ve askeri kapasiteyle birlikte anlam kazanabilir ancak.

Bu bağlamda günümüz dünyasında Avrupa Birliği, çoğu zaman “otobur bir aktör” gibi davranırken, ABD, Rusya ve Çin giderek daha belirgin biçimde “etobur aktörler” olarak öne çıkıyor. Avrupa’nın 1950’lerden bu yana bütünleşme süreci içinde elde ettiği postmodern kazanımların –egemenliğin paylaşılması, savaşın dışlanması, hukukun merkeziliği– büyük ölçüde istisnai bir tarihsel bağlamın ve Amerikan güvenlik şemsiyesinin ürünü olduğunun en başta Avrupalılar tarafından görülmesi gerekiyor.

Eğer Avrupa Birliği, bu postmodern düzeni yalnızca kendi içinde korumakla yetinmeyip, bunu küresel ölçekte savunmak ve yaymak istiyorsa, otobur bir dünya düzeni arzusunu etobur bir uluslararası sistemde hayatta tutabilecek sert güç enstrümanlarına da bir şekilde sahip olmak zorunda. Aksi halde Avrupa’nın normatif iddiası, giderek daha fazla retorik bir pozisyona sıkışma riski taşımaya devam edecek.

Trump’tan sonra ne olur?

Trump sonrası dönemde Batı’nın tamamen dağılması olası değil, ancak Soğuk Savaş’taki gibi ABD merkezli, normatif açıdan homojen ve hiyerarşik bir “tek Batı” modelinin geri dönmesi de gerçekçi görünmüyor. Avrupa’nın stratejik özerklik arayışı, artık geçici bir refleks değil, büyük ölçüde geri döndürülemez bir yönelim kazanmış durumda. Savunma, ekonomi, teknoloji ve enerji alanlarında ABD’ye bağımlılığı azaltma fikri Avrupa’da geniş bir mutabakat üretiyor günümüzde.

Bu durum, ABD ile Avrupa’nın yollarının tamamen ayrılacağı anlamına gelmiyor hiç şüphesiz. Ancak ileriki yıllarda daha çok çok-merkezli, pazarlık-temelli ve esnek bir Batı ortaya çıkacak. Trump, Batı’yı tek başına parçalamış değil. Trump’ın önemi Batı’nın uzun süredir bastırdığı çelişkileri görünür hale getirmesinde saklı. Grönland meselesi egemenlik anlayışını, ticaret savaşları ekonomik değer birliğini, NATO tartışmalarıysa stratejik ortaklık fikrini sarsmış durumda. Davos 2026 ise bu ayrışmanın artık açıkça dillendirildiği an oldu. Batı bitmiyor, fakat bildiğimiz Batı da geri gelmiyor. Daha gevşek, daha çok-merkezli ve daha az normatif bir Batı ortaya çıkıyor.

Bu dönüşümün kalıcı mı yoksa yönetilebilir mi olacağı, Trump’tan çok, Batı’nın kendi içindeki aktörlerin bu krizden ne öğrendiğine bağlı olacak gibi.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 26 Ocak 2026’da yayımlanmıştır.

Tarık Oğuzlu
Tarık Oğuzlu
Prof. Dr. Tarık Oğuzlu - İstanbul Aydın Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi. Doçentlik derecesini 2008’de, doktora derecesini Uluslararası İlişkiler alanında Bilkent Üniversitesi’nden 2003’te, ilk yüksek lisans derecesini 1998’de Bilkent Üniversitesi’nde, ikinci yüksek lisans derecesini de 2000’de London School of Economics’den aldı. Çalışma alanları arasında Uluslararası İlişkiler teorileri, dış politikanın Avrupalılaşması, transatlantik ilişkiler ve NATO, Avrupa Birliği dış, güvenlik ve savunma politikaları, Ortadoğu, Türk-Yunan ilişkiler, Kıbrıs sorunu ve genel olarak Türk dış politikası yer alıyor. Akademik makaleleri, Political Science Quarterly, Middle East Policy, International Journal, Security Dialogue, Middle Eastern Studies, Turkish Studies, Cambridge Review of International Affairs, European Security, International Spectator, Contemporary Security Policy, Australian Journal of International Affairs, Mediterranean Politics, Journal of Balkans and Near East Studies, Insight Turkey ve Uluslararası İlişkiler gibi hakemli ve bilimsel indekslerde yer alan dergilerde yayınlandı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x