1936 yılında, ileride General Patton olarak adını duyuracak olan George S. Patton, Hawaii’deki karargâhta görevli bir yarbayken Çanakkale savunmasını inceleyen bir rapor hazırladı ve komutanlığa sundu. Raporda şu sonuç yer alıyordu: Kayıp vermeyi göze alan ve asimetrik karşı ataklarla aralıksız karşılık veren bir savunma gücü, kendisinden daha güçlü ve teknolojik olarak üstün bir saldırgana karşı stratejik bir deniz güzergâhını kontrol edebilir. Şimdi Hürmüz Boğazı’nda bu mantık canlı bir örnek olarak karşımızda duruyor.
ABD ile İran arasında çıkacak bir savaşın yaratacağı ciddi sorunlar ve olumsuz yansımalar önceden biliniyordu. Ancak ABD’nin bu kararı bu kadar pervasız ve önlemsiz bir şekilde alması hiç beklenmiyordu. Küresel etkileri olabilecek bir savaş kararı, uzman görüşünün, istihbaratın ve alternatif senaryoların tartışıldığı sağlıklı bir karar mekanizmasının yanı sıra, uluslararası hukuk ve müttefik istişaresi çerçevesinde alınmalıdır. Ne yazık ki bu mekanizma işlemedi; uyarılar sırayla göz ardı edildi ve dünya bunun bedeline katlanmak zorunda kalmıştır.
Nitekim bu umursamazlığın izleri, savaşın yapılış şeklinde de görülüyor. Tıpkı Çanakkale Savaşı gibi şubat ayında, ama 111 yıl sonra başlayan bu savaş, birçok ortak nokta taşıyor. Bir tarafta rakibini küçümseyen ve ateş gücüne mağrur bir şekilde güvenen bir dünya gücü; diğer tarafta ise taviz vermeyen, kararlı bir direniş.
Tarihi ders
1914 yılında başlıca Müttefik Devletler, Birleşik Krallık, Fransa ve Rusya’dan oluşuyordu. Bu ittifaka karşı Alman, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorlukları savaşıyordu. Ana savaş alanı Fransa ve Belçika’daki Batı Cephesi iken doğuda yeni bir cephe açıldı. O sıralarda Bahriye Nazırı (Bakanı) olarak görev yapan Winston Churchill, zamanının en güçlü donanmasına sahip olmanın verdiği güvenle, Fransa ile birlikte Çanakkale Boğazı’nı geçerek İstanbul’a ulaşmayı planladı. Böyle bir harekâtın başarılı olması durumunda Osmanlı savaş dışına itilecek ve Rusya’ya güvenli bir ikmal koridoru açılabilecekti. Şubat 1915’te düğmeye basıldı ve Çanakkale’ye büyük bir deniz gücüyle saldırıldı.
Deniz harekâtı 18 Mart 1915’te doruk noktasına ulaştı. Ancak bundan bir süre önce, gece karanlığından faydalanan Nusret Mayın Gemisi, gemilerin manevra alanında kıyıya paralel bir hat boyunca yeni mayınlar döşemişti. Ana saldırı sırasında Müttefiklere ait üç zırhlı batarken bazı ana gemiler de ağır hasar aldı. Bu gemilerde 1.200 civarında bahriyeli yaşamını yitirirken, Osmanlı tarafının kaybı 40 kişi olarak bildirildi. Bunun sonucunda deniz saldırısı durduruldu ve kapsamlı bir kara çıkarması yapılmasına karar verildi.
Osmanlı kuvvetleri, Alman subayların da katkısıyla 11 ay boyunca geçit vermedi ve mücadele kanlı bir siper savaşına dönüştü. Çanakkale Savaşı’nda 46.000 İngiliz, Avustralyalı ve Yeni Zelandalı askeri ile 12.000 Fransız askeri hayatını kaybetti. Osmanlı tarafı ise, resmi kayıtlara göre, 57.000 civarında şehit verdi (ki bu rakamın 100.000’i geçtiği de ifade ediliyor). Harekât, 9 Ocak 1916’da Müttefik kuvvetlerin tamamen çekilmesiyle sona erdi.
· Başarısızlığın bedeli
Çanakkale yenilgisinin ardından çeşitli sivil ve askerî kademelerde değişiklikler yapıldı. Harekâtın baş mimarı ve siyasi gücü olan Winston Churchill kabinedeki Bahriye Bakanlığı görevinden alınıp daha az etkili bir göreve atandı.
Dersler alındı
1916 yılında Britanya Parlamentosu, Çanakkale ve Mezopotamya Komisyonu Kanunu’nu onayladı. Söz konusu komisyon, Kral ve Parlamento tarafından Çanakkale’deki yenilgi ile Osmanlı’ya karşı Mezopotamya’da yaşanan kayıpları soruşturmak üzere tam yetkiyle görevlendirildi. Bu çalışma, modern tarihte bir devletin savaş sırasında kendi hatalarını mercek altına aldığı ilk ciddi incelemelerden biri kabul edilir.
Çanakkale Komisyonu üç yıl boyunca yüzü aşkın kişiyle görüşüp binlerce belgeyi inceledi. Hazırlanan üç raporda harekâtın planlama, hazırlık ve operasyonel eksikliklerinin yanı sıra stratejik, taktiksel ve yapısal sorunlar da sıralandı. Bu raporlar çeşitli reformları tetikledi; sivil yönetim ile askerî komuta kademesi arasında yeni bir denge kurulmasını sağladı. Yapılan değişiklikler, II. Dünya Savaşı’ndaki deniz savaşları ve çıkarma doktrinlerini şekillendirerek çeşitli zaferlerin kazanılmasında rol oynadı.
Yarbay Patton, 1936 tarihli Gelibolu Savunması adlı raporunda Çanakkale Savaşı’ndaki belirli taarruzları inceleyerek alınacak dersleri sıralamıştı. Patton’ın asıl hedefi Hawaii sahil savunmasını güçlendirme yollarını tespit etmek olsa da rapor, bir savunma gücünün coğrafi avantajlardan nasıl faydalanması gerektiğini ve deniz geçitlerinin savunma yöntemlerini etraflıca anlattı.
Yarbay Raymond Adams’ın Gelibolu Savaşı: Stratejik Amaçlar ve Araçlar Arasındaki Uyumsuzluktan Öğrenilen Dersler başlıklı yazısında, Çanakkale mağlubiyetindeki hataları sıralarken çıkarılan derslerin II. Dünya Savaşı’ndaki başarılara olan etkisi de vurgulanmaktadır.
· Başarısızlığın kazanımı
Çanakkale’nin Churchill’de bıraktığı hüsran onu II. Dünya Savaşı’nda daha temkinli bir tavra soktu. Amerikalı generallerin ısrarla talep ettiği 1942 ana Avrupa çıkarmasına karşı çıktı. Bunun sonucunda ana harekât 1942 yerine 1944’te gerçekleşti ve Normandiya Çıkarması olarak tarihe geçti.
Kurgulu deneyim
ABD ordusu 2002 yılında, 250 milyon dolar bütçeyle tarihinin en pahalı askerî tatbikatını gerçekleştirdi. Doğrudan adı anılmasa da Millennium Challenge 2002 adlı bu tatbikat, İran’a karşı bir senaryo üzerine kurulmuş, Hürmüz Boğazı’nı açıp çeşitli adaları ele geçirmeyi hedefliyordu. Emekli Korgeneral Paul Van Riper, Kırmızı Güçler olarak adlandırılan düşman kuvvetlerini yönetmekle görevlendirildi.
Tatbikatın ilk dakikalarında Kırmızı Güçler erken davranarak toplu bir karşı saldırı başlattı. Van Riper, sürü halinde saldıran hızlı botlar, karadan yapılan aralıksız füze atışları ve sivil/ticari gemilere gizlenmiş silah sistemleriyle Mavi Güçler‘e saldırdı. Bir uçak gemisi dâhil olmak üzere Mavi Filo’nun büyük bir bölümü battı. Tatbikat, ana çıkarma kuvvetleri henüz devreye bile girmeden fiilen bitmişti. Ancak tatbikat direktörü aldığı talimat doğrultusunda tatbikatı durdurdu. Batan gemiler yüzdürüldü, Kırmızı Güçler’in ateş gücü sınırlandırıldı ve gizli füze bataryaları açık mevzilere yerleştirildi. Tatbikat yeniden başlatıldı ve Mavi Güçler beklenen “zafere” ulaştı.
Dersler umursanmadı
Amerika’daki Deniz Kuvvetleri Analiz Merkezi (CNA) 2011 yılında Bir Boğaz Karşılaştırması: 1915 Çanakkale Savaşı’ndan Hürmüz Boğazı’nın Kapanması Durumunda Çıkarılan Dersler başlıklı bir rapor yayımladı. Raporda, ABD Donanması’nın en zayıf noktasının mayın tarama kapasitesi olduğu vurgulanıyordu. Muhtemel bir Hürmüz harekâtında müttefiklerin mayın tarama imkânlarından faydalanmanın kritik önem taşıdığı, bu nedenle ABD’nin harekâttan önce müttefikleriyle koordineli hareket etmesi gerektiği belirtilmişti.
Ancak ABD, yeni bir ittifak kurmak bir yana, Bahreyn Deniz Üssü’nde bulunan ve kendi mayın tarama filosunun yarısını oluşturan gemileri savaştan bir yıldan kısa bir süre önce hizmet dışı bırakmıştı. Şu da belirtilmelidir ki raporun hazırlandığı 2011 yılında İran’ın SİHA ve füze kapasitesi bugünkü seviyesinde değildi ve deniz mayınları ana tehdit sayılıyordu.
Raporda başarısızlık senaryolarının dikkatle irdelenmesi gerektiği vurgulanır. Rapor, sonuç bölümünde de bu ilginç öngörüde bulunur: “İran ile yapılacak bir savaştan İran’ın askerî olarak zayıflamasına rağmen, siyasi ve stratejik olarak daha güçlü çıkması mümkündür.”
Bu raporun yazarı Jonathan Schroden, Haziran 2025’te İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik 12 gün süren saldırılarından birkaç gün sonra orijinal raporunu özetleyerek güncelledi. Güncellenen değerlendirmesini şu uyarıyla bitirdi: “Çanakkale’den alınan dersler, bugünkü stratejik dar boğazların yarın stratejik felaketlere dönüşmesini önleyebilir.”
1 Şubat 2026’da İran Dini Lideri Ali Hamaney, ABD’nin İran’a saldırması durumunda, geniş çaplı bir bölge savaşı olacağı uyarısında bulundu. Bundan kısa süre sonra, 17 Şubat 2026 tarihinde —yani ABD ve İsrail saldırısından iki haftadan az bir süre önce— İran, Hürmüz Boğazı’nı geçici olarak trafiğe kapattı. Bu kısmi kapatma, bir gün öncesinde başlayan iki günlük bir askerî tatbikat kapsamında yapılmıştı. Tatbikatta hızlı hücum botları, SİHA’lar ve ülke derinliklerinden fırlatılan füzeler kullanıldı. Dikkat çekici olan ise tatbikatın adıydı: “Hürmüz Boğazı’nın Akıllı Kontrolü.”
Tüm bu bilgilere, raporlara ve açık emarelere rağmen ABD ve İsrail, İran’a saldırdı. Ancak İran Hürmüz Boğazı’nı kapatıp İsrail’e, ABD güçlerine ve bu güçlerin konuşlandığı bölge ülkelerine saldırınca Amerikan yönetimi hazırlıksız ve şaşkın göründü. İran’ın ağır bombardımanlara maruz kalmasına rağmen aralıksız asimetrik karşı saldırılar düzenlemesi, Patton’ın tezleri ve General Van Riper’ın tatbikatta uyguladığı taktiklerle büyük benzerlik göstermektedir.
Şüphesiz ki Çanakkale ve Hürmüz Boğazları farklı coğrafi ve jeostratejik özelliklere sahiptir. Ayrıca iki çatışma arasındaki yüzyıllık teknolojik, askerî ve jeopolitik farklar da yadsınamaz. Hepsinden öte, Çanakkale’deki insani bedel, fedakârlık ve sayısız destansı mücadele göz önüne alındığında Çanakkale’nin müstesna bir tarihsel yeri vardır. Bununla birlikte, iki savaşın stratejik boyutları yan yana getirildiğinde belirgin benzerlikler göze çarpmaktadır:
| Özellik | Çanakkale (1915-16) | Hürmüz (2026) |
| Stratejik Hedefler | Çanakkale Boğazı’nı geçmek ve İstanbul’a ulaşıp Osmanlı’yı savaş dışına itmek; Rusya’ya güvenli ikmal koridoru açmak. | Savaşın başında hedef İran rejiminin etkinliğini ortadan kaldırmak, nükleer ve taarruz kabiliyetlerini zayıflatmakken savaş süresince hedefler değişmiş ve öncelikle Hürmüz Boğazı’nın açılmasına yoğunlaşmıştır. |
| Taktik Zaaflar | Deniz üstünlüğüne aşırı güven, hatalı istihbarat ve yanlış ön kabuller, zayıf taktiksel koordinasyon, yetersiz lojistik ve eğitim. | Hava üstünlüğüne aşırı güven, hızlı bir liderlik felci oluşacağı varsayımı, B-planlarının olmayışı, yetersiz mühimmat ikmal hızı. |
| Zamanlama Hatası | Kasım 1914’te gerçekleştirilen deniz bombardımanı Osmanlı’yı uyarmış, deniz mayınlarını artırmak ve savunmayı güçlendirmek için zaman kazandırmıştır. | Haziran 2025’teki ABD-İsrail saldırısı İran’ı uyarmış, net bir yedek komutanlık tayin planı oluşturmasına, kuvvet dağılımını genişletmesine ve kademeli bir yapı içerisinde yetkiyi ve tepki planlarını onaylamasına yol açmıştır. |
| Mayın Tehdidi | 18 Mart 1915: Osmanlı mayınlarının tek bir günde üç Müttefik zırhlısını batırması ve birçoğuna hasar vermesi; Müttefik Devletler’in deniz taarruzunu durdurup kapsamlı bir amfibi çıkarmaya yönelmesine yol açması. | Mayınlar deniz geçişini sınırlamıştır. İran bir “tehlike bölgesi” ilan ederek gemilerin İran kıyılarına yakın bir koridoru kullanmaya zorlamış, bu koridorun dışına çıkan gemileri hedef almıştır. ABD bunun üzerine Umman’a daha yakın bir deniz koridoru kurmaya çalışmıştır. |
| Gözardı Edilen Unsurlar | • Müttefik Devletler zayıf bir direnç bekleyerek Osmanlı’nın Balkan Savaşları (1912–1913) sonrasındaki askerî yeniden yapılanmasını dikkate almamış olması. • Coğrafi ve asimetrik savunma avantajlarının, ikmal merkezlerine yakınlığın ve anavatanı koruma motivasyonunun göz ardı edilmesi. • Müttefik Devletler’in sabit mevzilere odaklanıp hareketli obüsleri ve arama ışıklarını (projektörleri) önemsiz görmesi. | • Ekonomik sıkıntılardan dolayı artan İran halkının tahammül seviyesini, İran-Irak Savaşı tecrübesini ve tarihsel olarak dış güçlere karşı direniş kültürünü algılayamamak. • Coğrafi savunma avantajlarının, asimetrik savunma stratejilerinin ve hükûmet ile askerî komuta kademesindeki yedekleme hazırlığının göz ardı edilmesi. • Füze ve SİHA stoklarının boyutu, koordine saldırı etkinliği, saçılmış konumları ve güçlendirilmiş yeraltı depolarının istihkamında yanılmak. |
| Operasyon Ölçeği | Döneminin belki en büyük deniz ve amfibi operasyonu olan bu harekâtta yüzlerce savaş gemisi, ilk denizaltılar ve hava keşif uçakları ile birlikte toplam 550.000’den fazla Müttefik personel aşamalı olarak rol almıştır. | Çok sayıda bölgesel üs, ABD Donanmasının sefere hazır dört Uçak Gemisi Grubu’ndan üçü (toplam 11 gemilik filodan), iki Amfibi Hazır Grubu ve 82. Hava İndirme Tümeni savaşın başlarında konuşlandırıldı. |
| Küresel Yansımalar | • Rusya’nın ikmal krizini şiddetlendirmiş ve Rus İmparatorluğu’nun çöküşünde önemli bir faktör olarak sayılmıştır. • Türkiye, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın ulusal kimliklerinin inşasında belirleyici bir dönüm noktası hâline gelmiştir. | • Enerji ve gübre arz sorununun “çift şok” etkisi nedeniyle küresel enflasyonist etki bekleniyor. • Helyum, alüminyum, kükürt ve metanolde de kıtlık yaşanmaktadır. |
Tüm bunlara ilaveten, İsrail ve ABD’nin bu savaşta farklı ve zaman zaman çelişen öncelikleri dikkat çekmektedir. İsrail’in hedef ve öncelikleri ABD’ninkilerden belirgin biçimde ayrışmaktadır. Bu durum savaşın diplomatik yoldan sonlandırılmasının önünde ciddi bir engel oluşturmaktadır. Bu uyumsuzluk, iki ülkenin iç siyaset baskıları ve seçim takvimleri nedeniyle daha da derinleşmektedir. Oysa II. Dünya Savaşı’nda Müttefikler, aralarındaki görüş ayrılıklarına rağmen ortak bir komuta yapısı altında aynı stratejik hedeflere doğru hareket etmişlerdi.
Maliyet katlandı
İran’la başlayan savaş ABD’nin öngördüğü şekilde hızlı bir zaferle sonuçlanmadı. Çatışmanın yıkıcı etkileri, hazırlıksızlık, B planlarının bulunmayışı ve stratejik öngörüden yoksun başlaması nedeniyle daha da ağırlaştı.
Birçok ülkede olduğu gibi ABD’de de tüketicilere yansıyan ek maliyetler ciddi boyutlara ulaştı. Uçak yakıtı ve diğerleri hariç, sadece benzin, motorin ve ısıtma yağının galon fiyatındaki her 1 dolarlık artış, ABD’li tüketici ve işletmelere günlük 500 milyon dolardan fazla doğrudan ek yük getirmektedir. Brown Üniversitesi’ne göre, 7 Eylül 2026 tarihinde sadece benzin ve motorindeki doğrudan yük 100 milyar dolar sınırını geçmiştir.
ABD Hazine ve Enerji Bakanlıkları uzmanları, savaştan önce uyarılarda bulunmuşsa da yönetim savaşın ekonomik yansımalarını önemsemedi. Bunun yanında, savaştan birkaç ay önce, ABD Dışişleri Bakanlığı’ndaki Orta Doğu uzmanları ile petrol ve doğal gaz analist kadrolarının önemli bir kısmını zaten görevden almıştı.
Bütün bunların yanında, ABD başkanının istikrarsız kararları, gel-git ültimatomları, incitici tavırları ve çelişkili demeçleri de ciddi güvensizlik aşılarken anlaşma zemininin zedelenmesinde önemli rol oynamıştır. Her ne kadar kısa bir sürede etkinliğini fiilen kaybetse de, Haziran 2026 tarihinde taraflar ateşkese dair bir anlaşma notu imzalayabildi. The Wall Street Journal raporuna göre, o sıralarda İran müzakere takımı ABD başkanını anlamak ve ona karşı müzakere stratejisi oluşturmak için deneyimli psikologların danışmanlığından faydalanmıştı.
Sistemik erozyon
Son yıllarda, ABD’de yapısal olarak yaşanan denetim ve sorgu mekanizmasındaki erozyon daha da derinleşmiştir. Yasamanın partiler arası mücadeleye öncelik vermesi, oynadığı denetim rolünü yanlı tutumların gölgesi altında bırakmıştır. Belki bundan dolayıdır ki Britanya Kralı III. Charles ilk kez Amerikan Kongresi’nde yaptığı konuşmada yasama makamının yürütme üzerindeki denetim mekanizmasının önemini hatırlatma ihtiyacını duymuştur. Başkan Yardımcısı J.D. Vance’in de Watergate skandalının bugün yaşansa 12 saatte manşetten düşeceği düşüncesi, kural ve prensiplere hassasiyetlerin ne kadar önemsizleştiğinin göstergesidir.
· Kurumsal etki
Amerikan Savunma Bakanı Pete Hegseth, Eylül 2025’te 800 kadar general ve amirale yaptığı konuşmada artık elleri kolları bağlı savaşmayacaklarını ve “aptal angajman kurallarına” uymayacaklarını söyledi. Bu arada Amerikan Savunma Bakanlığının “Sivil Kayıpları Azaltma ve Müdahale” (CHMR) programının sessizce etkisizleştirildiği denetim raporlarında belgelenmiştir.
Hesap verme mekanizmasındaki zayıflık, sivil otoritenin sorumsuz hareket etmesine zemin oluşturur. Bu da kurumların yerleşik uygulama, norm ve önceliklerini etkiler. Bu nedenle önemli ve bazen hayati kararların sağlıklı ve bilinçli alınması etkilenir. Sonucunda da bu durum, bir savaş ortamında facialara davetiye çıkarır.
· Facia kapısı aralandı
28 Şubat 2026’da Amerika’nın İran’a saldırılarının ilk gününde bir ilkokul ve başka bir şehirde genç kız voleybol takımlarının antrenmanı sırasında bir spor salonu hedef alındı. Bu iki saldırıda çoğunluğu çocuk ve gençlerden oluşan 100’ü aşkın sivil hayatını kaybetti.
Dersler hatırlatıldı
ABD yönetimi ve savaş yanlısı çevreler, İran’a müdahale etmemenin uzun vadede daha büyük riskler barındırdığını savunmaktadır. Ancak savaşa girme kararı hafife alınacak bir karar değildir. İran’a ilişkin tehdit değerlendirmesinin doğruluğu ya da yanlışlığı, uzun sürebilecek bir savaş ihtimalini hesaba katmamanın gerekçesi olamaz. Uzun soluklu bir çatışmaya hazırlıksız yakalanmak ve alternatif planlardan yoksun olmak, karar alma mekanizmasındaki yapısal bozuklukların açık bir göstergesidir.
Başkan Biden döneminde Stratejik Planlama Direktörü olarak görev yapan Thomas Wright, Inflection Point (Kırılma Noktası) adlı kitabının son sözünde, mevcut yönetimdeki “kibir” ve tarihe geçme arzusuna işaret eder. Wright, ABD yönetiminin İran’a saldırma kararında, 2025’te İran nükleer tesislerine düzenlenen saldırının “başarılı olduğu” algısı ile Venezuela lideri Nicolás Maduro’nun kolayca yakalanmasının yarattığı öz güvenin etkili olduğunu belirtir. Wright’a göre bu kibir ve tarih yazma odaklı zihniyet, yönetimi sonu belirsiz bir kumara sürüklemiştir.
Sebebi ister hüsnükuruntu, ister kibir, ister iç siyaset kaygıları, isterse üçüncü kişi ve ülkelerin yönlendirmesi olsun, sonuç değişmemektedir. İran ile girilen bu savaşın ABD açısından kolay hazmedilebilir bir sonuç ile tamamlanması oldukça güç görünmektedir. Eski CIA Direktörü General David Petraeus’un ifadesiyle: “Bu, Amerika için tüm yolların olumsuz sonuçlara çıktığı stratejik bir çıkmazdır.”
Hesap verebilirlik mekanizması çalıştığında sistem kendini düzeltmeye çalışır. Britanya’da bu mekanizma çalıştı. Çanakkale hezimetinin ardından devreye giren hesap sorgulama süreci, yapısal iyileştirme reformlarını tetikledi. Amerika’da ise, son yıllarda, bu mekanizma yıpratıldı; sistem, giderek artan dengesizlik ve kaosa doğru sürüklendi. Amerika’nın başlattığı bu savaşın üzerinden yedi aydan fazla geçmiş olmasına rağmen hâlâ somut bir çıkış yolunun görünmemesi, ABD açısından tarihî bir stratejik hezimet olarak kayıtlara geçecektir.
Ünlü Amerikalı yazar Mark Twain’e atfedilen meşhur bir söz vardır: “Tarih tekerrür etmez ama çoğu zaman aynı ahengi mırıldar.” Sonuç olarak, Çanakkale ile Hürmüz arasındaki paralellikler yalnızca coğrafyanın ve asimetrik harp tekniklerinin kalıcı gerçekleriyle ilgili değildir. Tarihin en ağır dersleri, göz ardı edildiklerinde yok olmazlar; aksine çok daha yüksek bir küresel bedelle kendilerini yeniden hatırlatırlar.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 15 Ekim 2026’da yayımlanmıştır.






