Devlet aklından algoritmik karara

Geleneksel devlet aklı; tarihsel tecrübe, istihbarat, diplomatik değerlendirme, askerî kapasite ve siyasi muhakemenin birleşiminden oluşur. Yapay zekâ yeni bir katman ekliyor. YZ’nin jeopolitik açıdan en büyük riski ne? Doç. Orhan Karaoğlu yazdı.

Yapay zekânın yükselişi, teknolojik bir dönüşümden ziyade, aynı zamanda jeopolitik düzenin işleyişini değiştirebilecek nitelikte bir kırılmadır. Bugüne kadar devletlerin uluslararası güç kapasitesi büyük ölçüde ekonomik büyüklük, askerî kapasite, nüfus, coğrafya, enerji kaynakları ve diplomatik etkinlik üzerinden değerlendirildi. İstihbarat ise bu kapasitenin stratejik kararlara dönüştürülmesinde temel araçlardan biri olmuştur. Ancak yapay zekâ, bilgi ile karar arasındaki ilişkiyi yeniden kuruyor.

Klasik devlet modelinde süreç kabaca şöyle ilerler: devlet istihbarat toplar, bunu analistler değerlendirir, değerlendirme karar vericiye sunulur ve buradan bir strateji üretilir. Yapay zekâ destekli yeni modelde ise bu zincir giderek otomatikleşiyor; veri doğrudan algoritmalar tarafından işleniyor, analiz ediliyor, buradan bir öngörü çıkarılıyor ve bu öngörü kararı, karar da stratejiyi belirliyor. Buradaki temel değişiklik, yapay zekânın yalnızca bir araç olarak kullanılmasından ibaret değil; yapay zekâ giderek kararın oluştuğu epistemik alanın bir parçası hâline geliyor. Başka bir ifadeyle mesele, devletlerin yapay zekâ kullanıp kullanmayacağından çok, yapay zekânın devletlerin nasıl düşündüğünü ve karar verdiğini ne ölçüde değiştireceğine odaklanıyor.

Bu dönüşümün etkileri de tek bir zaman ölçeğinde okunmamalı. Kısa vadede mesele, mevcut büyük dil modellerinin (metin, belge ve veri analizi yapabilen, ChatGPT-Claude gibi yapay zekâ sistemlerinin) karar-destek sürecindeki rolüyle sınırlıyken, uzun vadede belirleyici bir teknolojik sıçramanın (AGI, yani insan zekâsı düzeyinde ya da onu aşan, her alanda çalışabilen genel amaçlı yapay zekâ benzeri bir eşiğin) tek bir devlete veya şirkete “tekil dönüştürücü avantaj” (rakiplerin kısa sürede yakalayamayacağı, güç dengesini kalıcı biçimde değiştiren üstünlük) kazandırma ihtimali bambaşka bir jeopolitik senaryo doğurur. Bu iki ölçeği birbirinden ayırmadan yapılan projeksiyonlar, güncel gelişmelerle spekülatif senaryoları birbirine karıştırma riski taşır.

İstihbarattan algoritmik istihbarata

İstihbaratın temel amacı belirsizliği azaltmak ve karar vericiye anlamlı bilgi sağlamaktır. Fakat dijital çağda sorun artık bilgi eksikliğinden ziyade bilgi fazlalığı haline geldi. Uydu görüntüleri, sosyal medya, ekonomik veriler, haber akışları, diplomatik belgeler ve açık kaynaklardan gelen milyonlarca veri aynı anda analiz edilmek zorunda.

Yapay zekâ bu noktada devletlere önemli bir avantaj sağlayabilir. Büyük miktardaki veriyi insan analistlerden çok daha hızlı işleyebilir, örüntüleri tespit edebilir ve alternatif senaryolar üretebilir. Böylece istihbaratın görevi yalnızca “Ne oluyor? sorusuna cevap vermekten çıkıp “Ne olabilir?” sorusuna cevap vermeye doğru kayıyor.

Bu dönüşüm, geleceğin jeopolitik rekabetinde karar üstünlüğünü yeni bir güç unsuru hâline getirebilir. Daha fazla bilgiye sahip olmak artık yeterli olmayacaktır; önemli olan bilgiyi rakipten daha hızlı biçimde stratejik avantaja dönüştürebilmektir.

Bununla birlikte bu dönüşüm HUMINT’i (insan istihbaratını) tasfiye etmiyor, aksine ona yeni bir stratejik değer kazandırıyor. Sentetik içeriğin ve algoritmik manipülasyonun yaygınlaştığı bir ortamda, doğrudan insan tanıklığına dayanan ve algoritmik olarak taklit edilemeyen kaynaklar giderek daha kıymetli hale gelebilir.

Sentetik jeopolitik ve yeni güç alanı

Bu noktada jeopolitiğin kendisi de dönüşüyor. Klasik jeopolitik coğrafya, kaynaklar, ulaşım hatları ve fiziksel güç üzerinden şekillenirken, ortaya çıkmakta olan yeni jeopolitik düzen veri, algoritma, hesaplama kapasitesi ve yapay zekâ altyapılarını da güç unsurlarına dönüştürüyor.

Bu nedenle jeopolitik artık yalnızca toprak üzerinde okunmayıp, aynı zamanda veri ve algoritmalar üzerinde de yürütülen bir mücadele olarak karşımıza çıkıyor.

Çip üretiminden veri merkezlerine, enerji altyapısından denizaltı internet kablolarına kadar YZ’nın ihtiyaç duyduğu fiziksel altyapıların bulunduğu coğrafyalar yeni bir stratejik önem kazanıyor. Dolayısıyla yapay zekâ coğrafyanın önemini ortadan kaldırmıyor; aksine coğrafyanın stratejik değerini yeniden tanımlıyor. Bu bakımdan Tayvan Boğazı, ileri çip üretiminin küresel ölçekte yoğunlaştığı coğrafya olarak, klasik jeopolitikteki Süveyş veya Hürmüz gibi boğaz/geçit noktalarının çağdaş bir muadili hâline geldi, “sentetik jeopolitik” kavramı da burada somut bir kriz potansiyeline oturuyor.

Bu durum, “sentetik jeopolitik” olarak adlandırılabilecek yeni bir yaklaşımın temelini oluşturabilir: coğrafya, veri, algoritma, teknoloji ve insan iradesi arasındaki ilişkinin jeopolitik sonuçlarının birlikte değerlendirilmesi.

Devlet aklından algoritmik devlet aklına

Asıl kırılma ise devlet aklında ortaya çıkacaktır. Geleneksel devlet aklı; tarihsel tecrübe, istihbarat, diplomatik değerlendirme, askerî kapasite ve siyasi muhakemenin birleşiminden oluşur. Yapay zekâ bu yapıya yeni bir katman ekliyor.

YZ, milyonlarca veriyi analiz ederek karar vericiye seçenekler sunabilir. Fakat burada önemli bir risk ortaya çıkar: Karar verici zamanla YZ’nın sunduğu seçeneklerin dışındaki ihtimalleri düşünmemeye başlayabilir.

Bir algoritma beş senaryo üretiyorsa, karar verici altıncı senaryoyu gözden kaçırabilir. Böylece YZ yalnızca analizi hızlandırmaz; aynı zamanda stratejik tahayyülün sınırlarını da belirleyebilir.

Bu nedenle geleceğin temel sorusu “YZ karar verecek mi?” olmaktan çok, “İnsan karar verici YZ’nin ürettiği gerçeklik çerçevesinden bağımsız düşünebilecek mi?” sorusu olacaktır.

Jeopolitik risk: Algoritmik bağımlılık

Bu dönüşüm yeni bir bağımlılık biçimi de yaratabilir. Nasıl enerji kaynaklarına veya kritik teknolojilere bağımlılık devletlerin stratejik özerkliğini sınırlıyorsa, kritik karar süreçlerinde yabancı YZ sistemlerine bağımlılık da benzer sonuçlar doğurabilir.

Bir devletin kullandığı model başka bir ülkenin şirketine, bulut altyapısına, çip teknolojisine veya veri ekosistemine bağlıysa, söz konusu devletin yalnızca teknoloji değil, stratejik karar üretme kapasitesi açısından da bağımlı hâle gelmesi mümkün.

Buradan yeni bir jeopolitik kavram ortaya çıkıyor: algoritmik egemenlik.

Algoritmik egemenlik

Algoritmik egemenlik, devletin kritik karar süreçlerinde kullandığı veri, modeller, hesaplama altyapısı ve algoritmalar üzerinde yeterli stratejik kontrol sahibi olmasıdır.

Bu nedenle geleceğin güç mücadelesi yalnızca “YZ kullanan devletler” ile “YZ kullanmayan devletler” arasında değil, YZ üreten, YZ üzerinde egemenlik kuran ve YZ’ya bağımlı olan devletler arasında yaşanabilir.

Bu ayrım, özellikle kendi model üretim kapasitesine sahip olmayan ama tam bağımlılığı da kabul etmek istemeyen orta ölçekli devletler için kritik bir soruna işaret eder. Türkiye gibi NATO üyesi orta güçlerin, ittifak içi enerji veya kritik teknoloji bağımlılığına benzer biçimde, müttefikinin YZ ve istihbarat altyapısına bağımlı kalması ihtimali gündeme geliyor. Bu devletler için çoklu tedarikçi stratejisi, açık kaynak modellere yönelim ve bölgesel YZ iş birlikleri, algoritmik egemenliği koruma yönünde bir “hedge” (riskten korunma) stratejisi olarak öne çıkabilir.

İstihbarat savaşının yeni boyutu

YZ’nin yükselişi istihbarat rekabetini de değiştirecektir. Klasik istihbaratta rakibin bilgisini ele geçirmek önemliyken, gelecekte rakibin algoritmasını yanıltmak aynı derecede önemli hâle gelebilir.

Yanlış veri, manipüle edilmiş içerik veya yapay olarak üretilmiş sinyaller bir YZ sistemini yanlış yönlendirebilirse, zincirleme bir sonuç ortaya çıkabilir:

Yanlış bir veri hatalı bir analize, hatalı analiz isabetsiz bir öngörüye, isabetsiz öngörü de yanlış bir karara ve nihayetinde yanlış bir stratejiye yol açabilir.

Dolayısıyla geleceğin güvenlik anlayışında yalnızca siber güvenlik değil, epistemik güvenlik de önem kazanacaktır. Devletler sadece bilgi sistemlerini korumakla kalmayacak, karar üretiminde kullandıkları bilginin ve algoritmik analizlerin güvenilirliğini de korumak zorunda olacaktır.

Demokrasi, diplomasi ve savaş alanındaki riskler

YZ’nin jeopolitik etkisi yalnızca devlet kurumlarıyla sınırlı kalmayacaktır. Kişiselleştirilmiş propaganda ve mikro-hedefleme, toplumların siyasi tercihlerini etkileyebilir. Geleneksel propaganda milyonlara aynı mesajı verirken, YZ milyonlarca kişiye milyonlarca farklı mesaj üretebilir.

Bu durum demokratik süreçler açısından ciddi bir risk yaratıyor.

Benzer biçimde askerî alanda YZ; istihbarat füzyonu, hedef belirleme, erken uyarı ve operasyonel planlama süreçlerini hızlandırabilir. Ancak karar hızının artması, stratejik hataların maliyetini de artırabilir. Özellikle insanın karar döngüsünden giderek çıkarıldığı sistemlerde yanlış bir algoritmik değerlendirme çok kısa sürede büyük ölçekli sonuçlar doğurabilir.

Bu risklerin yönetimi bakımından mevcut normatif çerçeve son derece zayıf. Nükleer silahlar alanında NPT (Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması) ve IAEA (Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu) gibi doğrulama ve denetim rejimleri geliştirilebilmişken, otonom silah sistemleri (LAWS) konusundaki BM müzakereleri büyük ölçüde tıkanmış durumda. Bunun temel nedeni, YZ’nin nükleer teknolojiden farklı olarak düşük giriş maliyetine sahip, sivil-askerî ayrımı belirsiz (ikili kullanım / dual-use) bir teknoloji olması; bu özellik, klasik silahlanma kontrolü modellerinin YZ’ya doğrudan uyarlanmasını zorlaştırıyor.

Bu tespitin somut bir örneği, yapay zekâ şirketi Anthropic’in Eylül 2026’da yayımladığı tehdit istihbaratı raporunda görülüyor. Rapora göre şirket, kendi büyük dil modeli Claude’un son bir yılda konvansiyonel silahların geliştirilmesi ile silah programlarına yönelik istihbarat ve tedarik faaliyetlerinde kötüye kullanıldığı altı ayrı vakayı tespit etti ve bu faaliyetlerle bağlantılı hesapları kapattı. Tespit edilen vakaların üçü Çin, ikisi Rusya, biri de Yemen merkezli aktörlerle ilişkilendirildi; bu aktörlerin güdümlü roket ve uzun menzilli füze programlarından torpido karşıtı ateş kontrol sistemlerine, elektronik harp ve hava savunmasını bastırma yazılımlarından otonom kamikaze drone sürülerine kadar geniş bir yelpazede yapay zekâdan yararlandığı belirlendi.

Özellikle Rusya merkezli bir grubun geliştirdiği otonom drone sürüsü vakası, bu makalenin savunduğu tezi somut biçimde doğruluyor: söz konusu sistemde hedefleme ve patlatma kararı insan müdahalesi olmaksızın algoritma tarafından verilebiliyor, bu da otonom silah sistemlerinde (LAWS) insanın karar döngüsünden çıkarılması riskinin artık teorik değil, sahada karşılaşılan bir mesele olduğunu ortaya koyuyor. Anthropic’in, aktörlerin projelerini birden çok oturuma bölerek ve gerçek amaçlarını gizleyerek şirketin güvenlik denetimlerini aşmaya çalıştığını tespit etmesi de, yapay zekâ geliştiricilerinin iç denetim mekanizmalarının dahi ikili kullanım (dual-use) risklerini tam olarak öngöremediğini; dolayısıyla mevcut normatif çerçevenin zayıflığının yalnızca devletlerarası müzakere tıkanıklığından değil, teknolojinin kendi yapısından da kaynaklandığını doğruluyor.

Yeni jeopolitik kırılmanın eşiğinde

Yapay zekâ jeopolitiğin sonunu getirmeyecektir. Aksine jeopolitiğin güç, bilgi ve karar arasındaki ilişkisini yeniden tanımlayacaktır.

Geleceğin güç dengesi yalnızca “Kim daha fazla silaha, daha büyük ekonomiye veya daha geniş coğrafyaya sahip?” sorusuyla açıklanamayacaktır. Bunun yanına “Kim daha fazla veriye sahip, kim daha gelişmiş YZ kapasitesi üretiyor, kim algoritmik egemenliğini koruyor ve kim daha hızlı ve daha isabetli stratejik karar verebiliyor? soruları eklenecektir.

Bu nedenle önümüzdeki dönemde yeni bir jeopolitik rekabet biçiminin ortaya çıkması muhtemel. Bu rekabetin merkezinde yalnızca devletler değil; veri, algoritmalar, teknoloji şirketleri, yapay zekâ sistemleri ve bunları kullanan insan karar vericiler de bulunacaktır.

Belki de asıl jeopolitik kırılma burada gerçekleşecektir: Geçmişte güçlü devlet, bilgiye sahip olan devletti. Bugün güçlü devlet, bilgiyi işleyebilen devlettir.

Gelecekte ise güçlü devlet, bilgiyi yapay zekâ aracılığıyla öngörüye ve öngörüyü stratejik karara dönüştürebilen; fakat bu süreçte kendi stratejik iradesini algoritmaya teslim etmeyen devlet olacaktır.

Dolayısıyla geleceğin devlet aklı ne yalnızca insan aklı ne de yalnızca makine aklı olacaktır. Asıl mesele, insan stratejik muhakemesi ile algoritmik kapasitenin nasıl bir arada kullanılacağıdır.

Çünkü yapay zekânın jeopolitik açıdan en büyük riski yanlış karar vermesi olmayabilir. Asıl risk, devletlerin bir süre sonra yapay zekânın ürettiği kararlar dışında başka bir ihtimal olduğunu düşünmeyi bırakmasıdır.

Bu çerçevede, özellikle kendi model üretim kapasitesine sahip olmayan orta ölçekli devletlerin algoritmik egemenliği nasıl inşa edebileceği, önümüzdeki dönemin temel araştırma gündemlerinden biri olacaktır.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 29 Eylül 2026’da yayımlanmıştır.

Orhan Karaoğlu
Orhan Karaoğlu
Doç. Dr. Orhan Karaoğlu, Uluslararası İlişkiler alanında uzmanlaşmış bir akademisyen ve kamu görevlisidir. Yüksek lisans eğitimini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde "1998 Adana Mutabakatından Arap Baharı’na Türkiye-Suriye İlişkileri" başlıklı teziyle tamamlamış; doktora derecesini ise Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde "Şiiliğin İran Dış Politikasına Etkileri" başlıklı tez çalışmasıyla almıştır.Çalışma ve ilgi alanları temel olarak jeopolitik, jeopolitik istihbarat, Türk dış politikası, Orta Doğu tarihi, Şiilik, İran ve İsrail dış politikası üzerinde yoğunlaşmaktadır. Akademik kariyeri boyunca "Teopower Olarak Şiilik ve İran Dış Politikası" (2021), "Jeopolitiği Anlamak: Uluslararası Politikalar Yazısı" (2022), "Jeopolitik İstihbarat" (2024) ve "Devlet Aklı ve NATO (2026)" adlı telif kitapları kaleme almıştır. Ayrıca "Uluslararası İlişkiler Tahlilleri" (2019), "Uluslararası İlişkiler Tahlilleri 2" (2020), "İran: Bir Ülkenin Akademik Anatomisi" (2022), "İsrail: Bir Ülkenin Akademik Anatomisi" (2023) ve "Alanya: Kadim Medeniyetler Kalesi" (2023) başlıklı derleme eserlerin editörlüğünü yürütmüştür. Çeşitli akademik dergi ve yayın mecralarında makaleleri yayımlanan Karaoğlu İngilizce ve Farsça bilmektedir.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

Devlet aklından algoritmik karara

Geleneksel devlet aklı; tarihsel tecrübe, istihbarat, diplomatik değerlendirme, askerî kapasite ve siyasi muhakemenin birleşiminden oluşur. Yapay zekâ yeni bir katman ekliyor. YZ’nin jeopolitik açıdan en büyük riski ne? Doç. Orhan Karaoğlu yazdı.

Yapay zekânın yükselişi, teknolojik bir dönüşümden ziyade, aynı zamanda jeopolitik düzenin işleyişini değiştirebilecek nitelikte bir kırılmadır. Bugüne kadar devletlerin uluslararası güç kapasitesi büyük ölçüde ekonomik büyüklük, askerî kapasite, nüfus, coğrafya, enerji kaynakları ve diplomatik etkinlik üzerinden değerlendirildi. İstihbarat ise bu kapasitenin stratejik kararlara dönüştürülmesinde temel araçlardan biri olmuştur. Ancak yapay zekâ, bilgi ile karar arasındaki ilişkiyi yeniden kuruyor.

Klasik devlet modelinde süreç kabaca şöyle ilerler: devlet istihbarat toplar, bunu analistler değerlendirir, değerlendirme karar vericiye sunulur ve buradan bir strateji üretilir. Yapay zekâ destekli yeni modelde ise bu zincir giderek otomatikleşiyor; veri doğrudan algoritmalar tarafından işleniyor, analiz ediliyor, buradan bir öngörü çıkarılıyor ve bu öngörü kararı, karar da stratejiyi belirliyor. Buradaki temel değişiklik, yapay zekânın yalnızca bir araç olarak kullanılmasından ibaret değil; yapay zekâ giderek kararın oluştuğu epistemik alanın bir parçası hâline geliyor. Başka bir ifadeyle mesele, devletlerin yapay zekâ kullanıp kullanmayacağından çok, yapay zekânın devletlerin nasıl düşündüğünü ve karar verdiğini ne ölçüde değiştireceğine odaklanıyor.

Bu dönüşümün etkileri de tek bir zaman ölçeğinde okunmamalı. Kısa vadede mesele, mevcut büyük dil modellerinin (metin, belge ve veri analizi yapabilen, ChatGPT-Claude gibi yapay zekâ sistemlerinin) karar-destek sürecindeki rolüyle sınırlıyken, uzun vadede belirleyici bir teknolojik sıçramanın (AGI, yani insan zekâsı düzeyinde ya da onu aşan, her alanda çalışabilen genel amaçlı yapay zekâ benzeri bir eşiğin) tek bir devlete veya şirkete “tekil dönüştürücü avantaj” (rakiplerin kısa sürede yakalayamayacağı, güç dengesini kalıcı biçimde değiştiren üstünlük) kazandırma ihtimali bambaşka bir jeopolitik senaryo doğurur. Bu iki ölçeği birbirinden ayırmadan yapılan projeksiyonlar, güncel gelişmelerle spekülatif senaryoları birbirine karıştırma riski taşır.

İstihbarattan algoritmik istihbarata

İstihbaratın temel amacı belirsizliği azaltmak ve karar vericiye anlamlı bilgi sağlamaktır. Fakat dijital çağda sorun artık bilgi eksikliğinden ziyade bilgi fazlalığı haline geldi. Uydu görüntüleri, sosyal medya, ekonomik veriler, haber akışları, diplomatik belgeler ve açık kaynaklardan gelen milyonlarca veri aynı anda analiz edilmek zorunda.

Yapay zekâ bu noktada devletlere önemli bir avantaj sağlayabilir. Büyük miktardaki veriyi insan analistlerden çok daha hızlı işleyebilir, örüntüleri tespit edebilir ve alternatif senaryolar üretebilir. Böylece istihbaratın görevi yalnızca “Ne oluyor? sorusuna cevap vermekten çıkıp “Ne olabilir?” sorusuna cevap vermeye doğru kayıyor.

Bu dönüşüm, geleceğin jeopolitik rekabetinde karar üstünlüğünü yeni bir güç unsuru hâline getirebilir. Daha fazla bilgiye sahip olmak artık yeterli olmayacaktır; önemli olan bilgiyi rakipten daha hızlı biçimde stratejik avantaja dönüştürebilmektir.

Bununla birlikte bu dönüşüm HUMINT’i (insan istihbaratını) tasfiye etmiyor, aksine ona yeni bir stratejik değer kazandırıyor. Sentetik içeriğin ve algoritmik manipülasyonun yaygınlaştığı bir ortamda, doğrudan insan tanıklığına dayanan ve algoritmik olarak taklit edilemeyen kaynaklar giderek daha kıymetli hale gelebilir.

Sentetik jeopolitik ve yeni güç alanı

Bu noktada jeopolitiğin kendisi de dönüşüyor. Klasik jeopolitik coğrafya, kaynaklar, ulaşım hatları ve fiziksel güç üzerinden şekillenirken, ortaya çıkmakta olan yeni jeopolitik düzen veri, algoritma, hesaplama kapasitesi ve yapay zekâ altyapılarını da güç unsurlarına dönüştürüyor.

Bu nedenle jeopolitik artık yalnızca toprak üzerinde okunmayıp, aynı zamanda veri ve algoritmalar üzerinde de yürütülen bir mücadele olarak karşımıza çıkıyor.

Çip üretiminden veri merkezlerine, enerji altyapısından denizaltı internet kablolarına kadar YZ’nın ihtiyaç duyduğu fiziksel altyapıların bulunduğu coğrafyalar yeni bir stratejik önem kazanıyor. Dolayısıyla yapay zekâ coğrafyanın önemini ortadan kaldırmıyor; aksine coğrafyanın stratejik değerini yeniden tanımlıyor. Bu bakımdan Tayvan Boğazı, ileri çip üretiminin küresel ölçekte yoğunlaştığı coğrafya olarak, klasik jeopolitikteki Süveyş veya Hürmüz gibi boğaz/geçit noktalarının çağdaş bir muadili hâline geldi, “sentetik jeopolitik” kavramı da burada somut bir kriz potansiyeline oturuyor.

Bu durum, “sentetik jeopolitik” olarak adlandırılabilecek yeni bir yaklaşımın temelini oluşturabilir: coğrafya, veri, algoritma, teknoloji ve insan iradesi arasındaki ilişkinin jeopolitik sonuçlarının birlikte değerlendirilmesi.

Devlet aklından algoritmik devlet aklına

Asıl kırılma ise devlet aklında ortaya çıkacaktır. Geleneksel devlet aklı; tarihsel tecrübe, istihbarat, diplomatik değerlendirme, askerî kapasite ve siyasi muhakemenin birleşiminden oluşur. Yapay zekâ bu yapıya yeni bir katman ekliyor.

YZ, milyonlarca veriyi analiz ederek karar vericiye seçenekler sunabilir. Fakat burada önemli bir risk ortaya çıkar: Karar verici zamanla YZ’nın sunduğu seçeneklerin dışındaki ihtimalleri düşünmemeye başlayabilir.

Bir algoritma beş senaryo üretiyorsa, karar verici altıncı senaryoyu gözden kaçırabilir. Böylece YZ yalnızca analizi hızlandırmaz; aynı zamanda stratejik tahayyülün sınırlarını da belirleyebilir.

Bu nedenle geleceğin temel sorusu “YZ karar verecek mi?” olmaktan çok, “İnsan karar verici YZ’nin ürettiği gerçeklik çerçevesinden bağımsız düşünebilecek mi?” sorusu olacaktır.

Jeopolitik risk: Algoritmik bağımlılık

Bu dönüşüm yeni bir bağımlılık biçimi de yaratabilir. Nasıl enerji kaynaklarına veya kritik teknolojilere bağımlılık devletlerin stratejik özerkliğini sınırlıyorsa, kritik karar süreçlerinde yabancı YZ sistemlerine bağımlılık da benzer sonuçlar doğurabilir.

Bir devletin kullandığı model başka bir ülkenin şirketine, bulut altyapısına, çip teknolojisine veya veri ekosistemine bağlıysa, söz konusu devletin yalnızca teknoloji değil, stratejik karar üretme kapasitesi açısından da bağımlı hâle gelmesi mümkün.

Buradan yeni bir jeopolitik kavram ortaya çıkıyor: algoritmik egemenlik.

Algoritmik egemenlik

Algoritmik egemenlik, devletin kritik karar süreçlerinde kullandığı veri, modeller, hesaplama altyapısı ve algoritmalar üzerinde yeterli stratejik kontrol sahibi olmasıdır.

Bu nedenle geleceğin güç mücadelesi yalnızca “YZ kullanan devletler” ile “YZ kullanmayan devletler” arasında değil, YZ üreten, YZ üzerinde egemenlik kuran ve YZ’ya bağımlı olan devletler arasında yaşanabilir.

Bu ayrım, özellikle kendi model üretim kapasitesine sahip olmayan ama tam bağımlılığı da kabul etmek istemeyen orta ölçekli devletler için kritik bir soruna işaret eder. Türkiye gibi NATO üyesi orta güçlerin, ittifak içi enerji veya kritik teknoloji bağımlılığına benzer biçimde, müttefikinin YZ ve istihbarat altyapısına bağımlı kalması ihtimali gündeme geliyor. Bu devletler için çoklu tedarikçi stratejisi, açık kaynak modellere yönelim ve bölgesel YZ iş birlikleri, algoritmik egemenliği koruma yönünde bir “hedge” (riskten korunma) stratejisi olarak öne çıkabilir.

İstihbarat savaşının yeni boyutu

YZ’nin yükselişi istihbarat rekabetini de değiştirecektir. Klasik istihbaratta rakibin bilgisini ele geçirmek önemliyken, gelecekte rakibin algoritmasını yanıltmak aynı derecede önemli hâle gelebilir.

Yanlış veri, manipüle edilmiş içerik veya yapay olarak üretilmiş sinyaller bir YZ sistemini yanlış yönlendirebilirse, zincirleme bir sonuç ortaya çıkabilir:

Yanlış bir veri hatalı bir analize, hatalı analiz isabetsiz bir öngörüye, isabetsiz öngörü de yanlış bir karara ve nihayetinde yanlış bir stratejiye yol açabilir.

Dolayısıyla geleceğin güvenlik anlayışında yalnızca siber güvenlik değil, epistemik güvenlik de önem kazanacaktır. Devletler sadece bilgi sistemlerini korumakla kalmayacak, karar üretiminde kullandıkları bilginin ve algoritmik analizlerin güvenilirliğini de korumak zorunda olacaktır.

Demokrasi, diplomasi ve savaş alanındaki riskler

YZ’nin jeopolitik etkisi yalnızca devlet kurumlarıyla sınırlı kalmayacaktır. Kişiselleştirilmiş propaganda ve mikro-hedefleme, toplumların siyasi tercihlerini etkileyebilir. Geleneksel propaganda milyonlara aynı mesajı verirken, YZ milyonlarca kişiye milyonlarca farklı mesaj üretebilir.

Bu durum demokratik süreçler açısından ciddi bir risk yaratıyor.

Benzer biçimde askerî alanda YZ; istihbarat füzyonu, hedef belirleme, erken uyarı ve operasyonel planlama süreçlerini hızlandırabilir. Ancak karar hızının artması, stratejik hataların maliyetini de artırabilir. Özellikle insanın karar döngüsünden giderek çıkarıldığı sistemlerde yanlış bir algoritmik değerlendirme çok kısa sürede büyük ölçekli sonuçlar doğurabilir.

Bu risklerin yönetimi bakımından mevcut normatif çerçeve son derece zayıf. Nükleer silahlar alanında NPT (Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması) ve IAEA (Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu) gibi doğrulama ve denetim rejimleri geliştirilebilmişken, otonom silah sistemleri (LAWS) konusundaki BM müzakereleri büyük ölçüde tıkanmış durumda. Bunun temel nedeni, YZ’nin nükleer teknolojiden farklı olarak düşük giriş maliyetine sahip, sivil-askerî ayrımı belirsiz (ikili kullanım / dual-use) bir teknoloji olması; bu özellik, klasik silahlanma kontrolü modellerinin YZ’ya doğrudan uyarlanmasını zorlaştırıyor.

Bu tespitin somut bir örneği, yapay zekâ şirketi Anthropic’in Eylül 2026’da yayımladığı tehdit istihbaratı raporunda görülüyor. Rapora göre şirket, kendi büyük dil modeli Claude’un son bir yılda konvansiyonel silahların geliştirilmesi ile silah programlarına yönelik istihbarat ve tedarik faaliyetlerinde kötüye kullanıldığı altı ayrı vakayı tespit etti ve bu faaliyetlerle bağlantılı hesapları kapattı. Tespit edilen vakaların üçü Çin, ikisi Rusya, biri de Yemen merkezli aktörlerle ilişkilendirildi; bu aktörlerin güdümlü roket ve uzun menzilli füze programlarından torpido karşıtı ateş kontrol sistemlerine, elektronik harp ve hava savunmasını bastırma yazılımlarından otonom kamikaze drone sürülerine kadar geniş bir yelpazede yapay zekâdan yararlandığı belirlendi.

Özellikle Rusya merkezli bir grubun geliştirdiği otonom drone sürüsü vakası, bu makalenin savunduğu tezi somut biçimde doğruluyor: söz konusu sistemde hedefleme ve patlatma kararı insan müdahalesi olmaksızın algoritma tarafından verilebiliyor, bu da otonom silah sistemlerinde (LAWS) insanın karar döngüsünden çıkarılması riskinin artık teorik değil, sahada karşılaşılan bir mesele olduğunu ortaya koyuyor. Anthropic’in, aktörlerin projelerini birden çok oturuma bölerek ve gerçek amaçlarını gizleyerek şirketin güvenlik denetimlerini aşmaya çalıştığını tespit etmesi de, yapay zekâ geliştiricilerinin iç denetim mekanizmalarının dahi ikili kullanım (dual-use) risklerini tam olarak öngöremediğini; dolayısıyla mevcut normatif çerçevenin zayıflığının yalnızca devletlerarası müzakere tıkanıklığından değil, teknolojinin kendi yapısından da kaynaklandığını doğruluyor.

Yeni jeopolitik kırılmanın eşiğinde

Yapay zekâ jeopolitiğin sonunu getirmeyecektir. Aksine jeopolitiğin güç, bilgi ve karar arasındaki ilişkisini yeniden tanımlayacaktır.

Geleceğin güç dengesi yalnızca “Kim daha fazla silaha, daha büyük ekonomiye veya daha geniş coğrafyaya sahip?” sorusuyla açıklanamayacaktır. Bunun yanına “Kim daha fazla veriye sahip, kim daha gelişmiş YZ kapasitesi üretiyor, kim algoritmik egemenliğini koruyor ve kim daha hızlı ve daha isabetli stratejik karar verebiliyor? soruları eklenecektir.

Bu nedenle önümüzdeki dönemde yeni bir jeopolitik rekabet biçiminin ortaya çıkması muhtemel. Bu rekabetin merkezinde yalnızca devletler değil; veri, algoritmalar, teknoloji şirketleri, yapay zekâ sistemleri ve bunları kullanan insan karar vericiler de bulunacaktır.

Belki de asıl jeopolitik kırılma burada gerçekleşecektir: Geçmişte güçlü devlet, bilgiye sahip olan devletti. Bugün güçlü devlet, bilgiyi işleyebilen devlettir.

Gelecekte ise güçlü devlet, bilgiyi yapay zekâ aracılığıyla öngörüye ve öngörüyü stratejik karara dönüştürebilen; fakat bu süreçte kendi stratejik iradesini algoritmaya teslim etmeyen devlet olacaktır.

Dolayısıyla geleceğin devlet aklı ne yalnızca insan aklı ne de yalnızca makine aklı olacaktır. Asıl mesele, insan stratejik muhakemesi ile algoritmik kapasitenin nasıl bir arada kullanılacağıdır.

Çünkü yapay zekânın jeopolitik açıdan en büyük riski yanlış karar vermesi olmayabilir. Asıl risk, devletlerin bir süre sonra yapay zekânın ürettiği kararlar dışında başka bir ihtimal olduğunu düşünmeyi bırakmasıdır.

Bu çerçevede, özellikle kendi model üretim kapasitesine sahip olmayan orta ölçekli devletlerin algoritmik egemenliği nasıl inşa edebileceği, önümüzdeki dönemin temel araştırma gündemlerinden biri olacaktır.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 29 Eylül 2026’da yayımlanmıştır.

Orhan Karaoğlu
Orhan Karaoğlu
Doç. Dr. Orhan Karaoğlu, Uluslararası İlişkiler alanında uzmanlaşmış bir akademisyen ve kamu görevlisidir. Yüksek lisans eğitimini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde "1998 Adana Mutabakatından Arap Baharı’na Türkiye-Suriye İlişkileri" başlıklı teziyle tamamlamış; doktora derecesini ise Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde "Şiiliğin İran Dış Politikasına Etkileri" başlıklı tez çalışmasıyla almıştır.Çalışma ve ilgi alanları temel olarak jeopolitik, jeopolitik istihbarat, Türk dış politikası, Orta Doğu tarihi, Şiilik, İran ve İsrail dış politikası üzerinde yoğunlaşmaktadır. Akademik kariyeri boyunca "Teopower Olarak Şiilik ve İran Dış Politikası" (2021), "Jeopolitiği Anlamak: Uluslararası Politikalar Yazısı" (2022), "Jeopolitik İstihbarat" (2024) ve "Devlet Aklı ve NATO (2026)" adlı telif kitapları kaleme almıştır. Ayrıca "Uluslararası İlişkiler Tahlilleri" (2019), "Uluslararası İlişkiler Tahlilleri 2" (2020), "İran: Bir Ülkenin Akademik Anatomisi" (2022), "İsrail: Bir Ülkenin Akademik Anatomisi" (2023) ve "Alanya: Kadim Medeniyetler Kalesi" (2023) başlıklı derleme eserlerin editörlüğünü yürütmüştür. Çeşitli akademik dergi ve yayın mecralarında makaleleri yayımlanan Karaoğlu İngilizce ve Farsça bilmektedir.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x