Eski Orta Doğu’nun sonu: Yeni bir bölgesel düzenin doğuşu

7 Ekim 2023’ten 28 Şubat 2026’ya yaşanan süreç nasıl yeni bir Orta Doğu düzeni yaratıyor? Vekalet düzeni tamamen sona erdi mi? Bundan sonra neler olabilir? Orta Doğu’da yeni düzene dair senaryolar neler? Doç. Dr. Orhan Karaoğlu yazdı.

1945 sonrasında kurulan Orta Doğu düzeni, büyük güç garantileri, enerji jeopolitiği, Arap milliyetçiliği ve Arap-İsrail çatışması ekseninde şekillenmiş; Soğuk Savaş boyunca görece istikrarlı fakat derin fay hatları barındıran bir sistem üretmişti. Bugün ise bu sistemin neredeyse bütün kurucu sütunları aşınmış, bazıları tamamen çökmüş görünüyor.

14 Şubat 1945’te Franklin D. Roosevelt ile Kral İbn Suud arasında USS Quincy kruvazöründe tesis edilen mutabakat, Orta Doğu’nun savaş sonrası mimarisinin özlü formülüydü: güvenlik karşılığında petrol. Bu zımnî anlaşma, ABD’nin Körfez monarşilerine güvenlik şemsiyesi sağlaması; buna mukabil enerji arz güvenliğinin teminat altına alınması esasına dayanıyordu.

1981’de kurulan Körfez İşbirliği Konseyi, bu güvenlik mimarisinin kurumsal ifadesi oldu. 1973’teki petrol ambargosu ise Arap monarşilerinin enerji kartını jeopolitik bir silah olarak kullanabileceklerini göstermişti.

Ancak 2000’li yıllar sonrasında tablo değişti. ABD’nin enerji bağımlılığının azalması, Çin’in Körfez’de artan ekonomik varlığı ve bölgesel tehdit algılarının çeşitlenmesi, bu ilişkinin tek eksenli doğasını zayıflattı. Körfez başkentleri artık yalnızca Washington’a yaslanan aktörler değil; çok yönlü diplomasi yürüten, küresel güçler arasında denge kuran stratejik oyunculara dönüşmüş durumda.

Orta Doğu nasıl dönüştü?

1950’ler ve 1960’lar, Arap milliyetçiliğinin yükseliş dönemiydi. Cemal Abdülnasır öncülüğündeki panarabizm, sömürge sonrası kimlik inşasının ve bölgesel dayanışmanın ideolojik çerçevesini sundu. Ancak 1967 yenilgisi, bu ideolojinin moral zeminini sarstı. Sonraki yıllarda Saddam Hüseyin ve Muammer Kaddafi gibi liderler bu söylemi sürdürmeye çalışsalar da, panarabizm giderek otoriter rejimlerin meşruiyet aracına dönüştü. Bugün ise Irak, Suriye, Libya ve Yemen örneklerinde görüldüğü üzere, Arap milliyetçiliğinin vaat ettiği birlik fikrinden ziyade, devlet kapasitesinin aşındığı ve kimlik siyasetinin parçalanmayı derinleştirdiği bir tablo söz konusudur. İdeolojik birlik iddiasının yerini, bölgesel ve yerel güç mücadeleleri aldı.

Benzer biçimde İran da radikal dönüşümler yaşadı. Şah döneminde ABD’nin bölgesel müttefiki olan İran, 1979 İslam Devrimi sonrasında sistem karşıtı bir ideolojik merkez hâline geldi. 2000’li yıllarda ise hem yaptırımların hem de bölgesel nüfuz arayışının baskısı altında, vekâlet savaşları ve nükleer müzakereler arasında salınan bir aktöre dönüştü. 2001 Afganistan ve 2003 Irak işgalleri İran’ın “devrim ihracı” iddiası yerini, rejim güvenliğini önceleyen bir stratejik savunmacılığa bıraktı.

1978’de Enver Sedat ile Menahem Begin arasında Jimmy Carter’ın arabuluculuğunda imzalanan Camp David Anlaşmaları, Arap-İsrail çatışmasında tarihsel bir dönüm noktasıydı. 1993’te Yaser Arafat ile İzak Rabin’in Bill Clinton huzurunda el sıkışması, iki devletli çözüm umudunun sembolü hâline geldi. Ne var ki Oslo sürecinin akamete uğraması, artan güvensizlik, yerleşim politikaları ve bölgesel kırılmalar, kapsamlı bir İsrail-Arap barışı ihtimalini zayıflattı. Lübnan’ın bir zamanlar “Yakın Doğu’nun İsviçre’si” olarak anılması nasıl tarihsel bir nostaljiye dönüştüyse, Filistin meselesinin nihai çözümüne dair iyimserlik de benzer biçimde aşındı.

1945–2000 arasının Orta Doğu’su; Amerikan güvenlik garantileri, enerji bağımlılığı, Arap milliyetçiliği ve barış süreçleriyle tanımlanan nispeten öngörülebilir bir çerçeve sunuyordu. Bugün ise bölge; çok kutuplu rekabet, devlet içi kırılganlıklar, vekâlet savaşları ve ideolojik parçalanmalarla karakterize ediliyor. Geriye kalan, eski düzenin hatırasından ziyade, onun çözülen parametreleri üzerinde yükselen yeni ve belirsiz bir jeopolitik denklemi.

Yeni Orta Doğu hangi denge üzerine kurulacak?

Orta Doğu artık tek bir büyük gücün tasarladığı ya da tek bir ideolojinin yön verdiği bir alan değil; bölgesel aktörlerin, küresel güçlerin ve devlet dışı yapıların iç içe geçtiği karmaşık bir güç sahası. Soru artık “eski Orta Doğu’dan ne kaldı?” yerine; “Yeni Orta Doğu hangi denge üzerine kurulacak?” sorusu.

Bugün parçalanmalar çoğalıyor; etki stratejileri, farklı kaderler ve çökmüş devletler ortaya çıkıyor. 7 Ekim 2023 sürecinin ardından gelen İsrail yıkımlarıyla birlikte Gazze kaynaklı sarsıntı bölgeyi yeniden şekillendirmeye devam ediyor; tıpkı 11 Eylül 2001 saldırılarına verilen Amerikan aşırı tepkisinin bölgede kaos ekmiş olması gibi. Son olarak, Körfez’de rakip hedeflere sahip ve hırsları yakın stratejik çevrelerinin çok ötesine uzanan yeni güçler yükseliyor.

7 Ekim 2023 savaşı yalnızca Gazze merkezli bir güvenlik krizi doğurmadı; bilâkis İsrail’in çevresel güvenlik mimarisini bütünüyle sarstı. Tel Aviv için mesele artık tek bir örgütün eyleminden ziyade, birbirine eklemlenmiş bir vekâlet ağının harekete geçmiş olmasıydı. Gazze’de başlayan çatışma, kısa müddet içinde Lübnan ve Suriye hatlarına sirayet etti ve nihayetinde İran-İsrail savaşına dönüştü.

Vekalet düzeni yerine doğrudan savaşın devreye girmesi

7 Ekim sonrasında başlayan ve 2025’te İsrail ile İran arasında doğrudan savaşa varan süreç, 28 Şubat 2026 savaşı ve Hamaney’in öldürülmesi ile birlikte düşünüldüğünde yalnızca iki devlet arasındaki bir askerî hesaplaşma değil. Bu savaş Orta Doğu’da uzun zamandır işleyen vekâlet düzeninin sürdürülebilirliğini ciddi biçimde tartışmaya açtı. Soğuk Savaş sonrasından itibaren bölge siyasetinde doğrudan çatışma yerine dolaylı angajman tercih edilmişti. Devletler, rakiplerini kendi topraklarından çok; üçüncü ülkeler ve silahlı ağlar üzerinden dengelemeyi seçmişlerdi. İran’ın Lübnan’da Hizbullah, Gazze’de Hamas ve Yemen’de Husiler üzerinden inşa ettiği baskı hattı; İsrail’in ise Suriye sahasında nokta atışı operasyonlarla bu hattı aşındırma stratejisi, bu vekâlet düzeninin tipik tezahürleriydi.

Ne var ki 7 Ekim sonrasında yaşanan gelişmeler bu modelin sınırlarına ulaştığını gösterdi. Zira vekâlet unsurları ya kapasite bakımından aşındı (Hizbullah’ın komuta kaybı gibi), ya lojistik olarak kırılganlaştı (Suriye hattının çökmesi gibi) yahut doğrudan hedef hâline geldi (Haniye’nin Tahran’da öldürülmesi misali). Böylece dolaylı baskı araçları, tarafların arzuladığı caydırıcılığı üretmekte yetersiz kaldı.

İşte tam da bu noktada doğrudan savaş devreye girdi. İran açısından mesele yalnızca Hamas ya da Hizbullah’ın akıbetinden çok; bölgesel caydırıcılık itibarının korunması. İsrail açısından ise sorun, çevresel kuşatmanın kaynağını vekâlet halkalarında değil, merkezinde bertaraf etme arzusu. Dolayısıyla doğrudan çatışma, vekâlet düzeninin başarısızlığından ziyade; bilâkis onun aşınmasının neticesi olarak karşımıza çıkıyor.

Bu durum Orta Doğu’da yeni bir safhaya işaret ediyor. Artık bölgesel güçler, vekiller üzerinden sınırsız hareket edemeyeceklerini gördüler. Zira vekâlet savaşının belirli bir eşiği aşması hâlinde merkez aktörlerin doğrudan hedef hâline gelmesi kaçınılmaz. 2025 İran-İsrail ve devamı olan 28 Şubat 2026 savaşı bu eşiğin fiilen aşıldığı an.

Ancak tamamen “vekâlet düzeninin sonu”ndan söz etmek için henüz erken. Daha doğru ifade şu: Vekâlet sistemi dönüşüyor. Devletler dolaylı araçları terk etmiyor lâkin bu araçların merkezle bağını daha görünür ve daha riskli hâle getiriyor. Böylece savaş ile barış arasındaki gri alan daralıyor, krizler daha süratli biçimde doğrudan devletler arası safhaya evriliyor.

Hülâsa, 7 Ekim 2023’ten 2025’e ve oradan da 28 Şubat 2026’ya uzanan süreç Orta Doğu’da güç siyasetinin yeni bir merhaleye girdiğini gösteriyor. Vekâlet düzeni çözülmedi lâkin artık eskisi kadar güvenli bir örtü değil. Devletler, dolaylı çatışmanın arkasına saklanabilecekleri bir konfor alanına sahip değiller. Bu ise bölgeyi daha kırılgan, daha süratli tırmanan ve daha doğrudan hesaplaşmalara açık bir jeopolitik zemine taşıyor.

Bundan sonra neler olabilir?

28 Şubat 2026 tarihinde ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı büyük çaplı operasyon, Orta Doğu’nun jeopolitik denkleminde 7 Ekim depreminin önemli bir artçısı olarak nitelikli bir kırılma yarattı. Tahran’daki saldırılarda, yıllardır bölgesel nüfuz politikasının ve “Direniş Ekseni” söyleminin merkezi figürü olan Ali Hamaney’in ve üst düzey isimlerin öldürülmesi, İran’ın ideolojik dış politikasının ve rejim yapısının en üst noktasının ortadan kalkması anlamına geliyor. Bununla birlikte Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve Devrim Muhafızları’nın ve istihbarat yetkililerinin üst komuta kademesi ve diğer önemli güvenlik liderlerinin de öldüğü veya ağır kayıplar verildiği bildiriliyor, bu da Tahran’da ciddi bir liderlik boşluğu ve yetki krizini tetikleyebilir.

İran gibi ideolojik bir rejimin jeopolitik varlığını belirleyen figürlerin öldürülmesi, hem iç politikada hem de bölgesel düzeyde yeni aktörlerin ve yeni denklemlerin ortaya çıkmasını hızlandırabilir. Bu süreç, vekâlet savaşlarının, güvenlik odaklı ittifakların ve çok kutuplu rekabetin şekillendirdiği yeni Orta Doğu’da aktörler arası güç dinamiklerini değiştirebilir.

Daha sürdürülebilir bir bölgesel düzenin inşası çabası mı?

Bölgede uzun süredir istikrarlı bir bölgesel düzen kurulamadı. Bugün yaşananları daha sürdürülebilir bir bölgesel düzenin inşası çabası olarak da okumak mümkün.

Yeni Orta Doğu’nun, ideolojik birlik hayallerinden uzak, güvenlik merkezli, çok kutuplu rekabetin belirgin olduğu, devlet dışı aktörlerin etkisini kısmen sürdürdüğü, ekonomik dönüşüm projeleri ile jeopolitik risklerin iç içe geçtiği bir alan olması değerlendiriliyor.

7 Ekim sonrası dönem, eski düzenin nostaljisinden ziyade yeni bir güç dengesi arayışını temsil ediyor. Bu denge, kapsamlı bir barış vizyonundan çok, kontrollü rekabet ve kırılgan uzlaşılar üzerine kurulacak gibi görünüyor.

“Zafer düzeni” den çok, kabul edilmiş bir çıkar dengesi sistemi

Orta Doğu’nun mevcut evrimi, bazı yönleriyle 1815 sonrası Avrupa güç dengesi sistemini hatırlatıypr. Viyana Kongresi sonrasında Avrupa’da tek bir hegemon ortaya çıkmamış; istikrar, büyük güçlerin karşılıklı meşruiyet tanıması ve sınırları kabullenmesi üzerine inşa edilmişti. Düzenin esası, mutlak zaferden ziyade denge ve karşılıklı sınırlamaydı. Orta Doğu’da ise tarihsel olarak böyle kurucu bir kongre ya da kolektif mutabakat zemini oluşmadı. Ne sömürge sonrası sınırların çizimi bölgesel bir uzlaşmaya dayandı ne de Soğuk Savaş sonrası dönemde kapsamlı bir güç dengesi mutabakatı tesis edilebildi.

Bununla birlikte, günümüzde ortaya çıkan çok kutuplu rekabet, bölgesel aktörlerin artan stratejik özerklik arayışı ve küresel güçlerin maliyet-hassas angajmanı, fiilî bir denge sisteminin yapısal koşullarını üretiyor. Bundan sonraki aşama, askerî üstünlük arayışından ziyade çıkarların karşılıklı tanınmasına dayalı bir denge anlayışını zorunlu kılacaktır. Böyle bir düzen, ancak bölgesel başkentler arasında müzakere edilmiş, küresel aktörler ile desteklenen fakat dayatılmayan; tarafların tam rızasından ziyade rasyonel kabullenişine dayanan bir çerçeveyle mümkün olabilir. Başka bir ifadeyle, Orta Doğu’nun ihtiyaç duyduğu şey bir “zafer düzeni” den çok, kabul edilmiş bir çıkar dengesi sistemidir.

Orta Doğu artık tek bir eksenden daha öte çok katmanlı ve değişken güç ilişkilerinin sahasıdır. Türkiye, NATO üyeliği, bölgesel askerî kapasitesi ve diplomatik esnekliği, 360 derece dış politikası sayesinde hem Batı hem de bölge aktörleriyle konuşabilen nadir ülkelerden biridir. Yeni dönemde Ankara’nın rolü bölge gerçeklerine uygun politikalar izleyerek, denge siyaseti ve güvenlik eksenli iş birlikleri üzerinden şekillenebilir. Ezcümle 7 Ekim 2023 sürecinin başlattığı 28 Şubat 2026 ile birlikte bugün devam eden süreç Orta Doğu ve Kızıldeniz’in tüm jeopolitiğini yeniden şekillendiriyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 2 Mart 2026’da yayımlanmıştır.

Orhan Karaoğlu
Orhan Karaoğlu
Doç. Dr. Orhan Karaoğlu – Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu-Uluslararası İlişkiler Uzmanı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde yüksek lisansını “1998 Adana Mutabakatından Arap Baharı’na Türkiye-Suriye İlişkileri” tezini yazarak tamamladı. Doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “Şiiliğin İran Dış Politikasına Etkileri” isimli tez çalışması ile bitirdi. İlgi alanları ve çalışma konuları arasında Jeopolitik, Ortadoğu tarihi, Türk dış politikası, etnik, dinî, mezhepsel kimlikler, Şiilik, İran ve İsrail dış politikası gibi konular bulunuyor. Teopower Olarak Şiilik ve İran Dış Politikası (2021) ve Jeopolitiği Anlamak: Uluslararası Politikalar Yazısı (2022) ve Jeopolitik İstihbarat (2024) adlı üç kitabı yayımlandı. Ayrıca Uluslararası İlişkiler Tahlilleri (2019), Uluslararası İlişkiler Tahlilleri 2 (2020), İran: Bir Ülkenin Akademik Anatomisi (2022), İsrail: Bir Ülkenin Akademik Anatomisi (2023) ve Alanya: Kadim Medeniyetler Kalesi (2023) kitaplarının editörlüğünü yaptı. Çeşitli mecralarda makale ve analizleri yayımlandı. İngilizce ve Farsça biliyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Eski Orta Doğu’nun sonu: Yeni bir bölgesel düzenin doğuşu

7 Ekim 2023’ten 28 Şubat 2026’ya yaşanan süreç nasıl yeni bir Orta Doğu düzeni yaratıyor? Vekalet düzeni tamamen sona erdi mi? Bundan sonra neler olabilir? Orta Doğu’da yeni düzene dair senaryolar neler? Doç. Dr. Orhan Karaoğlu yazdı.

1945 sonrasında kurulan Orta Doğu düzeni, büyük güç garantileri, enerji jeopolitiği, Arap milliyetçiliği ve Arap-İsrail çatışması ekseninde şekillenmiş; Soğuk Savaş boyunca görece istikrarlı fakat derin fay hatları barındıran bir sistem üretmişti. Bugün ise bu sistemin neredeyse bütün kurucu sütunları aşınmış, bazıları tamamen çökmüş görünüyor.

14 Şubat 1945’te Franklin D. Roosevelt ile Kral İbn Suud arasında USS Quincy kruvazöründe tesis edilen mutabakat, Orta Doğu’nun savaş sonrası mimarisinin özlü formülüydü: güvenlik karşılığında petrol. Bu zımnî anlaşma, ABD’nin Körfez monarşilerine güvenlik şemsiyesi sağlaması; buna mukabil enerji arz güvenliğinin teminat altına alınması esasına dayanıyordu.

1981’de kurulan Körfez İşbirliği Konseyi, bu güvenlik mimarisinin kurumsal ifadesi oldu. 1973’teki petrol ambargosu ise Arap monarşilerinin enerji kartını jeopolitik bir silah olarak kullanabileceklerini göstermişti.

Ancak 2000’li yıllar sonrasında tablo değişti. ABD’nin enerji bağımlılığının azalması, Çin’in Körfez’de artan ekonomik varlığı ve bölgesel tehdit algılarının çeşitlenmesi, bu ilişkinin tek eksenli doğasını zayıflattı. Körfez başkentleri artık yalnızca Washington’a yaslanan aktörler değil; çok yönlü diplomasi yürüten, küresel güçler arasında denge kuran stratejik oyunculara dönüşmüş durumda.

Orta Doğu nasıl dönüştü?

1950’ler ve 1960’lar, Arap milliyetçiliğinin yükseliş dönemiydi. Cemal Abdülnasır öncülüğündeki panarabizm, sömürge sonrası kimlik inşasının ve bölgesel dayanışmanın ideolojik çerçevesini sundu. Ancak 1967 yenilgisi, bu ideolojinin moral zeminini sarstı. Sonraki yıllarda Saddam Hüseyin ve Muammer Kaddafi gibi liderler bu söylemi sürdürmeye çalışsalar da, panarabizm giderek otoriter rejimlerin meşruiyet aracına dönüştü. Bugün ise Irak, Suriye, Libya ve Yemen örneklerinde görüldüğü üzere, Arap milliyetçiliğinin vaat ettiği birlik fikrinden ziyade, devlet kapasitesinin aşındığı ve kimlik siyasetinin parçalanmayı derinleştirdiği bir tablo söz konusudur. İdeolojik birlik iddiasının yerini, bölgesel ve yerel güç mücadeleleri aldı.

Benzer biçimde İran da radikal dönüşümler yaşadı. Şah döneminde ABD’nin bölgesel müttefiki olan İran, 1979 İslam Devrimi sonrasında sistem karşıtı bir ideolojik merkez hâline geldi. 2000’li yıllarda ise hem yaptırımların hem de bölgesel nüfuz arayışının baskısı altında, vekâlet savaşları ve nükleer müzakereler arasında salınan bir aktöre dönüştü. 2001 Afganistan ve 2003 Irak işgalleri İran’ın “devrim ihracı” iddiası yerini, rejim güvenliğini önceleyen bir stratejik savunmacılığa bıraktı.

1978’de Enver Sedat ile Menahem Begin arasında Jimmy Carter’ın arabuluculuğunda imzalanan Camp David Anlaşmaları, Arap-İsrail çatışmasında tarihsel bir dönüm noktasıydı. 1993’te Yaser Arafat ile İzak Rabin’in Bill Clinton huzurunda el sıkışması, iki devletli çözüm umudunun sembolü hâline geldi. Ne var ki Oslo sürecinin akamete uğraması, artan güvensizlik, yerleşim politikaları ve bölgesel kırılmalar, kapsamlı bir İsrail-Arap barışı ihtimalini zayıflattı. Lübnan’ın bir zamanlar “Yakın Doğu’nun İsviçre’si” olarak anılması nasıl tarihsel bir nostaljiye dönüştüyse, Filistin meselesinin nihai çözümüne dair iyimserlik de benzer biçimde aşındı.

1945–2000 arasının Orta Doğu’su; Amerikan güvenlik garantileri, enerji bağımlılığı, Arap milliyetçiliği ve barış süreçleriyle tanımlanan nispeten öngörülebilir bir çerçeve sunuyordu. Bugün ise bölge; çok kutuplu rekabet, devlet içi kırılganlıklar, vekâlet savaşları ve ideolojik parçalanmalarla karakterize ediliyor. Geriye kalan, eski düzenin hatırasından ziyade, onun çözülen parametreleri üzerinde yükselen yeni ve belirsiz bir jeopolitik denklemi.

Yeni Orta Doğu hangi denge üzerine kurulacak?

Orta Doğu artık tek bir büyük gücün tasarladığı ya da tek bir ideolojinin yön verdiği bir alan değil; bölgesel aktörlerin, küresel güçlerin ve devlet dışı yapıların iç içe geçtiği karmaşık bir güç sahası. Soru artık “eski Orta Doğu’dan ne kaldı?” yerine; “Yeni Orta Doğu hangi denge üzerine kurulacak?” sorusu.

Bugün parçalanmalar çoğalıyor; etki stratejileri, farklı kaderler ve çökmüş devletler ortaya çıkıyor. 7 Ekim 2023 sürecinin ardından gelen İsrail yıkımlarıyla birlikte Gazze kaynaklı sarsıntı bölgeyi yeniden şekillendirmeye devam ediyor; tıpkı 11 Eylül 2001 saldırılarına verilen Amerikan aşırı tepkisinin bölgede kaos ekmiş olması gibi. Son olarak, Körfez’de rakip hedeflere sahip ve hırsları yakın stratejik çevrelerinin çok ötesine uzanan yeni güçler yükseliyor.

7 Ekim 2023 savaşı yalnızca Gazze merkezli bir güvenlik krizi doğurmadı; bilâkis İsrail’in çevresel güvenlik mimarisini bütünüyle sarstı. Tel Aviv için mesele artık tek bir örgütün eyleminden ziyade, birbirine eklemlenmiş bir vekâlet ağının harekete geçmiş olmasıydı. Gazze’de başlayan çatışma, kısa müddet içinde Lübnan ve Suriye hatlarına sirayet etti ve nihayetinde İran-İsrail savaşına dönüştü.

Vekalet düzeni yerine doğrudan savaşın devreye girmesi

7 Ekim sonrasında başlayan ve 2025’te İsrail ile İran arasında doğrudan savaşa varan süreç, 28 Şubat 2026 savaşı ve Hamaney’in öldürülmesi ile birlikte düşünüldüğünde yalnızca iki devlet arasındaki bir askerî hesaplaşma değil. Bu savaş Orta Doğu’da uzun zamandır işleyen vekâlet düzeninin sürdürülebilirliğini ciddi biçimde tartışmaya açtı. Soğuk Savaş sonrasından itibaren bölge siyasetinde doğrudan çatışma yerine dolaylı angajman tercih edilmişti. Devletler, rakiplerini kendi topraklarından çok; üçüncü ülkeler ve silahlı ağlar üzerinden dengelemeyi seçmişlerdi. İran’ın Lübnan’da Hizbullah, Gazze’de Hamas ve Yemen’de Husiler üzerinden inşa ettiği baskı hattı; İsrail’in ise Suriye sahasında nokta atışı operasyonlarla bu hattı aşındırma stratejisi, bu vekâlet düzeninin tipik tezahürleriydi.

Ne var ki 7 Ekim sonrasında yaşanan gelişmeler bu modelin sınırlarına ulaştığını gösterdi. Zira vekâlet unsurları ya kapasite bakımından aşındı (Hizbullah’ın komuta kaybı gibi), ya lojistik olarak kırılganlaştı (Suriye hattının çökmesi gibi) yahut doğrudan hedef hâline geldi (Haniye’nin Tahran’da öldürülmesi misali). Böylece dolaylı baskı araçları, tarafların arzuladığı caydırıcılığı üretmekte yetersiz kaldı.

İşte tam da bu noktada doğrudan savaş devreye girdi. İran açısından mesele yalnızca Hamas ya da Hizbullah’ın akıbetinden çok; bölgesel caydırıcılık itibarının korunması. İsrail açısından ise sorun, çevresel kuşatmanın kaynağını vekâlet halkalarında değil, merkezinde bertaraf etme arzusu. Dolayısıyla doğrudan çatışma, vekâlet düzeninin başarısızlığından ziyade; bilâkis onun aşınmasının neticesi olarak karşımıza çıkıyor.

Bu durum Orta Doğu’da yeni bir safhaya işaret ediyor. Artık bölgesel güçler, vekiller üzerinden sınırsız hareket edemeyeceklerini gördüler. Zira vekâlet savaşının belirli bir eşiği aşması hâlinde merkez aktörlerin doğrudan hedef hâline gelmesi kaçınılmaz. 2025 İran-İsrail ve devamı olan 28 Şubat 2026 savaşı bu eşiğin fiilen aşıldığı an.

Ancak tamamen “vekâlet düzeninin sonu”ndan söz etmek için henüz erken. Daha doğru ifade şu: Vekâlet sistemi dönüşüyor. Devletler dolaylı araçları terk etmiyor lâkin bu araçların merkezle bağını daha görünür ve daha riskli hâle getiriyor. Böylece savaş ile barış arasındaki gri alan daralıyor, krizler daha süratli biçimde doğrudan devletler arası safhaya evriliyor.

Hülâsa, 7 Ekim 2023’ten 2025’e ve oradan da 28 Şubat 2026’ya uzanan süreç Orta Doğu’da güç siyasetinin yeni bir merhaleye girdiğini gösteriyor. Vekâlet düzeni çözülmedi lâkin artık eskisi kadar güvenli bir örtü değil. Devletler, dolaylı çatışmanın arkasına saklanabilecekleri bir konfor alanına sahip değiller. Bu ise bölgeyi daha kırılgan, daha süratli tırmanan ve daha doğrudan hesaplaşmalara açık bir jeopolitik zemine taşıyor.

Bundan sonra neler olabilir?

28 Şubat 2026 tarihinde ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı büyük çaplı operasyon, Orta Doğu’nun jeopolitik denkleminde 7 Ekim depreminin önemli bir artçısı olarak nitelikli bir kırılma yarattı. Tahran’daki saldırılarda, yıllardır bölgesel nüfuz politikasının ve “Direniş Ekseni” söyleminin merkezi figürü olan Ali Hamaney’in ve üst düzey isimlerin öldürülmesi, İran’ın ideolojik dış politikasının ve rejim yapısının en üst noktasının ortadan kalkması anlamına geliyor. Bununla birlikte Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve Devrim Muhafızları’nın ve istihbarat yetkililerinin üst komuta kademesi ve diğer önemli güvenlik liderlerinin de öldüğü veya ağır kayıplar verildiği bildiriliyor, bu da Tahran’da ciddi bir liderlik boşluğu ve yetki krizini tetikleyebilir.

İran gibi ideolojik bir rejimin jeopolitik varlığını belirleyen figürlerin öldürülmesi, hem iç politikada hem de bölgesel düzeyde yeni aktörlerin ve yeni denklemlerin ortaya çıkmasını hızlandırabilir. Bu süreç, vekâlet savaşlarının, güvenlik odaklı ittifakların ve çok kutuplu rekabetin şekillendirdiği yeni Orta Doğu’da aktörler arası güç dinamiklerini değiştirebilir.

Daha sürdürülebilir bir bölgesel düzenin inşası çabası mı?

Bölgede uzun süredir istikrarlı bir bölgesel düzen kurulamadı. Bugün yaşananları daha sürdürülebilir bir bölgesel düzenin inşası çabası olarak da okumak mümkün.

Yeni Orta Doğu’nun, ideolojik birlik hayallerinden uzak, güvenlik merkezli, çok kutuplu rekabetin belirgin olduğu, devlet dışı aktörlerin etkisini kısmen sürdürdüğü, ekonomik dönüşüm projeleri ile jeopolitik risklerin iç içe geçtiği bir alan olması değerlendiriliyor.

7 Ekim sonrası dönem, eski düzenin nostaljisinden ziyade yeni bir güç dengesi arayışını temsil ediyor. Bu denge, kapsamlı bir barış vizyonundan çok, kontrollü rekabet ve kırılgan uzlaşılar üzerine kurulacak gibi görünüyor.

“Zafer düzeni” den çok, kabul edilmiş bir çıkar dengesi sistemi

Orta Doğu’nun mevcut evrimi, bazı yönleriyle 1815 sonrası Avrupa güç dengesi sistemini hatırlatıypr. Viyana Kongresi sonrasında Avrupa’da tek bir hegemon ortaya çıkmamış; istikrar, büyük güçlerin karşılıklı meşruiyet tanıması ve sınırları kabullenmesi üzerine inşa edilmişti. Düzenin esası, mutlak zaferden ziyade denge ve karşılıklı sınırlamaydı. Orta Doğu’da ise tarihsel olarak böyle kurucu bir kongre ya da kolektif mutabakat zemini oluşmadı. Ne sömürge sonrası sınırların çizimi bölgesel bir uzlaşmaya dayandı ne de Soğuk Savaş sonrası dönemde kapsamlı bir güç dengesi mutabakatı tesis edilebildi.

Bununla birlikte, günümüzde ortaya çıkan çok kutuplu rekabet, bölgesel aktörlerin artan stratejik özerklik arayışı ve küresel güçlerin maliyet-hassas angajmanı, fiilî bir denge sisteminin yapısal koşullarını üretiyor. Bundan sonraki aşama, askerî üstünlük arayışından ziyade çıkarların karşılıklı tanınmasına dayalı bir denge anlayışını zorunlu kılacaktır. Böyle bir düzen, ancak bölgesel başkentler arasında müzakere edilmiş, küresel aktörler ile desteklenen fakat dayatılmayan; tarafların tam rızasından ziyade rasyonel kabullenişine dayanan bir çerçeveyle mümkün olabilir. Başka bir ifadeyle, Orta Doğu’nun ihtiyaç duyduğu şey bir “zafer düzeni” den çok, kabul edilmiş bir çıkar dengesi sistemidir.

Orta Doğu artık tek bir eksenden daha öte çok katmanlı ve değişken güç ilişkilerinin sahasıdır. Türkiye, NATO üyeliği, bölgesel askerî kapasitesi ve diplomatik esnekliği, 360 derece dış politikası sayesinde hem Batı hem de bölge aktörleriyle konuşabilen nadir ülkelerden biridir. Yeni dönemde Ankara’nın rolü bölge gerçeklerine uygun politikalar izleyerek, denge siyaseti ve güvenlik eksenli iş birlikleri üzerinden şekillenebilir. Ezcümle 7 Ekim 2023 sürecinin başlattığı 28 Şubat 2026 ile birlikte bugün devam eden süreç Orta Doğu ve Kızıldeniz’in tüm jeopolitiğini yeniden şekillendiriyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 2 Mart 2026’da yayımlanmıştır.

Orhan Karaoğlu
Orhan Karaoğlu
Doç. Dr. Orhan Karaoğlu – Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu-Uluslararası İlişkiler Uzmanı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde yüksek lisansını “1998 Adana Mutabakatından Arap Baharı’na Türkiye-Suriye İlişkileri” tezini yazarak tamamladı. Doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “Şiiliğin İran Dış Politikasına Etkileri” isimli tez çalışması ile bitirdi. İlgi alanları ve çalışma konuları arasında Jeopolitik, Ortadoğu tarihi, Türk dış politikası, etnik, dinî, mezhepsel kimlikler, Şiilik, İran ve İsrail dış politikası gibi konular bulunuyor. Teopower Olarak Şiilik ve İran Dış Politikası (2021) ve Jeopolitiği Anlamak: Uluslararası Politikalar Yazısı (2022) ve Jeopolitik İstihbarat (2024) adlı üç kitabı yayımlandı. Ayrıca Uluslararası İlişkiler Tahlilleri (2019), Uluslararası İlişkiler Tahlilleri 2 (2020), İran: Bir Ülkenin Akademik Anatomisi (2022), İsrail: Bir Ülkenin Akademik Anatomisi (2023) ve Alanya: Kadim Medeniyetler Kalesi (2023) kitaplarının editörlüğünü yaptı. Çeşitli mecralarda makale ve analizleri yayımlandı. İngilizce ve Farsça biliyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x