2026 yılının başında Grönland, küresel jeopolitikteki kopuşun en görünür sembolü haline gelmişti. Washington adanın satın alınmasını “ulusal güvenlik” meselesi olarak tanımlamıştı, mevcut savunma anlaşmalarının ABD’nin çıkarlarını korumaya yetmediğini ve adanın mülkiyetinin gerekli olduğunu savunuyordu. Güç kullanımı seçeneğinin masadan kaldırılmaması ise krizi bir ittifak içi egemenlik sorununa dönüştürdü.
Danimarka’nın çağrısıyla Fransa, Almanya, İsveç ve Finlandiya’dan askerlerin Nuuk’a konuşlanması, NATO tarihinde ilk kez müttefiklerin bir başka müttefike karşı caydırıcılık mesajı vermesi anlamına geliyordu.
Bitiş tarihi olmayan anlaşma
Sekiz ay sonra, 22 Eylül’de BM Genel Kurulu’nun oturum aralarında ABD Başkanı Donald Trump, Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen ve Grönland Başbakanı Jens-Frederik Nielsen, 1951 Grönland Savunma Anlaşması’nı değiştiren ve tamamlayan yeni bir metni imzaladı. Ortaya çıkan belge mülkiyeti değil, erişim ve kullanım haklarını düzenleyen bir savunma anlaşması. Ancak onu öncekilerden ayıran temel özellik süresi: Anlaşmanın bitiş tarihi yok, yalnızca üç tarafın ortak rızasıyla değiştirilebiliyor ve Grönland bir gün bağımsız olsa bile yürürlükte kalıyor.
Bu hüküm anlaşmanın niteliğini de belirliyor. Washington adayı ilhak edemedi, ancak ilhakın sağlayacağı stratejik sonuçların büyük kısmını kalıcı hale getirdi. Danimarka egemenliğini, Grönland ise self-determinasyon hakkını yazılı olarak korudu.
Tüm tarafların kazanım olarak sunduğu bu uzlaşma üç temel soruyu gündeme getiriyor: İlhak edemeyen ABD bu kalıcılıkla ne elde etti, bunun bedelini kim ödeyecek ve Arktik’in yeni düzeni nasıl şekillenecek?
Yeni olan ne, eski olan ne?
Washington anlaşmayı ABD’ye Grönland’da güvenlik ve diğer tüm ihtiyaçlar üzerinde kalıcı kontrol sağlayan tarihi bir kazanım olarak sundu. Oysa 1951 anlaşması ABD’ye adada üs kurma, bu üsleri işletme, kara, hava ve denizde serbestçe hareket etme ve karasuları dahil her yerde uçuş ve iniş yapma hakkını zaten tanıyordu. Bu nedenle yeni anlaşmanın ABD’ye kriz yaşanmadan elde edemeyeceği bir hak kazandırıp kazandırmadığı tartışmalı.
Yine de anlaşmada gerçekten yeni olan üç unsur var.
Birincisi, fiziki genişleme. Soğuk Savaş’ın zirvesinde ABD’nin Grönland’da yaklaşık 17 tesisi ve 15 bin personeli bulunuyordu. Bugün ise adadaki tek varlık, yaklaşık 150 askerin füze erken uyarı sistemini işlettiği Pituffik Uzay Üssü. Anlaşmayla eklenen iki yeni alan da geçmişte kullanılmış noktalar. Güneydeki Narsarsuaq, 1950’lerde kapatılan Bluie West One Üssü’nün bulunduğu yer. Doğudaki Mestersvig ise bugün Danimarka’nın Sirius köpek kızağı devriyesine ev sahipliği yapıyor. Amerikan askerlerinin imzadan önce Narsarsuaq’taki pisti incelemeye başlaması, genişlemenin kâğıt üzerinde kalmayacağını gösteriyor.
İkincisi, ABD kamu gemilerine Grönland karasularında sualtı erişimi tanınıyor. Bu hüküm, Grönland–İzlanda–Birleşik Krallık (GIUK) boşluğundan Atlantik’e çıkan Rus denizaltılarının izlenmesi açısından doğrudan bir kapasite artışı anlamına geliyor.
Üçüncüsü ve uzun vadeli etkisi en yüksek olanı ise, zaman boyutu, yani Grönland için bağımsızlık sonrasını bağlayan hüküm.
Faturayı kim ödeyecek?
Genişlemenin finansmanı ise belirsiz. Washington genişlemenin ABD’ye maliyet getirmeyeceğini ileri sürse de metinde maliyet paylaşımına ilişkin herhangi bir hüküm bulunmuyor. Üslerden birinin 1950’lerden beri kapalı olduğu, diğerinin ise küçük bir Danimarka istasyonu olduğu düşünüldüğünde, bu vaadin nasıl hayata geçeceği açık değil. Altın Kubbe ve denizaltı programlarının baskısı altındaki Pentagon bütçesinin Grönland’daki inşaatları hangi hızla taşıyabileceği de ayrı bir soru işareti.
Metin Grönland’a da belirli bir karar alanı bırakıyor. Anlaşma, ABD’nin savunma alanları dışında insansız askerî tesisleri hızlandırılmış bir onay süreciyle kurmasını öngörüyor. Ancak bu tesislerin yeri ve inşa edilip edilmeyeceği konusunda son söz Danimarka ve Grönland’da. ABD varlığını genişletiyor, fakat bu genişlemenin nereye uzanacağına karar verme yetkisi Nuuk ve Kopenhag’da kalıyor.
Anlaşma tarihsel açıdan bir paradoks da barındırıyor. 1951 anlaşması Kopenhag’da imzalanırken Grönland bir sömürgeydi ve metinde yalnızca yerel halkla temasın kısıtlanması bağlamında anılıyordu. 2004 Igaliku Anlaşması’nda Grönland, Danimarka heyetinin içinde masaya oturdu. 2026’da ise ayrı bir imzacı oldu ve Grönland halkının self-determinasyon hakkı ilk kez ABD askerî varlığının kurucu metnine yazıldı. Ancak aynı metin, gelecekte kurulabilecek bağımsız Grönland devletinin NATO’da kalacağını ve Danimarka’nın bütün yükümlülüklerini devralacağını da şimdiden kararlaştırıyor. Böylece 1951’den 2026’ya uzanan süreçte Grönland’ın uluslararası statüsü tanınırken gelecekteki dış politika tercihleri de önceden sınırlanmış oluyor.
Kuzeyde yeni bir duvar: Çin ve Rusya’nın dışlanması
Anlaşmanın asıl yeniliği askerî değil jeoekonomik. IX. madde NATO üyesi olmayan hiçbir devletin Grönland’da askerî tesis kuramayacağını hükme bağlıyor. X. madde ise NATO, NATO ortağı ya da AB üyesi olmayan ülkelerin yatırımcılarının kritik altyapı ve madencilik gibi hassas sektörlerde kontrol ya da önemli etki elde etmesini yasaklıyor. Washington bu hükümleri, Grönland’ı kalıcı olarak Kuzey Amerika’nın stratejik savunma alanına dahil eden ve rakipleri bu alanın dışında tutan bir güvence olarak tanımlıyor.
Bu dışlama duvarının gerekçesi olarak sunulan tehdit algısı ise tartışmalı. Trump yılın başında Grönland açıklarının Rus ve Çin savaş gemileriyle dolu olduğunu ileri sürmüştü. Ancak NATO yetkilileri Grönland çevresinde kayda değer bir Çin faaliyeti tespit etmediklerini belirtiyor ve bölgedeki Rus varlığı da sınırlı düzeyde. Grönland bir NATO toprağı olduğu için Çin ya da Rusya’nın adaya askerî varlık yerleştirmesi zaten gerçekçi bir ihtimal değildi.
Öte yandan bu dışlama politikası anlaşmadan önce de fiilen uygulanıyordu. 2018’de Çinli bir devlet şirketinin Grönland havaalanları için verdiği teklif, Danimarka’nın finansmanı üstlenmesiyle devre dışı bırakıldı. Ağır nadir toprak elementleri bakımından zengin Tanbreez yatağı ise Washington’un girişimleriyle Çinli teklif sahipleri yerine bir ABD şirketine satıldı. Bununla birlikte fiili uygulamanın hukuki bir yükümlülüğe dönüştürülmesi önemli bir değişime işaret ediyor: Güvenlik artık yalnızca askerî üslerle değil, yatırım akışlarına getirilen sınırlarla da tanımlanıyor.
Bu düzenlemenin ilk etkileri madencilik sektöründe görülecek. Adanın güneyindeki Kvanefjeld, dünyanın en büyük karasal nadir toprak yataklarından biri. Projeyi yürüten Avustralyalı şirketin ikinci büyük hissedarı Çinli Shenghe Resources ve proje, Grönland’ın uranyum yasağı nedeniyle tahkim sürecinde bekliyor. Anlaşmanın madencilik yatırımları üzerindeki etkisi piyasalardaki ilk tepkide de görüldü: Tanbreez’i satın alan ABD şirketinin hisseleri anlaşmanın duyurulduğu gün %25 değer kazandı. Grönland’daki maden projelerinin geleceğini artık jeolojik potansiyel kadar jeopolitik tercihler de belirleyecek. Yine de adanın maden zenginliğinin gerçek bir arza dönüşmesinin en az 10 yıl alacağı unutulmamalı.
Grönland’daki dışlama, Çin’in Arktik’teki diğer erişim kanallarını daha önemli hale getiriyor. Bu kanalların başında Rusya ile yürütülen işbirliği geliyor. Çin menşeli Sea Legend şirketi bu yaz Kuzey Deniz Yolu üzerinden Çin’in doğu kıyısındaki Ningbo şehri ile Avrupa limanları arasında ilk düzenli konteyner hattını başlattı. Süveyş üzerinden yaklaşık 40 gün süren yolculuk bu hatta 20 güne iniyor. Hacim henüz küçük: 2025’te Kuzey Deniz Yolu’nda 103 tam sefer yapılırken Süveyş Kanalı’ndan 12 bin 758 geçiş gerçekleşti. Ancak bu rotanın izinleri, Aralık 2018’den Kuzey Deniz Yolu’nun altyapı işletmecisi olarak da görevlendirilmiş Rosatom tarafından veriliyor ve buzkıran desteğini Rusya sağlıyor. Dolayısıyla Batı’nın Grönland’da Çin’e yönelik kısıtlamaları arttıkça, Çin’in Arktik’teki erişimi giderek daha fazla Rusya’nın denetimindeki Kuzey Deniz Yolu’na bağımlı hale geliyor.
Kanada: Ekonomik baskıdan stratejik yeniden konumlanmaya
Grönland krizini en yakından izleyen başkentlerden biri Ottawa oldu. Kanada, bir NATO müttefikinin toprağı üzerinde uygulanan baskıyı kendi egemenliği açısından da olası bir emsal olarak değerlendiriyor.
Başbakan Mark Carney’nin ocak ayında Davos’ta dile getirdiği kopuş tespiti, sonraki aylarda ticaret politikasına doğrudan yansıdı. Kanada’nın Pekin’le sınırlı bir ticaret anlaşması imzalaması üzerine Washington bütün Kanada mallarına %100 gümrük vergisi uygulamakla tehdit etti. Temmuzda yaklaşık 20 milyar dolarlık Kanada malına %50 vergi açıklandı. 22 Ağustos’ta müzakereler çöktü ve Kanada’nın karşılıklılık esasına dayanan misilleme vergileri 8 Eylül’de yürürlüğe girdi.
Güvenlik boyutu da ekonomik gerilimle paralel ilerliyor. Trump, Kanada’nın Altın Kubbe füze kalkanına katılımının 61 milyar dolara mal olacağını, ancak Kanada’nın “51. eyalet” olması halinde bu katılımın ücretsiz olacağını ileri sürmüştü. ABD ise Kanada’nın iç suları olarak kabul ettiği Kuzeybatı Geçidi’ni hiçbir zaman bu statüde tanımadı ve uluslararası boğaz olarak görmeye devam ediyor. Bu durum, Grönland’dan sonra ABD’nin gündemindeki bir sonraki kilit stratejik konumun Kuzeybatı Geçidi olup olmayacağı sorusunu gündeme getiriyor.
Ottawa’nın şubatta Grönland’ın başkenti Nuuk’ta konsolosluk açması ve adaya asker gönderme planı hazırlaması, Grönland’ın egemenliğine destek vermenin Kanada için kendi egemenliğini savunmanın bir parçası olduğunu gösteriyor.
Grönland üzerinden Arktik’te yeni düzen
Anlaşmanın kısa vadeli bilançosu iki yönlü. Yılın başında toprak kaybetme tehdidiyle karşı karşıya kalan Danimarka bu tehditten kurtuldu. Ancak Avrupalı müttefiklerin ABD’ye duyduğu güven kalıcı bir hasar aldı ve kriz boyunca yüksek sesle tartışılan “Amerika’sız bir Batı” fikri artık Avrupa’nın stratejik düşüncesinin bir parçası haline geldi.
Bu tabloyu Arktik’teki genel güç dağılımıyla birlikte ele almak gerekiyor. Bir yanda ABD, Grönland’da fiziksel kontrolü yatırım taraması gibi düzenleyici araçlarla birleştirerek rakiplerinin erişimini sınırlıyor. Öte yanda Rusya Kuzey Deniz Yolu’nun fiziksel ve hukuki denetimini elinde tutuyor, Çin ise bu rotaya ticaret hacmi ve sermaye akışı sağlıyor. İki bloğun arasında Kanada, Danimarka, İskandinav ülkeleri ve AB’den oluşan orta güçler kendi manevra alanlarını genişletmeye çalışıyor.
Grönland kamuoyundaki tepkiler de bu belirsizliği yansıtıyor. Bir kesim, Washington’un anlaşmayı sunuş biçiminin ABD’ye ada üzerinde bir tür tekel verildiği izlenimi yarattığından kaygı duyuyor. Artan askerî uçuşların ve yeni tesislerin, doğayla iç içe yaşayan bir toplumun gündelik hayatını ve çevreyi nasıl etkileyeceği de önemli bir endişe kaynağı. Diğer bir kesim ise anlaşmanın kesinleşmesinin Washington, Kopenhag ve Nuuk arasındaki ilişkileri normale döndürmek için gerekli koşulları yaratacağını düşünüyor.
Anlaşmanın kalıcılığı da bu noktada belirlenecek. Metin henüz yürürlükte değil ve Danimarka ile Grönland parlamentolarının onayını bekliyor. Danimarkalıların büyük çoğunluğunun ABD’yi artık bir hasım olarak algılaması ve Grönlandlıların dörtte üçünden fazlasının ABD’nin parçası olmayı reddetmesi, onay sürecinin sanıldığı kadar kolay olmayacağını gösteriyor.
ABD Grönland’ı ilhak etme hedefine ulaşamadı. Ancak süresiz ve bağımsızlık sonrasını da bağlayan bu anlaşma, ilhakın sağlayacağı stratejik sonuçların çoğunu Washington’a veriyor. Grönland açısından kazanım sınırlı olsa da tarihsel bir anlam taşıyor: Grönland, kendi toprağındaki yabancı askerî varlığı düzenleyen metni ilk kez kendi adıyla imzaladı. Bu anlaşma Arktik’te şekillenen yeni düzenin ilk hukuki metinlerinden biri olarak öne çıkıyor. Kuzeybatı Geçidi’nden Kuzey Deniz Yolu’na uzanan sonraki düzenlemelerin içeriği ise büyük ölçüde orta güçlerin ortak hareket kapasitesine bağlı olacak.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 1 Ekim 2026’da yayımlanmıştır.



