Trump, ABD Başkanı seçildiğinden beri hızla sonuç alma iddiasıyla hareket ediyordu, Amerikan çıkarlarını önceleyeceğini vurguluyordu ve başkaları için ABD’ye maliyet yüklenmemesi gerektiğini savunuyordu. Bu yaklaşım, uzun ve yıpratıcı savaşlardan kaçınmayı, dış dosyaları mümkün olduğunca hızlı kapatmayı ve diplomatik manevra alanını açık tutmayı hedefliyordu. Temel mantık, küresel angajmanı azaltmak ve doğrudan Amerikan çıkarına hizmet etmeyen çatışmalardan uzak durmaktı.
Ancak İran’a yönelik 1 Mart operasyonu bu çizginin dışına çıkan bir adım oldu. Üstelik bu hamle, İran ile ABD arasında Umman üzerinden yürütülen dolaylı diyalog süreci devam ederken gerçekleşti. Umman, yıllardır Vaşington ile Tahran arasında en güvenilir arabuluculuk kanallarından biri olarak işlev görüyordu. Böyle bir dönemde İsrail’le koordineli geniş çaplı bir saldırının başlatılması, yalnızca İran’ı değil arabuluculuk mekanizmasının güvenilirliğini de ciddi biçimde sarstı. Bu kırılma, sadece İran-ABD hattını değil, bölgedeki diğer dolaylı diplomatik girişimleri de etkileyebilecek nitelikteydi.
Rejim değiştirmeyi hedeflemek
ABD açısından burada belirgin bir başka paradoks ortaya çıktı. Hızlı sonuç alma ve maliyet azaltma stratejisiyle yola çıkan bir liderlik, rejim değişikliğini hedefleyen kapsamlı bir askerî operasyonla daha karmaşık ve uzun soluklu bir çatışma zeminine girmiş oldu.
1 Mart’ta başlayan operasyon sınırlı bir müdahale değildi; açık biçimde rejim değişikliğini hedefleyen, üst düzey komuta zincirini ve devrim kadrosunu kapsayan geniş ölçekli bir saldırıydı. Amaç yalnızca İran’ın askerî kapasitesini zayıflatmak değil; rehberlik makamını ortadan kaldırarak ulema sınıfının yönetimi olarak tarif edilebilecek velâyet-i fakih merkezli hiyerarşiyi sarsmak ve eş zamanlı bir iç çözülme üretmekti. Stratejik varsayım açıktı: Lider kaybı, güvenlik elitinin tasfiyesi ve yoğun dış baskı kısa sürede sistemin dağılmasına yol açabilirdi.
Ancak bu varsayımın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, askerî şokun siyasal çözülmeye dönüşüp dönüşmeyeceğine bağlıydı. Sürecin gidişatı, operasyonun hızla sonuç almayı hedefleyen mantığı ile sahadaki gerçeklik arasında büyük uçurum vardı ve ancak beklenen hızlı çözülme gerçekleşmedi.
Yani, İran beklenenin aksine krize sürüklenmedi. Rehberin öldürülmesi gibi sistemin tepesini hedef alan bir saldırıya rağmen yönetim zinciri kopmadı. Devlet refleksi hızla devreye girdi ve siyasal mimari kilitlenmeden işlemeye devam etti.
Kriz neden derinleşmedi?
Çünkü İran Anayasası bu tür kopuş anlarını öngörerek tasarlanmıştı. Liderin ölümü, istifası ya da görev yapamayacak hale gelmesi ihtimali sistem dışı bir sürpriz değil; anayasal olarak düzenlenmiş bir senaryodur. Nitekim İran İslam Cumhuriyeti Anayasası’nın 111. maddesi tam da bu ihtimal için yazılmıştır. Madde 111’e göre, Rehber ölür, istifa eder ya da görevini yapamayacak hale gelirse ve yeni rehber henüz seçilmemişse, liderlik yetkileri geçici olarak üç kişilik bir konsey tarafından devralınır. Bu konsey; Cumhurbaşkanı, Yargı Erki Başkanı ve Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi tarafından belirlenen Anayasayı Koruma Konseyi’nin fakih üyelerinden birinden oluşur.
Şimdiki Anayasayı Koruma Konseyi’nin fakih üyeleri arasında Ahmet Cenneti, Mehdi Şebzendâr Cehrumî, Muhammed Rıza Müderris Yezdî, Ahmet Hüseynî Horasânî, Ali Rıza Arafî ve Ahmet Hatemî gibi isimler yer alıyor.
Bu çerçevede Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Yargı Erki Başkanı Muhsin Eceyi ve Anayasayı Koruma Konseyi üyesi Ali Rıza Arafî geçici dönemde liderlik yetkilerini kolektif biçimde kullanmaya başladılar. Böylece devletin en üst makamında oluşabilecek bir kesinti önlendi.
Burada kritik ayrım şu: Bu yapı kalıcı bir kolektif liderlik değildir. Yeni rehberi seçmez. Sadece liderlik boşluğu oluştuğunda devletin en üst yetkisini geçici olarak yürütür ve sistemin kilitlenmesini engeller. Asıl kurucu ve belirleyici yetki 88 üyeli Uzmanlar Meclisi’ne aittir. Bu anayasal tasarım sayesinde hiyerarşik boşluk oluşmadı. Dinî erklerin cumhuriyetçi erkler üzerindeki yapısal üstünlüğü, liderlik krizinin siyasal çözülmeye dönüşmesini engelledi. Beklenen “başsız kalma” görüntüsü ortaya çıkmadı.
Kısacası İran sistemi, liderin şahsına bağlı bir yapı değil; liderlik makamının sürekliliğine bağlı bir yapı. Lider değişebilir; fakat makamın yetkisi ve hiyerarşik üstünlüğü anayasal olarak korunur. İşte bu fark, ilk şokun siyasal çöküşe dönüşmesini engelledi.
Saldırılar, protestolarla senkronize olamadı
Beklenen krizin gerçekleşmemesinin temel nedenlerinden biri de, iç ve dış dinamiklerin aynı anda ve aynı yoğunlukta patlamaması. Operasyonun arkasındaki stratejik beklenti açıktı: Askerî şok içeride bir çözülme dalgasını tetikleyecek, sokak hareketleri büyüyecek, güvenlik aygıtı baskı altında parçalanacak ve siyasal sistem iki cephede eş zamanlı sıkışarak çökecekti. Ancak bu senaryo gerçekleşmedi; askerî müdahale ile iç mobilizasyon aynı frekansta buluşmadı.
İran siyasal kültüründe dış saldırı, çoğu zaman rejim karşıtı bir isyan üretmekten ziyade geçici bir ulusal konsolidasyon üretir. Rejime mesafeli kesimler dahi dış müdahale karşısında pozisyonlarını yeniden tartar; dış baskı otomatik olarak iç mobilizasyonu büyütmez. Dolayısıyla askerî şok, beklenen iç devrilme dalgasına dönüşmedi; dış baskı, iç çözülmeyle birleşmedi.
Aynı şekilde güvenlik aygıtının parçalanması da gerçekleşmedi. Pasdaran yani Devrim Muhafızları ve istihbarat zinciri hızla kriz moduna geçti. Komuta zincirinin dağılması beklenirken disiplin pekişti; kontrol kaybı beklenirken merkezî koordinasyon güçlendi. Devlet refleksi çözücü değil toparlayıcı yönde çalıştı.
Protesto altyapısı da liderlik boşluğuyla eş zamanlı, organize ve sürdürülebilir bir siyasal harekete dönüşmedi. Toplumsal memnuniyetsizlik vardı; ancak merkezi bir yönelim, ortak bir liderlik ve stratejik koordinasyon oluşmadı. İç mobilizasyon ile dış askerî şok arasında ne zamanlama ne de yoğunluk uyumu sağlanabildi. Beklenen “çifte baskı” üretilemedi; iç-dış senkronizasyon gerçekleşmedi.
Sonuç olarak askerî şok siyasal çözülmeye dönüşmedi, dış baskı iç isyanla birleşmedi, güvenlik zinciri kırılmadı ve sistem eş zamanlı çöküş senaryosuna girmedi.
Bundan sonra iç politikada ne olacak?
Geçici mekanizma devredeyken asıl belirleyici süreç Uzmanlar Meclisi’nde yürümeye devam edecek. 88 üyeli bu Meclis anayasal olarak yeni rehberi seçme yetkisine sahip. Rehberin meclis üyesi olması şart değil; ancak Ayetullah yani Şii ruhban sınıfı hiyerarşisinin üst seviyelerinden olması gerekli. Bu şart, makamın yalnızca siyasal değil, aynı zamanda dinî meşruiyet zeminini de koruduğunu gösterir. Yani mesele sadece bir “devlet başkanı” seçmek değil; teolojik otoriteyi de taşıyabilecek bir figür belirlemek.
Meclisin mevcut yapısının büyük ölçüde muhafazakâr olduğu düşünüldüğünde, reformist bir ismin seçilme ihtimali oldukça düşük. İran’da rehber seçimi genellikle radikal bir ideolojik kopuş üretmez; sistem içi güç dengelerini yeniden düzenler. Bu nedenle yine muhafazakâr bir isim öne çıkabilir. Ayrıca seçilen kişinin karizmatik olup olmasının da pek bir önemi yok. 1989’da Hamaney seçildiğinde başlangıçta güçlü bir karizma figürü değildi. Merci-i taklid şartının yani Şii din adamları hiyerarşisinin en üst düzeyine çıkmış olmak şartının esnetilmesi onun önünü açmıştı. Fakat sonraki yıllarda yargı atamaları, güvenlik mimarisi üzerindeki tasarrufları ve Pasdaran’la kurduğu stratejik ittifak sayesinde otoritesini adım adım merkezileştirdi. İlk bakışta zayıf görünen bir rehberlik, zamanla güçlü ve tahakküm üreten bir merkeze dönüştü.
Yeni seçilecek rehber de muhtemelen ilk etapta hizipler arası dengeyi gözetmek zorunda kalacaktır. Gücü sınırsız bir başlangıç yapmayacaktır. Ancak yargı atamaları, güvenlik bürokrasisi üzerindeki tasarrufları ve Uzmanlar Meclisi ile ilişkisi üzerinden zamanla kurumsal tahakküm inşa etme imkânına sahip olacaktır. İran siyasal sistemi kişisel güç patlaması değil, kademeli merkezileşme üretir.
Dış politikada ne olacak?
Dış politikada ise İran’ın temel stratejisinin değişmesi beklenmez. Doğrudan ABD ile geniş çaplı bir konvansiyonel savaşa girmek yerine, maliyeti bölgesel müttefiklere yayma yaklaşımı öne çıkacaktır. Yani İran, kendisine karşı operasyonu kolaylaştıran ya da destekleyen bölgesel aktörleri hedef alarak dolaylı baskı kurmaya çalışacaktır.
Bu yaklaşımın mantığı nettir: ABD’ye doğrudan saldırmak yerine, İsrail ve Körfez ülkeleri üzerinden maliyet üretmek. Böylece Vaşington üzerinde doğrudan değil, bölgesel istikrarı zorlayarak dolaylı bir baskı oluşturmak. İran’ın güvenlik doktrini uzun süredir bu asimetrik ve yayılmış caydırıcılık modeline dayanır.
Dolayısıyla dış politika hattında ani bir geri çekilme değil, kontrollü ve hesaplı bir tırmanma görülebilir. İran için mesele topyekûn savaş değil; sürdürülebilir bir baskı dengesi kurmaktır. Amaç, ABD’nin bölgedeki angajman maliyetini artırmak ve “rejim değişikliği” stratejisinin bedelini yükseltmektir.
Özetle iç politikada kademeli güç konsolidasyonu, dış politikada ise dolaylı caydırıcılığın derinleşmesi olası görülüyor. Bundan sonraki süreç de büyük ölçüde bu iki eksen üzerinde şekillenecektir.
Sonuç olarak sistem çökmedi, kendini kapattı ve uzun vadeli bir güç mücadelesine girdi. Lider değişmiş olabilir; ancak rejimin kurumsal sürekliliği korundu. Beklenen gerçekleşmedi, İran yapısal bir krize sürüklenmedi.
Bundan sonraki süreçte seçilecek ismin, büyük ölçüde Hamaney’in siyasal ve ideolojik çizgisini sürdüren muhafazakâr bir profil olması muhtemel. İran’da rehberlik makamı kişisel bir sapma değil, kurumsal süreklilik üretir.
Dolayısıyla tablo özeti şudur: Hamaney öldü, yaşasın yeni Hamaney.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 3 Mart 2026’da yayımlanmıştır.



