İsrail ile ABD’nin İran’a karşı savaşının ikinci aşamasının ilk ve en önemli hedefi İran’ın Dinî Lideri Ali Hamaney yaşamını yitirdi. Peki bu harekât ve Hamaney’in öldürülmesi İran’da rejim değişikliği yaratmaya yeter mi? Yaşamını İngiltere’de sürdüren İranlı gazeteci ve akademisyen Ali Hashem, Amwaj Media için kaleme aldığı yazıda, bu konuyu tüm boyutlarıyla ele alıyor. Yazıdan öne çıkan bazı bölümleri aktarıyoruz.
“İran İslam Cumhuriyeti tarihinin en kritik eşiklerinden birinden geçiyor olabilir.
İsrail ve ABD ile silahlı çatışmanın üzerinden bir yıl geçmeden İran, her iki ülkeyle yeniden savaşa girdi. Tahran’daki üst düzey askerî ve güvenlik yetkilileri, önceki çatışmada olduğu gibi bu kez de daha savaşın başlangıcında İsrail tarafından öldürüldü. Ayetullah Ali Hamaney de aynı şekilde hayatını kaybetti. Bu gelişme, zaten yüksek olan belirsizlik düzeyini tamamen yeni ve öngörülemez bir aşamaya taşıdı. Bugün kesinlik ile belirsizlik arasındaki gerilim, adeta başlı başına yeni bir cephe oluşturmuş durumda.
Bu yeni bir savaş mı?
İran açısından bakıldığında, İsrail ve ABD ile şu anda süren savaş sıradan bir savaş değil. Bu, İran’ın yalnızca askerî kapasitesini zayıflatmayı değil, yaklaşık 50 yıldır ülkeye yön veren siyasal düzeni ortadan kaldırmayı hedefleyen varoluşsal bir kriz niteliği taşıyor.
Bu kriz, İslam Cumhuriyeti’nin birikmiş zayıflıklarını da görünür kılıyor. İranlı stratejistlerin zımni olarak itiraf ettiği üzere, 2020’de ABD’nin Bağdat’ta Devrim Muhafızları’nın Kudüs Tugayları komutanı Kasım Süleymani‘yi öldürmesinden bu yana aşınma sürecine girmişti. Mevcut tablo, bu gerilemenin devamı niteliğinde.
Dolayısıyla yaşananlar ani bir kopuştan çok, devam eden bir sürecin yeni aşaması olarak görülebilir.
İsrail ile ABD, Haziran 2025’te 12 günlük bir savaşın yazılı olmayan bir ateşkesle sona ermesinin ardından kaldıkları yerden devam etmiş görünüyor. İran, aynı stratejik çerçeveyi koruyor: Caydırıcılık, misilleme ve kontrollü tırmandırma… Ancak bu kez riskin kapsamı ve seviyesi çok daha yüksek.
Çatışma artık insansız hava araçları ve füze saldırılarının birden fazla bölgesel cepheye yayılmasıyla daha tehlikeli bir aşamaya geçmiş durumda. En kritik unsur ise Hürmüz Boğazı’nı kapatma ihtimali. Böyle bir adım, çatışmayı bölgesel bir kriz olmaktan çıkarıp küresel enerji piyasalarını doğrudan etkileyen sistemik bir tehdide dönüştürebilir. Bu da savaşın maliyetini dünya gündeminin merkezine yerleştirir.
Bu nedenle İran’ın bölgesel askerî hamleleri rastlantısal değil. Bunlar bilinçli mesajlar içeriyor. Tahran, risk alanını genişleterek çatışmanın toplam maliyetini artırmayı hedefliyor.
Süreklilik üzerinden caydırıcılık
28 Şubat’ta İsrail ile ABD’nin ilk saldırıları, büyük ölçüde İran’ın komuta -kontrol sistemleri ile liderlik ağını hedef aldı. Buna rağmen İran’ın hemen misilleme yapması, Haziran 2025 savaşından bazı derslerin çıkarıldığını ve operasyonel koordinasyonun hâlâ yürürlükte olduğunu gösteriyor. Birden fazla dalga halinde SİHA ve füzeleri fırlatarak İsrail’i ve bölgenin diğer yerlerindeki hedefleri vurmaya devam ediyor.
İranlı stratejistler, mevcut çatışmadan çok önce, uzun zamandır liderlerin öldürülmesine yönelik saldırıları hesaba katmışlardır. Merkezi komuta yapısı bozulsa bile, silahlı kuvvetlerin (füze komutanlıkları da dahil olmak üzere) önceden belirlenmiş hedef parametreleri çerçevesinde harekete geçebilmesini sağlayan merkezî olmayan bir komuta modeli için acil durum planlarının yıllar önce onaylandığı bildiriliyor.
Diğer bir deyişle, İran devletinin mesajı basit: Liderliğin, hatta devlet başkanının kaybı dahi misillemeyi durdurmayacaktır.
İran misillemesini İsrail topraklarının ötesine genişletmesiyle bu dinamik daha da belirgin hale geldi. İran’a saldırıları kolaylaştıran Amerikan üslerinin meşru hedefler olduğu gerekçesiyle Bahreyn, Ürdün, Kuveyt, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde ABD askerî personelinin bulunduğu tesislere saldırılar düzenlendi.
Körfez Arap ülkeleri, yüzlerce insansız hava aracı ve füzenin önlendiğini, hava sahasının kapatıldığını ve sivil altyapının bozulduğunu bildirdi. Bu durum, çatışmanın 24 saatten kısa bir sürede ne kadar hızlı tırmandığını gösteriyor.
Kollektif maliyet stratejisi
Tahran’a göre savaş alanının genişlemesi stratejik değer taşıyor. İran, riski bölgeye yayarak kendisine uygulanan askerî baskının enerji sektörü ve ABD’nin müttefikleri üzerinde istikrarsızlık yaratmasını amaçlıyor. Böylece savaşın maliyeti yalnızca İran’a değil, kolektif biçimde bölgeye ve küresel sisteme yayılmış oluyor.
Hürmüz Boğazı’nın kapatılabileceğine dair uyarılar da bu mesajı pekiştiriyor. Stratejik deniz geçidinin kısmen dahi kapanması, küresel enerji ticaretinin önemli bir bölümünü etkileyeceği için çatışmayı anında uluslararası boyuta taşıyacaktır.
Seçenekleri açık tutmak
28 Şubat’tan bu yana Umman hariç tüm Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri topraklarında İran kaynaklı saldırılarla karşı karşıya kaldı. Umman’ın dışarıda bırakılması tesadüf değil. Umman Sultanlığı uzun süredir Tahran ile Washington arasında arabuluculuk rolü üstleniyor ve son görüşmelerin askerî tırmanıştan önce ilerleme kaydettiği bildiriliyordu.
Umman’ın hâlâ potansiyel bir kanal olarak korunması, İran’ın çatışma sürerken dahi bir diplomatik çıkış yolunu açık tutmak istediğini gösteriyor. Nitekim İran’ın stratejisi, mutlak askerî zaferden çok rejimin hayatta kalmasına odaklanıyor.
Birincisi, rejimin devamlılığı en öncelikli hedef olmaya devam ediyor.
İkincisi, geri dönülmez bir noktaya varmadan maliyet dayatan kontrollü bir tırmanma izleniyor.
Üçüncüsü, İran liderliği son yıllarda aşınan caydırıcılığını yeniden tesis etmeye çalışıyor. Liderlik kayıplarına rağmen misillemenin sürmesi, baskının stratejik felce yol açmadığını gösterme amacı taşıyor.
Genel hedef, İran’a yönelik saldırıların sürdürülemez hâle geldiği bir denge noktasına ulaşmak.
Liderlik halefiyeti
86 yaşındaki Ayetullah Hamaney’e yönelik suikasttan önce de halefiyet meselesi gündemdeydi; ancak daha temkinli bir tartışma çerçevesinde.
Bazı gözlemciler Hamaney’in oğlu Müçteba Hamaney’i olası halef olarak görüyor. Ancak böyle bir baba-oğul devri, önemli sembolik maliyetler doğurur. İslam Cumhuriyeti monarşi karşıtı bir devrimle kuruldu. Kalıtsal bir geçiş, devrilen Şah Muhammed Rıza Pehlevi rejimiyle kaçınılmaz kıyaslamalara yol açabilir ve “velayet-i fakih” doktrininin ideolojik temelini tartışmaya açabilir.
Sembolizm hâlâ güçlü. Son yıllardaki hükümet karşıtı protestolarda monarşi fikrine açık bir mesafe vardı. Sürgündeki eski veliaht prens Rıza Pehlevi’nin muhalefet figürü olarak öne çıkmasına ve bazı monarşi yanlısı sloganlara rağmen bu hassasiyet sürüyor. Bu nedenle baba-oğul halefiyeti, 1979 Devrimi’nin ortadan kaldırmak istediği anlatıyı istemeden yeniden meşrulaştırabilir.
Hameney sonrası için üç senaryo
Hamaney’in ölümünün kesinleşmesiyle birlikte üç temel senaryo öne çıkıyor:
Liderlik kaybı ancak koordinasyonun devam etmesi
Rejim yanlısı bazı isimler hızlı biçimde öne çıkabilir. Mohammad Mehdi Mirbaheri, Alirıza Arafi, Haşim Hüseyin Buşehri ve Sadık Laricani gibi din adamları ideolojik sürekliliği temsil edebilir. Başyargıç Gulamhüseyin Muhsini Ejei gibi güvenlik eksenli figürler ise kurumsal devamlılık vurgusuyla sistemi istikrara kavuşturma iddiasıyla sahneye çıkabilir.
İslam Cumhuriyeti’nin kurucusunun torunu ve Ali el-Sistani’nin torunuyla evli olan Ali Humeyni ise daha genç kuşağı temsil ediyor. Soy bağı, Kum ile Necef arasında sembolik bir köprü işlevi görebilir ve sistemi kökten değiştirmeden dinî çevreleri rahatlatabilir.
Liderlik ve koordinasyonun eş zamanlı zayıflaması
Eğer liderlik ve kilit koordinatörler aynı anda devre dışı kalırsa, elitler arasında geçici bir uyum sorunu yaşanabilir. Ancak tam bir parçalanma olasılığı düşük. Devrim Muhafızları’nın örgütsel bütünlüğü, yeni bir uzlaşı sürecinde doğal bir istikrar unsuru hâline gelebilir. Bu durumda bir liderlik konseyi beklenenden daha uzun süre görevde kalabilir
Hayatta kalma modu ve taktiksel ılımlılık
Liderlik krizi iç karışıklık ve dış baskıyla eşzamanlı gelişirse, sistem pragmatik bir istikrar arayışına yönelebilir. Eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani veya Hasan Humeyni gibi isimler, uluslararası esnekliği koruyarak iç tansiyonu düşürebilecek uzlaşı figürleri olarak yeniden gündeme gelebilir. Bu, ideolojik bir dönüşümden ziyade taktiksel bir ayarlama olur.
Halefiyet tartışmasının ötesinde mevcut savaş bir paradoksu da ortaya koyuyor: İran, İsrail ya da ABD’yi doğrudan askerî güçle yenebilecek kapasiteye sahip değil. Ancak krizlere dayanacak şekilde tasarlanmış bir siyasal sistemi yıkmak da yalnızca askerî güçle mümkün olmayabilir.
İran, savaşı tırmandırırken aynı zamanda diplomatik kanalları tamamen kapatmayarak klasik stratejisini sürdürüyor olabilir: Rakiplerinin politikalarını değiştirmesini sağlayacak kadar uzun süre ayakta kalmak. Özellikle maliyetli çıkmazlardan kaçınmak isteyen bir ABD yönetimi söz konusuysa bu yaklaşım daha da anlam kazanıyor.
Bu nedenle nihai mücadele, askerî üstünlükten ziyade hayatta kalma, iç bütünlüğü koruma ve anlatıyı kontrol etme savaşı olabilir.”
Bu yazı ilk kez 2 Mart 2026’da yayımlanmıştır.




