Andrew Mack’in 1975 yılında kaleme aldığı çok anlamlı ve öğretici bir makale var. Başlığı “Büyük Devletler Küçük Savaşları Neden Kaybederler?” (Why Big Nations Lose Small Wars: The Politics of Asymmetric Conflict). Makalenin temel referans öznesini ve gerekçesini ABD’nin Vietnam’daki yenilgisi teşkil ediyor. Geriye dönüp baktığımızda ABD gibi bir süper gücün/hegemonun böylesine vahim bir yenilgiyi almasının en temel nedenini ‘asimetrik çatışma mantığı ve ilkeleri’ teşkil ediyor. ABD’nin müteakip süre zarfında Afganistan’da yaşadığı yenilgi, tarih sayfalarına Vietnam 2.0 olarak geçerken; halihazırda süregiden İran Savaşı’nın Vietnam 3.0’a gebe olup olmayacağı tartışılıyor.
Peki, nedir bu Vietnam sendromundan geriye kalan asimetrik çatışmanın dikte ettiği askerî ve siyasi öğreti? En yalın anlatımıyla üç temel husustan bahsedebiliriz.
Vietnam deneyiminden ABD’ye kalan üç ders
Birincisi; güçlü tarafın kapıldığı ‘üstünlük kompleksi’dir. Güçlüden kastımız, güçlü addedilen devletin karşı taraf üzerinde bütün güç parametrelerinde üstünlüğü haiz olmasıdır. İlk gösterge askerî güç unsurlarıdır: askerî mevcudun oranı, ileri askerî teknoloji kapasitesi, yüksek farkındalık ve hazırlılık durumu, savunma ve saldırı imkân ve kabiliyetlerin kuvvetler arasındaki dağılımı ve eş güdümü, askerî ve savunma harcamalarının genel bütçe içerisindeki payı, askerî liderliğin yaklaşımı ve yönetsel becerileri, askerî mevcudun operasyonel tecrübesi, envanter çeşitliliği ve hacmi vd. birçok parametre.
Ancak üstünlük kompleksine kapılmak için sadece askerî güç kâfi değildir. Aynı zamanda güçlü taraf; askerî gücünü perçinleyen siyasi, diplomatik, ekonomik, demografik, topografik, coğrafi, ticari, teknolojik, endüstriyel, sosyokültürel yapı vd. tüm alanlardaki güç parametrelerinin kümülatifinin yıkıcı bir üstünlük yarattığına inanır. Örneğin, Afganistan gibi yüzyılı aşkın süredir merkezi otorite boşluğunu gideremeyen, denize kıyısı olmayan, görece az nüfusu haiz, açlık sınırında yaşayan, ekonomik yoksunluğun askerî ve savunma imkân ve kabiliyetlerini fazlasıyla yok ettiği, misal asker maaşlarının dahi ödenemediği bir ülkede ABD nasıl oldu da kaybetti? Aslında ABD tek başına değil; 50’den fazla NATO ve koalisyon ülkeleri, Afganistan’dan mağlup ayrıldı.
İkincisi; güçlü taraf için ‘düzen’ ve ‘zaman’ olmazsa olmaz prensiplerdir. Güçlü taraf için düzenli bir orduya haiz olunması emir komuta kontrol açısından en belirleyici unsurlardır ki, bu sayede operasyonel planlamanın, sevk ve idare tarzının yani genel olarak harekât tarzı ve şeklinin tıkır tıkır işleyeceği varsayılır. Bununla birlikte güçlü taraf, askerî gücü doğru ve yerinde kullanan bir düzenli ordunun kısa zamanda sonuç alıcı bir galibiyet getireceğini düşünür.
Üçüncüsü; güçlü taraf, “askerî, güvenlik ve savunma politikaları” ile “askerî taktik ve stratejiler” arasında sorunsuz işleyen bir uyum ve iş birliği mekanizması olduğunu varsayar. Bu anlamda savaş ilerledikçe, güçlü taraf için askerî hedefler ile siyasi hedefler arasındaki makasın açılması bir kabusa dönüşür.
O zaman geriye dönüp bakalım: Her üç ülke -Vietnam, Afganistan ve İran- gerek askerî güç gerekse diğer tüm güç parametreleri itibarıyla ABD’den fersah fersah geri konumdalar. Askerî güç unsurları bir yana, anılan üç ülkedeki devlet mekanizması “kırılgan, zayıf ya da çökmüş devlet” sınıflandırmasında yer alıyor.
ABD, Vietnam ve Afganistan’da hangi hataları yaptı?
Ancak ABD her iki savaşta da benzer hataları yaptı.
Öncelikle ve en önemlisi, ABD, başlattığı savaşın meşruiyetine ve askerî gücüne sarsılmaz şekilde güvendi. Vietnam Savaşı, 1954–1975 yılları arasında, Afganistan Savaşı ise 2001-2021 yılları arasında takribi 20 yıl boyunca sürdüler. Ancak ABD bu süre zarfında meşruiyetini ve bu meşruiyeti geçerli ve görünür kılan uluslararası toplumun ve iç kamuoyunun desteğini zamanla kaybetmeye başladı.
Keza ABD, askerî üstünlüğün stratejik siyasi zaferler kazandıracağını varsaydı. Oysa ne Vietnam’da istenilen komünizm karşıtı istikrarlı bir devlet mekanizması kurulabildi, ne de Afganistan’da amaçladığı ulus-devlet inşa projesini hayata geçirebildi. Bu anlamda ABD, örneğin El Kaide ve Taliban başta olmak üzere Terörizmle Küresel Savaş (GWOT) politikasından sapma gösterip, ulus devlet inşa stratejisine yönelerek meşruiyetini hızlı şekilde kaybetmeye başladı.
İkincisi, askerî üstünlüğüne ve bu üstünlüğün kısa sürede zafer alıcı sonuç üreteceğine haddinden fazla bel bağlayıp; asimetrik çatışmada, düzenli orduların stratejik sürpriz saldırılar karşısında çok ciddi zafiyetler yaşayabileceğine düşük ihtimal verdi. Oysa gerek Kuzey Vietnam güçleri ve Viet Cong gerekse Taliban ve El Kaide unsurları, bilinçli olarak zamana yayılan, uzun süreli, yüksek dayanıklılık temelli, gerilla savaşı karakteristiği haiz bir savaş yürüttüler. Dolayısıyla savaş uzadıkça ve güçlü taraf daha fazla kayıp vermeye başladıkça, askerî performans ile siyasi ve toplumsal algı arasındaki uçurum giderek büyüdü. Böylece ABD’nin en başta sahip olduğu psikolojik üstünlük karşı tarafa geçti. Zaman içerisinde siyasi hedeflerde yaşanan hezimet, ABD’nin güvenlik, dış politika ve savunma bürokrasisinde yaşanan derin fikir ayrılıkları, her geçen saniye artan fahiş maliyet oranları ve giderek büyüyen ulusal kamuoyu baskıcı sonucunda ‘kurgusal bir başarı anlatısı/söylem’ ile ilgili ülkeden apar topar çekilmeyle sonuçlandı.
ABD, İran’da aynı hataları yapıyor mu?
Peki, yukarıda ana hatlarıyla öne sürülen tarihsel gerekçeler, 28 Şubat 2026’da başlayan İran ile ABD-İsrail Savaşı için aynı şekilde geçerli mi?
İlk olarak meşruiyete bakalım. ABD ve İsrail arasında yaşanan söylem farklılığı çok dikkat çekicidir. Netanyahu, en başından itibaren sadece nükleer silah geliştirme kapasitesinin yok edilmesini değil, İran rejiminin çökertilmesini de stratejik bir hedef olarak beyan etmiştir. Oysa 12 Gün Savaşı’ndan Eylül ayına kadar diplomatik çözümden yana tavır takınan Trump Yönetimi, hızlı şekilde muhtemel bir operasyondan bahsetmeye başladı. Operasyona gerekçe olarak en başta nükleer silah edinim çabaları öne sürüldü. Ancak ilerleyen süre zarfında müzakere başlıklarına nükleer silahlar geliştirmenin yanı sıra, balistik füze envanteri, devlet dışı silahlı aktörlere ait ağların çökertilmesi ve dahası rejimin çökertilmesi eklendi.
Destansı Öfke Harekatı’nın meşruiyeti 36 gün içerisinde defalarca kez sorgulanacak nitelikte operasyonlara sahne oldu. Kuşkusuz, 163 öğrencinin hayatını kaybetmesiyle başlayan okul faciası ve müteakiben gelen sivil kayıplar, en rejim karşıtı kesimleri dahi İran’da birleştirirken; uluslararası kamuoyunun da desteğini ciddi şekilde zedeledi. Keza bu süreçte Trump’ın defalarca kez İran’da galibiyet ilan etmesi ancak bu galibiyetin stratejik hedeflerle örtüşmemesi de meşruiyeti ve başarı kıstaslarını giderek sorgulanır kıldı.
İşin doğrusu, ABD için meşruiyetten bahsetmek en baştan yanıltıcı olur; diğer savaşlar en azından kendi savaşıydı, İran’da ise İsrail’in peşinden sürüklenen bir Trump gerçeği var.
Manidar iki gelişme
Öte yandan, iki yeni gelişme çok manidardır. Bunlardan ilki, Trump Yönetimi’nin aldığı kararı tasvip edip desteklemeyen generallerin ve diğer üst düzey isimlerin ivedi şekilde görevden alınmasıdır. Bu durum, ABD savunma bürokrasisi ve Beyaz Saray arasındaki çatlağı göstermesi ve sistemin en azından geçici olarak felce uğraması itibarıyla manidardır. Kaldı ki, istifaya zorlanan üst düzey isimlerin sahip olduğu bilgi ve tecrübenin kaybı telafi edilemezdir.
Diğer mevzu ise 06 Nisan itibarıyla eğer Başkan Trump, saldırılara devam kararı alır ve dediği hedefleri vurursa uluslararası hukuku alenen ihlal etmiş olur. Zira Trump’ın hedef listesinde yer alan tesisler, hem sivil hem askerî amaçlı liman tesisleri ya da nükleer santraller gibi “çift kullanımlı tesisler” (dual-use facilities) dir. Bunların vurulması demek, Trump’ın alenen ‘savaş suçlusu’ ilan edilmesi demektir.
Envanter yarışına girme hatası
Tarihsel referansla ikinci kıstasımız; askeri güç dengesi ve çatışma paternine dairdir. Gerek 12 Gün Savaşı gerekse 28 Şubat’tan bu yana devam eden savaşta yapılan en büyük hata İran, ABD ve İsrail’i füze, uçak, drone, helikopter, mühimmat stoku gibi envanter yarışına sokmaktır.
ABD’nin elinde Patriot ve THAAD hava savunma sistemleri; B-1/B-2/B-52 bombardıman uçakları; A-10C, F-15/F-16/F-22/F-35 savaş uçakları; AC-130J Ghostrider/CV-22B Osprey/MC-130J Commando II özel harekat filosu; HC-130J Combat King II, KC-46A, KC-135R/T tankerleri; C-5M Super Galaxy/C-17A Globemaster III/C-130J Super Hercules/LC-130H Hercules/C-130H Hercules/C-12C/D/F/J Huron/C-21A Learjet/C-32A/C-37A-B-C/C-40B-C Clipper gibi taktik, stratejik ve VIP gibi ulaştırma/taşıma filosu; HH-60G Pave Hawk/HH-60W Jolly Green II/ MH-139A Grey Wolf/ TH-1H Iroquois/UH-1N Iroquois helikopterleri; E-3G Sentry (AWACS)/E-4B NAOC/EC-130H Compass Call/EC-130J Commando Solo/ MQ-9A Reaper/ RC-135S Cobra Ball/ RC-135U Combat Sent/ RC-135V Rivet Joint/ RC-135W Rivet Joint/ RQ-4B Global Hawk/U-2S Dragon Lady/WC-130J Hercules/WC-135R TC-135W/ TU-2S erken ihbar, havadan komuta-kontrol, elektronik harp, ISR icra eden İHA ve özel görev platformları vardır.[1]
İran’ın kapasitesi ve kozları
İran’ı ABD’nin kara, deniz, hava, uzay ve siber güç yetenekleri açısından kıyaslamak abesle iştigalden başka bir şey değildir. Halihazırda ABD dünya silah ihracatının %40’ından fazlasını tek başına karşılayan bir teknoloji devidir. Ancak küresel teknoloji pazarına hâkim olmak ve ihracatı yönlendirmek; stratejik seviyede mutlak galibiyetin garantisi değildir. Elbette taktik ve operatif anlamda üstünlük ABD’nin lehinedir. Lakin rejimi çökertmek yahut ülkeyi komple işgal etmek gibi uzun vadeli stratejik hedeflerde teknolojik üstünlük, ‘asli’ değil; ‘tali’ unsurdur.
Bu nedenle İran için en büyük başarı ‘hayatta kalabilirliği’ olup; bunu ancak ‘stratejik dayanıklılık’ ile yapması mümkündür. Bu dayanıklılık için en rasyonel tercih ‘asimetrik çatışma paterni’ ve ‘hibrit savaş metotlarına’ başvurmasıdır. Dolayısıyla İran’ın yetersiz ve yaşlanan envanterini yahut tükenen stoklarını konuşmak yerine; satürasyon atakları düzenlemesi, muharebe alanını yayması (bölgeselleştirme/uluslararasılaştırma) ve savaşı mümkün olabildiğince uzatıp karşı tarafa daha ağır bir maliyet ve bedel yüklemek gibi farklı kozlarına dikkat çekilmelidir.
İran, ABD-İsrail ikilisini zorlayabilir
Sonuç olarak fakir İran, ABD-İsrail ikilisini gerçekten zorlayabilir mi? Evet, hem de fazlasıyla. Zira konvansiyonel açıdan çok daha zayıf olan İran şu zamana kadar coğrafi konumu ve stratejik derinliğinden elde ettiği avantajları, süregiden savaşa başarılı şekilde adapte ederek uyarlamıştır. Karşımızda çok fazla yara almış ancak teslim olmak bir yana pes etmeye hiç niyeti olmayan bir Tahran Yönetimi ve IRGC komutası vardır.
İran’ın en belirgin gücü, askerî imkân ve kabiliyetleri değil; İleri Savunma, Uzun El Stratejisi ve Mozaik Savunma yaklaşımı[2] ile hibrit savaş unsur ve yöntemlerini coğrafi konumu ve stratejik derinliğiyle bütünleştirerek hayatta kalma becerisi ve dayanıklılığı göstermesidir.
Dolayısıyla ABD’nin öngördüğü askeri zaferin, stratejik zaferi getireceği tezi çöktü; İran’da askeri zafer olmadığı gibi, bilakis ABD kayıplara uğradı ve İran’ın bölgesel güvenliği çökertmesine izin verdi. Yatay tırmanış daha fazla stratejik maliyet üretirken, bu anlamda Hürmüz Boğazı, ABD’yi tıkadı.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 6 Nisan 2026’da yayımlanmıştır.
[1] 2025 USAF & USSF Almanac: Equipment, 20 June 2025, https://www.airandspaceforces.com/article/2025-usaf-ussf-almanac-equipment/
[2] Oral Toğa, İran’ın Suriye Sonrası İleri Savunma Konsepti ve “Uzun El Stratejisi”, İRAM, 07 Mart 2025, https://iramcenter.org/iranin-suriye-sonrasi-ileri-savunma-konsepti-ve-uzun-el-stratejisi-2600



