İran Devrim Muhafızları Ordusu nasıl bir yapı?

İran savaşıyla birlikte gücünü artıran Devrim Muhafızları nasıl bir yapı? Devrim’den sonra hangi aşamalardan geçerek bugünkü güçlü ve belirleyici haline geldi? Geleceğinde ne var? Dr. Gizem Tok Afacan yazdı.

ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a saldırmasıyla başlayan savaşın şimdiye kadar çıkan sonuçları arasında en çok tartışılan unsurlardan biri de zaten devlet içinde devlete dönüşmüş İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun ülke yönetiminde daha da artan rolü. Öyle ki birçok yorumcu savaşla birlikte İran’ın artık tamamıyla Devrim Muhafızları eliyle yönetildiğini düşünüyor.

İran’daki adıyla Sepâh Sipah-i Pasdaran-ı İnkılâbî İslamî ya da kısaca Sepâh, yalnızca İran İslam Cumhuriyeti’nin güvenlik mimarisinin en temel aktörü değil, ekonomiden dış siyasete, iç siyasetten toplumsal meselelere kadar her alana nüfuz etmiş bir yapı.

Devrim Muhafızları’nın yapısı nasıl?

İran Anayasası’nın 144. maddesi, silahlı kuvvetleri İslami ilkeleri esas alan ideolojik ve doktriner (mektebî) bir ordu olarak tanımlar. Bu tanım, hem İran’ın düzenli ordusu Arteş’i hem de İslam Devrimi’nin ve Devrim Rehberi’nin koruyucu gücü olan Sepâh’ı kapsasa da iki kurumun karakteri birbirinden oldukça farklıdır. Arteş, ülkenin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü korumakla görevli konvansiyonel bir orduyken; Sepâh, hem profesyonel hem de sivil unsurları barındıran hibrit yapısıyla doğrudan rejimi koruyan ideolojik bir güçtür.

Aşağıdaki tabloda Sepâh içindeki çeşitli grupları görmek mümkün. Bu gruplar arasındaki ayrımı belirleyen temel ölçüyse, siyasi-ideolojik eğitimin derinliği ve teknik askeri eğitimin yoğunluğu.

Sepah’ın sivil ve paramiliter kanadının ana gövdesi ise Besic Milis Teşkilatı.

Resim 1: Devrim Muhafızları Ordusu Personel Yapısı

Rezerv sayılarındaki değişkenliğin yanı sıra gönüllü unsurların varlığı, Sepâh’ın askeri yapısını ve toplam büyüklüğüne dair tahminleri karmaşık hale getirse de Sepâh’ın yaklaşık 190 bin aktif askeri personelinin olduğu tahmin ediliyor. Bunların 150 bini Kara Kuvvetleri, 15 bini Hava-Uzay Kuvvetleri, 20 bini Deniz Kuvvetleri. Bunlara ek olarak bölgesel operasyonlarından sorumlu elit 5 bin kişilik Kudüs Gücü var. Besic rezerv gücünün de 450 bin kişi olduğu tahmin ediliyor.

Devrim Muhafızları nasıl önem kazandı?

Bu devasa ve çok katmalı yapının askeri kapasitesinin dönüşümünü, devrimden buna yana ortaya çıkan çeşitli varoluşsal krizlerle açıklamak mümkün.

Kuruluşunda milis teşkilatı yapısına benzeyen Sepâh, 1980-1988 İran-Irak Savaşı boyunca çeşitli genişlemelerle ideolojik-askeri bir kurumsallaşma yaşadı. İran-Irak Savaşı’nın ilk aşamalarında Iraklı güçlere karşı savaşı düzenli ordu yürütürken, Sepâh rejime yönelik iç tehdit oluşturan solcu grupların bastırılmasına odaklanmıştı. Ancak, İran-Irak Savaşı’nın başlamasından önce de Sepâh sınır hatlarında Iraklı güçlerle çatışıyordu. İç çatışmaların sonlandırılması ve savaşın yayılmasıyla birlikte Sepâh, düzenli ordu Arteş ile müşterek operasyonlara katılmaya başladı. Bu dönemde güvenlik aygıtındaki güç dengesi Arteş’ten Sepâh’a doğru kaydı. Düzenli ordu Sepâh’ın gölgesinde kaldı. Bu ikili askeri sistem İran’ın asimetrik savaş yöntemlerini devletin temel güvenlik stratejisi olarak benimsenmesine de zemin hazırladı.

Savaş devam ederken, Ayetullah Humeyni’nin emriyle 1985 yılında Sepâh’ın Kara, Deniz ve Hava birlikleri kuruldu ve askeri kurumsallaşması yönünde önemli bir yol katedildi. Böylelikle İran devletinde ikili askeri yapı sistemi kemikleşti.

Devrim Muhafızları’nın yönetimle dönüşen ilişkisi

Şii inancına göre 12. İmam’ın gaipliği süresince devleti yönetme yetkisinin en üst düzey din bilginlerinin, yani fakihin, elinde toplanması anlamına gelen velâyet-i fakih sistemi, Sepâh’ın hem sivil hem de dinî yönetimle olan ilişkilerini belirleyen temel bir yapısal çerçeve teşkil ediyor.

Zaten Sepâh, kuruluşunun ilk yıllarında dahi iddialı bir kurum olmaya adaydı. 1979 Devrimi’nin hemen ardından kurulan bu milis benzeri ordu, başlangıçta Geçici Hükümet’e bağlıydı; ancak bu durum kısa sürede değişti. Geçici Hükümet’e bağlı olmayı reddeden kurucu kadrolar, Ayetullah Humeyni ile özel olarak görüşerek Devrim Konseyi’nin çatısı altına girmek için onay almayı başardılar. Sonuç olarak Sepâh, sivil yönetimin vesayetinden sıyrılarak ideolojik ve operasyonel olarak doğrudan “Devrim Rehberliği” eksenine kaydı. Böylece, Ali Hamaney döneminde 1989 anayasa reformlarıyla kurumsallaşacak olan ve bugünkü askeri-siyasi yapının karakteristiğini oluşturan ‘Sepâh-Devrim Rehberi’ arasındaki simbiyotik ilişkinin de temeli atılmış oldu.

İran’daki güçleri, rolleri ve toplumdaki karşılığı

Anayasa’nın 150. maddesi, Sepâh’ı “devrimi ve kazanımlarını korumakla” görevlendiriyor. Bu da aslında Devrim Muhafızları’nı toplum üzerinde bir denetim mekanizması olarak konumlandırıyor.

Bir diğer madde (151) ise Kur’an’ın Enfâl Suresi 60. ayete referansla; hükümeti sadece profesyonel askerlerin değil, tüm vatandaşların düşmana karşı caydırıcılık oluşturması amacıyla “İslam kriterlerine uygun bir askeri eğitim programı” sunmakla yükümlü tutuyor.

Sivillerin bu ideal doğrultusunda mobilizasyonu, Sepâh ve Besic Milis Teşkilatı bünyesine katılım yoluyla sağlanıyor. Böylelikle, toplumun en azından yaklaşık 450 bin Besic üyesinin belirli askeri ve siyasi-ideolojik eğitimden geçirilmesiyle, anayasal idealinin toplumda somut bir karşılık bulması mümkün kılınıyor.

Sepâh’ın rejimi ve kazanımlarını koruma misyonu; rejime yönelen iç ve dış tehditler arasında bir ayrım gözetmiyor. Sepâh’ın üstlendiği bu kilit rol, toplumsal protestoların bu yapı tarafından neden ve nasıl organize bir sertlikle bastırılabildiğini de açıklıyor.

Devrim’in genişleyen sarmalında Sepâh’ın yayılması

1988’de savaşın sona ermesini takip eden bir yıl içinde, Ayetullah Humeyni’nin vefatı, onun yerine Ali Hameney’in yeni Devrim Rehberi olarak seçilmesi ve rehberlik makamının anayasal yetkilerinin artırılarak merkezi bir konuma gelmesi, aynı yıl Haşimi Rafsancani’nin Cumhurbaşkanı seçilmesi gibi zincirleme birçok gelişme yaşandı. Bu ‘kritik yıl’, savaştan kurumsallaşmış ideolojik-askeri bir yapı olarak çıkan Sepâh’ın, askeri kapasitesinin ötesinde ekonomi ve siyasete nüfuz etmesinin de önünü açtı.

Rafsancani hükümeti, İran-Irak Savaşı sonrası Sepâh’ı hem kontrol altında tutmak hem de bu yapıya ekonomik kaynak üretmek amacıyla, savaş dışı dönemde kuruma farklı görevler atadı. Ancak bu hamle, geleneksel asker-sivil ilişkilerinde sivil yönetimin otoritesini pekiştirecek bir denge kurmak yerine, sivil kontrolün şirazesinin Sepâh lehine kaydığı bir dönemi başlattı. Nitekim 1990 yılında kurulan Hatem’ül Enbiya Mühendislik Karargâhı, petrol, doğalgaz ve devasa altyapı projelerinden aldığı ihalelerle savunma bütçesinden gelen payın ötesinde sağladığı finansal kaynaklarla Sepâh’ın ekonomik anlamda özerk bir kurum haline gelmesini sağladı. Böylelikle, savaş süresince asimetrik yöntemleri ile İran’ın güvenlik mimarisine vazgeçilemez bir yapı olarak eklemlenen Sepâh; bu süreçte elde ettiği nüfuzu ekonomik alana yayacak zemine, bizzat siyasi aktörler aracılığıyla sahip oldu.

Rafsancani hükümeti, ilk döneminde (1989-1993) Sepâh’ın ekonomik özerkliğinin mimarı olsa da ikinci döneminde (1993-1997) çarşı esnafı (bazaarî) üzerindeki denetimi arttırmaya çalıştı. Bu da Sepâh’ın çıkarlarını dolaylı olarak etkiledi. Bu durum, Sepâh’ı geleneksel muhafazakâr gruba daha yaklaştırdı. Bu kırılma, Sepâh’ın sonraki reformcu hükümetlere karşı hasmane bir tutum benimsemesine neden olurken, Hamaney-Sepâh ittifakını da güçlendirdi. Sepâh’ın ekonomik alandaki bu genişlemesi, Mahmud Ahmedinejad hükümeti döneminde yeni bir boyuta taşındı. Ahmedinejad’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden birkaç ay önce bu ittifaka anayasal bir zemin hazırlandı. 2005 yılında Anayasa’nın 44. maddesinde yapılan değişiklikle; büyük ölçekli sanayiler, telekomünikasyon şirketleri, bankalar, sigorta şirketleri, kamu hizmetleri ve medya ağlarının kontrol yetkisi yeniden tanımlandı. Bu düzenleme ile, yaklaşık 120 milyar dolar değerindeki devlet varlıklarının Sepâh bağlantılı bonyadlara yani yardım vakıflarına devredilmesi yasal güvence altına alındı. Böylelikle, Sepâh askeri alandaki mutlak üstünlüğünü devasa bir ekonomik güçle birleştirerek, İran ekonomisinin en temel ve baskın aktörlerinden biri haline geldi.

Sepâh’ın günümüzde askeri, ekonomik ve stratejik karar alma süreçlerindeki rakipsiz ağırlığını anlamak için, askeriyeden istihbarata, ekonomiden kamusal alana kadar varlık gösterdiği alanların çeşitliliğine bakmak yerinde olacaktır (bkz. Resim 2).

Resim 2: Sepâh’ın Varlık Gösterdiği Alanlar

Devrim Muhafızları’nın siyasetle ilişkisi

Sepâh’ın güvenlik mimarisindeki sarsılmaz otoritesi ve peşinden gelen anayasal düzenlemelerle pekişen ekonomik gücü, kurumun siyasette de belirleyici rol oynamasını sağladı. Devrimin kurucu lideri Humeyni, Sepâh’ın siyasete dahil olmasını kesin bir dille yasaklamıştı. Anayasa’ya göre de hiçbir Sepâh mensubunun siyasi kimlik edinmesine izin verilmiyordu. Ancak, Ahmedinejad’ın ikinci döneminde, daha önce görülmemiş bir oranda; 21 bakanlık makamının 12’si emekli Sepâh bağlantılı isimlerden seçildi.

Özetle, İslam Devrimi’nin koruyucusu ve en radikal uygulayıcısı olan bu kurum, 37 yıl boyunca Hamaney’in Devrim Rehberliği döneminin başlamasından itibaren güvenlik alanının ötesinde devrim ideallerini toplumsal, siyasi ve ekonomik her alanda genişledi. Bu süreçte söz konusu devrimin ideolojisi ile Sepâh’ın kurumsal kimliği bir “sarmal” gibi iç içe geçerek, rejim ile Sepâh arasındaki sınırı muğlaklaştırmaya başladı.[1]

Sepâh’ın dış politikadaki rolü

Sepâh bağlantılı figürlerin Irak, Suriye veya Lübnan gibi ülkelerde büyükelçi olarak atanması, kurumun bölgesel operasyonlarından sorumlu elit Kudüs Gücü Birliği ile diplomatik misyonlar arasında tam bir uyum sağlar. Kudüs Gücü bu ülkelerde kimi zaman askeri bir yapıdan ziyade, devletin dış politikasını emanet ettiği hibrit bir yapıya dönüştü. Dış politikadaki bu geniş yetki alanının kaynağı ise bu elit birimin, Sepâh Genelkurmay Başkanı yerine doğrudan Hamaney’e rapor sunmasıdır. Bu iletişim kanalı, diplomatik ve ekonomik alanlarda da rejimin stratejik çıkarlarına hizmet etmesini kolaylaştırdı.

Kudüs Gücü; bağlı olduğu Sepâh gibi askeri sınırların ötesine geçerek, ekonomik ve diplomatik kanalların yanı sıra Şii ideolojisini temel alan kültürel ağlar aracılığıyla bölgede çok boyutlu bir aktör haline geldi. Buna, Irak ve Suriye’deki askeri varlığı henüz görünür olmadan önce bölgedeki milis gruplarla kurulan gümrük ticareti, silah lojistiği ve bu grupların siyasileşme süreçlerine verilen destekler örnek gösterilebilir. 2014 yılından sonra bölgede DAEŞ tehlikesinin artmasıyla birlikte, daha önce kurulan bu ilişkiler ve kanallar sayesinde Irak’ta Haşdi Şabi (Halk Seferberlik Güçleri) ülkenin güvenlik teşkilatında belirleyici bir aktör haline gelirken; Suriye’de de benzer bir süreçle Ulusal Savunma Güçleri (USG) gibi milis orduların kurulmasına destek verildi.

Bir diğer çarpıcı örnek ise; Temmuz 2015 yılında dönemin Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin Moskava’da Rusya Devlet Balkanı Vladimir Putin ile bir araya gelmesiydi. Süleymani’nin bu ziyarette Rusya’nın savaşa dahil olması için yürüttüğü müzakereler, İran Dışişleri Bakanlığı’nın stratejik karar alma mekanizmalarında nasıl devre dışı kaldığının en açık kanıtı oldu. Böylelikle; Suriye krizi, Sepâh’ın dış politikadaki rolü için en somut örneklerden biri oldu.

Batı ile ilişkiler ve nükleer politikası

İran’ın nükleer programı, Batı ile ilişkilerinin merkezinde yer alan en kritik gündem maddesi. Dış politika stratejisi nihai olarak Devrim Rehberliği makamının çizdiği sınırlar içinde kalsa da yürütmede muhafazakâr ya da reformist bir yönetimin bulunması, Batı ile ilişkilerin tonunu ve seyrini doğrudan etkiliyor. Örneğin, 2005-2013 yılları arasındaki Ahmedinejad hükümeti döneminde, nükleer faaliyetlerin hız kazanması ve uranyum zenginleştirme sürecine geri dönülmüş İran, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin ağır yaptırımlarına maruz kalmıştı. Buna karşın, 2013 yılında iktidara gelen Hasan Ruhani hükümeti, Batı ile gerginliği azaltmayı hedefleyen bir diplomasi trafiği başlatmış ve bu süreç, 2015 yılında imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı (Nükleer Anlaşma) ile somut bir gerçekliğe dönüşmüştü.

Dönemin Ruhani hükümeti bu süreçte, dış politikada halihazırda baskın olan Sepâh ile yaşanabilecek çatışmaları asgariye indirmek adına, ilişkileri bu kurum lehine tavizler vererek dengelemeye çalışmıştı. Hamaney ise bu hassas dengeyi korumak amacıyla “Direniş Ekonomisi” doktrinini devreye sokmuştu. Bu doktrin, Sepâh’ın ambargolardan etkilenmesini önlemekle kalmamış; rejimin resmî onayıyla kurumun asimetrik ekonomik faaliyetlerini genişletmesine ve sivil ekonomi üzerindeki nüfuzunu arttırmasına imkân tanımıştı. Ancak Ruhani döneminin Batı ile yürütülen nükleer diplomasinin yeniden tesis süreci, paradoksal bir biçimde Sepâh’ın Suriye ve Irak’taki askeri varlığını DAEŞ tehdidiyle mücadele retoriği üzerinden meşrulaştırarak en üst seviyeye çıkardığı döneme rastladı.

ABD’nin düzenlediği bir suikastla öldürülen Kasım Süleymani liderliğindeki Kudüs Gücü’nün operasyonları, iç siyasette hükümet ile Sepâh arasında bölgesel politikalarda bir stratejik uzlaşı olduğu imajını çizse de Sepâh’ın sahadaki faaliyetleri Batı ile yürütülen müzakerelerde gerilimin ana kaynağı haline geldi. Özellikle Suriye İç Savaşı’na “askeri danışmanlık” adı altında müdahil olunmasıyla Beşar Esad yanlısı grupların sivillere karşı silahlandırılması, Hizbullah gibi vekil güçler üzerinden bölgesel bir nüfuz ağı kurması ve nihayetinde Tahran’dan Beyrut’a uzanan kesintisiz bir “kara koridoru” tesis etme girişimi, diplomaside Ruhani hükümetinin elini zayıflattı.

Donald Trump yönetimindeki ABD’nin 2018 yılında Nükleer Anlaşma’dan çekilmesi ve 2019 yılında Sepâh’ı Yabancı Terör Örgütü (FTO) listesine almasıyla birlikte; kurumla bağlantılı şirketlerin Batılı ülkelerle olan ekonomik faaliyetleri ve uluslararası finans sistemi üzerinde operasyonlarını sürdürmesi ciddi ölçüde zorlaştı. Bu kısıtlamaları aşmak için Sepâh asimetrik ve kayıt dışı ekonomik operasyonlarını hızlandırsa da Avrupa Birliği başlangıçta ABD’yi takip eden İngiltere ve Kanada’nın aksine bu terör listesi kararına katılmak konusunda direnç göstermişti. Ancak Aralık 2025 ve Ocak 2026’da yaşanan toplumsal protestolarda Sepâh’ın halka yönelik baskıcı yöntemleri süreci değiştirdi. AB de Sepâh’ı resmen Terörist Organizasyon olarak tanımladı.

Devrim Muhafızları’nın geleceğinde ne var?

Sepâh’ın geçirdiği evrim ve mevcut savaşın yarattığı dinamikler, yarım asırlık İslam rejiminin ve bu ordunun gelecekteki yönünü tayin edecek. İran-Irak Savaşı, ABD’nin Irak’ı işgaliyle oluşan güç boşluğu ve Arap Baharı neticesinde bölgenin istikrarsızlaşması gibi birçok kritik gelişme; Sepâh güdümündeki bölgesel politikaları “Direniş Ekseni” doktrininin radikalleştiği bir evreye sokmuştu. Söz konusu radikalleşme süreci, günümüzde İran’ın maruz kaldığı güvenlik tehditlerinin temel kaynağı olarak görülse ve bu süreçten en çok İran halkı olumsuz olarak etkilense de; bu durum Sepâh’ın gücünü konsolide etmesine yaramıştı.

Benzer bir şekilde, İsrail ve ABD tarafından yıpratılan altyapısal tahribat bir kenara bırakıldığında İran’ın savaş sonrası yeniden inşa sürecine girmesi dahi Sepâh’ın ülkedeki gücünü daha da perçinleyecek. Zira kurumun ekonomik alandaki rakipsiz gücü ve kapasitesi, bu devasa yeniden inşa sürecini bizzat üstlenmesini kaçınılmaz kılacak. Tüm bu dinamikler ışığında, yeni Devrim Rehberi Mücteba Hamaney’in savaş sonrası belirleyeceği stratejiler, bu ordunun ve rejimin bekasının yeniden tanımlanmasını şekillendirecek.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 7 Nisan 2026’da yayımlanmıştır.

[1] Bu yazıdaki “sarmal” metaforu, yazarın Kadir Has Üniversitesi’nde savunduğu “The Sepâh’s Role in Iran’s National Security Culture: A Case Study of the Syrian Civil War” başlıklı doktora tezinden üretilmiştir.

Gizem Tok Afacan
Gizem Tok Afacan
Gizem Tok Afacan - Kadir Has Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde doktor adayıdır. Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nden lisans, Kadir Has Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden ise yüksek lisansı derecesine sahiptir. Doktora tezini İran’ın Güvenlik Kültürü üzerine yazmaktadır. Yüksek lisans tezini ise Güvenlik aktörü olarak Avrupa Birliği’nin Güney Kafkasya Bölgeselleşme politikaları üzerine yazmıştır. Akademik ilgi alanlarını İran ve Kafkasya bölgesinin güvenlik çalışmaları oluşturmaktadır.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

İran Devrim Muhafızları Ordusu nasıl bir yapı?

İran savaşıyla birlikte gücünü artıran Devrim Muhafızları nasıl bir yapı? Devrim’den sonra hangi aşamalardan geçerek bugünkü güçlü ve belirleyici haline geldi? Geleceğinde ne var? Dr. Gizem Tok Afacan yazdı.

ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a saldırmasıyla başlayan savaşın şimdiye kadar çıkan sonuçları arasında en çok tartışılan unsurlardan biri de zaten devlet içinde devlete dönüşmüş İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun ülke yönetiminde daha da artan rolü. Öyle ki birçok yorumcu savaşla birlikte İran’ın artık tamamıyla Devrim Muhafızları eliyle yönetildiğini düşünüyor.

İran’daki adıyla Sepâh Sipah-i Pasdaran-ı İnkılâbî İslamî ya da kısaca Sepâh, yalnızca İran İslam Cumhuriyeti’nin güvenlik mimarisinin en temel aktörü değil, ekonomiden dış siyasete, iç siyasetten toplumsal meselelere kadar her alana nüfuz etmiş bir yapı.

Devrim Muhafızları’nın yapısı nasıl?

İran Anayasası’nın 144. maddesi, silahlı kuvvetleri İslami ilkeleri esas alan ideolojik ve doktriner (mektebî) bir ordu olarak tanımlar. Bu tanım, hem İran’ın düzenli ordusu Arteş’i hem de İslam Devrimi’nin ve Devrim Rehberi’nin koruyucu gücü olan Sepâh’ı kapsasa da iki kurumun karakteri birbirinden oldukça farklıdır. Arteş, ülkenin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü korumakla görevli konvansiyonel bir orduyken; Sepâh, hem profesyonel hem de sivil unsurları barındıran hibrit yapısıyla doğrudan rejimi koruyan ideolojik bir güçtür.

Aşağıdaki tabloda Sepâh içindeki çeşitli grupları görmek mümkün. Bu gruplar arasındaki ayrımı belirleyen temel ölçüyse, siyasi-ideolojik eğitimin derinliği ve teknik askeri eğitimin yoğunluğu.

Sepah’ın sivil ve paramiliter kanadının ana gövdesi ise Besic Milis Teşkilatı.

Resim 1: Devrim Muhafızları Ordusu Personel Yapısı

Rezerv sayılarındaki değişkenliğin yanı sıra gönüllü unsurların varlığı, Sepâh’ın askeri yapısını ve toplam büyüklüğüne dair tahminleri karmaşık hale getirse de Sepâh’ın yaklaşık 190 bin aktif askeri personelinin olduğu tahmin ediliyor. Bunların 150 bini Kara Kuvvetleri, 15 bini Hava-Uzay Kuvvetleri, 20 bini Deniz Kuvvetleri. Bunlara ek olarak bölgesel operasyonlarından sorumlu elit 5 bin kişilik Kudüs Gücü var. Besic rezerv gücünün de 450 bin kişi olduğu tahmin ediliyor.

Devrim Muhafızları nasıl önem kazandı?

Bu devasa ve çok katmalı yapının askeri kapasitesinin dönüşümünü, devrimden buna yana ortaya çıkan çeşitli varoluşsal krizlerle açıklamak mümkün.

Kuruluşunda milis teşkilatı yapısına benzeyen Sepâh, 1980-1988 İran-Irak Savaşı boyunca çeşitli genişlemelerle ideolojik-askeri bir kurumsallaşma yaşadı. İran-Irak Savaşı’nın ilk aşamalarında Iraklı güçlere karşı savaşı düzenli ordu yürütürken, Sepâh rejime yönelik iç tehdit oluşturan solcu grupların bastırılmasına odaklanmıştı. Ancak, İran-Irak Savaşı’nın başlamasından önce de Sepâh sınır hatlarında Iraklı güçlerle çatışıyordu. İç çatışmaların sonlandırılması ve savaşın yayılmasıyla birlikte Sepâh, düzenli ordu Arteş ile müşterek operasyonlara katılmaya başladı. Bu dönemde güvenlik aygıtındaki güç dengesi Arteş’ten Sepâh’a doğru kaydı. Düzenli ordu Sepâh’ın gölgesinde kaldı. Bu ikili askeri sistem İran’ın asimetrik savaş yöntemlerini devletin temel güvenlik stratejisi olarak benimsenmesine de zemin hazırladı.

Savaş devam ederken, Ayetullah Humeyni’nin emriyle 1985 yılında Sepâh’ın Kara, Deniz ve Hava birlikleri kuruldu ve askeri kurumsallaşması yönünde önemli bir yol katedildi. Böylelikle İran devletinde ikili askeri yapı sistemi kemikleşti.

Devrim Muhafızları’nın yönetimle dönüşen ilişkisi

Şii inancına göre 12. İmam’ın gaipliği süresince devleti yönetme yetkisinin en üst düzey din bilginlerinin, yani fakihin, elinde toplanması anlamına gelen velâyet-i fakih sistemi, Sepâh’ın hem sivil hem de dinî yönetimle olan ilişkilerini belirleyen temel bir yapısal çerçeve teşkil ediyor.

Zaten Sepâh, kuruluşunun ilk yıllarında dahi iddialı bir kurum olmaya adaydı. 1979 Devrimi’nin hemen ardından kurulan bu milis benzeri ordu, başlangıçta Geçici Hükümet’e bağlıydı; ancak bu durum kısa sürede değişti. Geçici Hükümet’e bağlı olmayı reddeden kurucu kadrolar, Ayetullah Humeyni ile özel olarak görüşerek Devrim Konseyi’nin çatısı altına girmek için onay almayı başardılar. Sonuç olarak Sepâh, sivil yönetimin vesayetinden sıyrılarak ideolojik ve operasyonel olarak doğrudan “Devrim Rehberliği” eksenine kaydı. Böylece, Ali Hamaney döneminde 1989 anayasa reformlarıyla kurumsallaşacak olan ve bugünkü askeri-siyasi yapının karakteristiğini oluşturan ‘Sepâh-Devrim Rehberi’ arasındaki simbiyotik ilişkinin de temeli atılmış oldu.

İran’daki güçleri, rolleri ve toplumdaki karşılığı

Anayasa’nın 150. maddesi, Sepâh’ı “devrimi ve kazanımlarını korumakla” görevlendiriyor. Bu da aslında Devrim Muhafızları’nı toplum üzerinde bir denetim mekanizması olarak konumlandırıyor.

Bir diğer madde (151) ise Kur’an’ın Enfâl Suresi 60. ayete referansla; hükümeti sadece profesyonel askerlerin değil, tüm vatandaşların düşmana karşı caydırıcılık oluşturması amacıyla “İslam kriterlerine uygun bir askeri eğitim programı” sunmakla yükümlü tutuyor.

Sivillerin bu ideal doğrultusunda mobilizasyonu, Sepâh ve Besic Milis Teşkilatı bünyesine katılım yoluyla sağlanıyor. Böylelikle, toplumun en azından yaklaşık 450 bin Besic üyesinin belirli askeri ve siyasi-ideolojik eğitimden geçirilmesiyle, anayasal idealinin toplumda somut bir karşılık bulması mümkün kılınıyor.

Sepâh’ın rejimi ve kazanımlarını koruma misyonu; rejime yönelen iç ve dış tehditler arasında bir ayrım gözetmiyor. Sepâh’ın üstlendiği bu kilit rol, toplumsal protestoların bu yapı tarafından neden ve nasıl organize bir sertlikle bastırılabildiğini de açıklıyor.

Devrim’in genişleyen sarmalında Sepâh’ın yayılması

1988’de savaşın sona ermesini takip eden bir yıl içinde, Ayetullah Humeyni’nin vefatı, onun yerine Ali Hameney’in yeni Devrim Rehberi olarak seçilmesi ve rehberlik makamının anayasal yetkilerinin artırılarak merkezi bir konuma gelmesi, aynı yıl Haşimi Rafsancani’nin Cumhurbaşkanı seçilmesi gibi zincirleme birçok gelişme yaşandı. Bu ‘kritik yıl’, savaştan kurumsallaşmış ideolojik-askeri bir yapı olarak çıkan Sepâh’ın, askeri kapasitesinin ötesinde ekonomi ve siyasete nüfuz etmesinin de önünü açtı.

Rafsancani hükümeti, İran-Irak Savaşı sonrası Sepâh’ı hem kontrol altında tutmak hem de bu yapıya ekonomik kaynak üretmek amacıyla, savaş dışı dönemde kuruma farklı görevler atadı. Ancak bu hamle, geleneksel asker-sivil ilişkilerinde sivil yönetimin otoritesini pekiştirecek bir denge kurmak yerine, sivil kontrolün şirazesinin Sepâh lehine kaydığı bir dönemi başlattı. Nitekim 1990 yılında kurulan Hatem’ül Enbiya Mühendislik Karargâhı, petrol, doğalgaz ve devasa altyapı projelerinden aldığı ihalelerle savunma bütçesinden gelen payın ötesinde sağladığı finansal kaynaklarla Sepâh’ın ekonomik anlamda özerk bir kurum haline gelmesini sağladı. Böylelikle, savaş süresince asimetrik yöntemleri ile İran’ın güvenlik mimarisine vazgeçilemez bir yapı olarak eklemlenen Sepâh; bu süreçte elde ettiği nüfuzu ekonomik alana yayacak zemine, bizzat siyasi aktörler aracılığıyla sahip oldu.

Rafsancani hükümeti, ilk döneminde (1989-1993) Sepâh’ın ekonomik özerkliğinin mimarı olsa da ikinci döneminde (1993-1997) çarşı esnafı (bazaarî) üzerindeki denetimi arttırmaya çalıştı. Bu da Sepâh’ın çıkarlarını dolaylı olarak etkiledi. Bu durum, Sepâh’ı geleneksel muhafazakâr gruba daha yaklaştırdı. Bu kırılma, Sepâh’ın sonraki reformcu hükümetlere karşı hasmane bir tutum benimsemesine neden olurken, Hamaney-Sepâh ittifakını da güçlendirdi. Sepâh’ın ekonomik alandaki bu genişlemesi, Mahmud Ahmedinejad hükümeti döneminde yeni bir boyuta taşındı. Ahmedinejad’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden birkaç ay önce bu ittifaka anayasal bir zemin hazırlandı. 2005 yılında Anayasa’nın 44. maddesinde yapılan değişiklikle; büyük ölçekli sanayiler, telekomünikasyon şirketleri, bankalar, sigorta şirketleri, kamu hizmetleri ve medya ağlarının kontrol yetkisi yeniden tanımlandı. Bu düzenleme ile, yaklaşık 120 milyar dolar değerindeki devlet varlıklarının Sepâh bağlantılı bonyadlara yani yardım vakıflarına devredilmesi yasal güvence altına alındı. Böylelikle, Sepâh askeri alandaki mutlak üstünlüğünü devasa bir ekonomik güçle birleştirerek, İran ekonomisinin en temel ve baskın aktörlerinden biri haline geldi.

Sepâh’ın günümüzde askeri, ekonomik ve stratejik karar alma süreçlerindeki rakipsiz ağırlığını anlamak için, askeriyeden istihbarata, ekonomiden kamusal alana kadar varlık gösterdiği alanların çeşitliliğine bakmak yerinde olacaktır (bkz. Resim 2).

Resim 2: Sepâh’ın Varlık Gösterdiği Alanlar

Devrim Muhafızları’nın siyasetle ilişkisi

Sepâh’ın güvenlik mimarisindeki sarsılmaz otoritesi ve peşinden gelen anayasal düzenlemelerle pekişen ekonomik gücü, kurumun siyasette de belirleyici rol oynamasını sağladı. Devrimin kurucu lideri Humeyni, Sepâh’ın siyasete dahil olmasını kesin bir dille yasaklamıştı. Anayasa’ya göre de hiçbir Sepâh mensubunun siyasi kimlik edinmesine izin verilmiyordu. Ancak, Ahmedinejad’ın ikinci döneminde, daha önce görülmemiş bir oranda; 21 bakanlık makamının 12’si emekli Sepâh bağlantılı isimlerden seçildi.

Özetle, İslam Devrimi’nin koruyucusu ve en radikal uygulayıcısı olan bu kurum, 37 yıl boyunca Hamaney’in Devrim Rehberliği döneminin başlamasından itibaren güvenlik alanının ötesinde devrim ideallerini toplumsal, siyasi ve ekonomik her alanda genişledi. Bu süreçte söz konusu devrimin ideolojisi ile Sepâh’ın kurumsal kimliği bir “sarmal” gibi iç içe geçerek, rejim ile Sepâh arasındaki sınırı muğlaklaştırmaya başladı.[1]

Sepâh’ın dış politikadaki rolü

Sepâh bağlantılı figürlerin Irak, Suriye veya Lübnan gibi ülkelerde büyükelçi olarak atanması, kurumun bölgesel operasyonlarından sorumlu elit Kudüs Gücü Birliği ile diplomatik misyonlar arasında tam bir uyum sağlar. Kudüs Gücü bu ülkelerde kimi zaman askeri bir yapıdan ziyade, devletin dış politikasını emanet ettiği hibrit bir yapıya dönüştü. Dış politikadaki bu geniş yetki alanının kaynağı ise bu elit birimin, Sepâh Genelkurmay Başkanı yerine doğrudan Hamaney’e rapor sunmasıdır. Bu iletişim kanalı, diplomatik ve ekonomik alanlarda da rejimin stratejik çıkarlarına hizmet etmesini kolaylaştırdı.

Kudüs Gücü; bağlı olduğu Sepâh gibi askeri sınırların ötesine geçerek, ekonomik ve diplomatik kanalların yanı sıra Şii ideolojisini temel alan kültürel ağlar aracılığıyla bölgede çok boyutlu bir aktör haline geldi. Buna, Irak ve Suriye’deki askeri varlığı henüz görünür olmadan önce bölgedeki milis gruplarla kurulan gümrük ticareti, silah lojistiği ve bu grupların siyasileşme süreçlerine verilen destekler örnek gösterilebilir. 2014 yılından sonra bölgede DAEŞ tehlikesinin artmasıyla birlikte, daha önce kurulan bu ilişkiler ve kanallar sayesinde Irak’ta Haşdi Şabi (Halk Seferberlik Güçleri) ülkenin güvenlik teşkilatında belirleyici bir aktör haline gelirken; Suriye’de de benzer bir süreçle Ulusal Savunma Güçleri (USG) gibi milis orduların kurulmasına destek verildi.

Bir diğer çarpıcı örnek ise; Temmuz 2015 yılında dönemin Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin Moskava’da Rusya Devlet Balkanı Vladimir Putin ile bir araya gelmesiydi. Süleymani’nin bu ziyarette Rusya’nın savaşa dahil olması için yürüttüğü müzakereler, İran Dışişleri Bakanlığı’nın stratejik karar alma mekanizmalarında nasıl devre dışı kaldığının en açık kanıtı oldu. Böylelikle; Suriye krizi, Sepâh’ın dış politikadaki rolü için en somut örneklerden biri oldu.

Batı ile ilişkiler ve nükleer politikası

İran’ın nükleer programı, Batı ile ilişkilerinin merkezinde yer alan en kritik gündem maddesi. Dış politika stratejisi nihai olarak Devrim Rehberliği makamının çizdiği sınırlar içinde kalsa da yürütmede muhafazakâr ya da reformist bir yönetimin bulunması, Batı ile ilişkilerin tonunu ve seyrini doğrudan etkiliyor. Örneğin, 2005-2013 yılları arasındaki Ahmedinejad hükümeti döneminde, nükleer faaliyetlerin hız kazanması ve uranyum zenginleştirme sürecine geri dönülmüş İran, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin ağır yaptırımlarına maruz kalmıştı. Buna karşın, 2013 yılında iktidara gelen Hasan Ruhani hükümeti, Batı ile gerginliği azaltmayı hedefleyen bir diplomasi trafiği başlatmış ve bu süreç, 2015 yılında imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı (Nükleer Anlaşma) ile somut bir gerçekliğe dönüşmüştü.

Dönemin Ruhani hükümeti bu süreçte, dış politikada halihazırda baskın olan Sepâh ile yaşanabilecek çatışmaları asgariye indirmek adına, ilişkileri bu kurum lehine tavizler vererek dengelemeye çalışmıştı. Hamaney ise bu hassas dengeyi korumak amacıyla “Direniş Ekonomisi” doktrinini devreye sokmuştu. Bu doktrin, Sepâh’ın ambargolardan etkilenmesini önlemekle kalmamış; rejimin resmî onayıyla kurumun asimetrik ekonomik faaliyetlerini genişletmesine ve sivil ekonomi üzerindeki nüfuzunu arttırmasına imkân tanımıştı. Ancak Ruhani döneminin Batı ile yürütülen nükleer diplomasinin yeniden tesis süreci, paradoksal bir biçimde Sepâh’ın Suriye ve Irak’taki askeri varlığını DAEŞ tehdidiyle mücadele retoriği üzerinden meşrulaştırarak en üst seviyeye çıkardığı döneme rastladı.

ABD’nin düzenlediği bir suikastla öldürülen Kasım Süleymani liderliğindeki Kudüs Gücü’nün operasyonları, iç siyasette hükümet ile Sepâh arasında bölgesel politikalarda bir stratejik uzlaşı olduğu imajını çizse de Sepâh’ın sahadaki faaliyetleri Batı ile yürütülen müzakerelerde gerilimin ana kaynağı haline geldi. Özellikle Suriye İç Savaşı’na “askeri danışmanlık” adı altında müdahil olunmasıyla Beşar Esad yanlısı grupların sivillere karşı silahlandırılması, Hizbullah gibi vekil güçler üzerinden bölgesel bir nüfuz ağı kurması ve nihayetinde Tahran’dan Beyrut’a uzanan kesintisiz bir “kara koridoru” tesis etme girişimi, diplomaside Ruhani hükümetinin elini zayıflattı.

Donald Trump yönetimindeki ABD’nin 2018 yılında Nükleer Anlaşma’dan çekilmesi ve 2019 yılında Sepâh’ı Yabancı Terör Örgütü (FTO) listesine almasıyla birlikte; kurumla bağlantılı şirketlerin Batılı ülkelerle olan ekonomik faaliyetleri ve uluslararası finans sistemi üzerinde operasyonlarını sürdürmesi ciddi ölçüde zorlaştı. Bu kısıtlamaları aşmak için Sepâh asimetrik ve kayıt dışı ekonomik operasyonlarını hızlandırsa da Avrupa Birliği başlangıçta ABD’yi takip eden İngiltere ve Kanada’nın aksine bu terör listesi kararına katılmak konusunda direnç göstermişti. Ancak Aralık 2025 ve Ocak 2026’da yaşanan toplumsal protestolarda Sepâh’ın halka yönelik baskıcı yöntemleri süreci değiştirdi. AB de Sepâh’ı resmen Terörist Organizasyon olarak tanımladı.

Devrim Muhafızları’nın geleceğinde ne var?

Sepâh’ın geçirdiği evrim ve mevcut savaşın yarattığı dinamikler, yarım asırlık İslam rejiminin ve bu ordunun gelecekteki yönünü tayin edecek. İran-Irak Savaşı, ABD’nin Irak’ı işgaliyle oluşan güç boşluğu ve Arap Baharı neticesinde bölgenin istikrarsızlaşması gibi birçok kritik gelişme; Sepâh güdümündeki bölgesel politikaları “Direniş Ekseni” doktrininin radikalleştiği bir evreye sokmuştu. Söz konusu radikalleşme süreci, günümüzde İran’ın maruz kaldığı güvenlik tehditlerinin temel kaynağı olarak görülse ve bu süreçten en çok İran halkı olumsuz olarak etkilense de; bu durum Sepâh’ın gücünü konsolide etmesine yaramıştı.

Benzer bir şekilde, İsrail ve ABD tarafından yıpratılan altyapısal tahribat bir kenara bırakıldığında İran’ın savaş sonrası yeniden inşa sürecine girmesi dahi Sepâh’ın ülkedeki gücünü daha da perçinleyecek. Zira kurumun ekonomik alandaki rakipsiz gücü ve kapasitesi, bu devasa yeniden inşa sürecini bizzat üstlenmesini kaçınılmaz kılacak. Tüm bu dinamikler ışığında, yeni Devrim Rehberi Mücteba Hamaney’in savaş sonrası belirleyeceği stratejiler, bu ordunun ve rejimin bekasının yeniden tanımlanmasını şekillendirecek.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 7 Nisan 2026’da yayımlanmıştır.

[1] Bu yazıdaki “sarmal” metaforu, yazarın Kadir Has Üniversitesi’nde savunduğu “The Sepâh’s Role in Iran’s National Security Culture: A Case Study of the Syrian Civil War” başlıklı doktora tezinden üretilmiştir.

Gizem Tok Afacan
Gizem Tok Afacan
Gizem Tok Afacan - Kadir Has Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde doktor adayıdır. Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nden lisans, Kadir Has Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden ise yüksek lisansı derecesine sahiptir. Doktora tezini İran’ın Güvenlik Kültürü üzerine yazmaktadır. Yüksek lisans tezini ise Güvenlik aktörü olarak Avrupa Birliği’nin Güney Kafkasya Bölgeselleşme politikaları üzerine yazmıştır. Akademik ilgi alanlarını İran ve Kafkasya bölgesinin güvenlik çalışmaları oluşturmaktadır.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x