غافل، دادیم دل به دستت
ما را یاد و تو را فراموش
(Habersizce verdik sana kalbimizi,
bizi unutma, kendini unutup gitme.)
28 Şubat 2026 gecesi İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) İran’a başlattığı saldırı, sadece askerî bir operasyon değil, Orta Doğu’nun son kırk yılına sirayet eden bir soruyu yeniden görünür kıldı: Bu coğrafyada kimin güvenliği, kimin hayatı ve geleceği pahasına inşa ediliyor?
Tahran’ın üzerinde patlayan füzeler, nükleer tesisleri, füze ve SİHA altyapısını, Devrim Muhafızları komuta merkezlerini ve rejimin sembolik mekânlarını vurdu. Ayetullah Ali Hamaney’in ölümünün devlet televizyonu tarafından doğrulanması, yalnızca bir siyasi figürün sahneden çekilmesi değil, “direniş” söylemi etrafında kurulmuş bir dönemin farklı bir döneme geçtiğine de işaret etti. Fakat aynı anda, İranlıların, Körfez şehirlerindeki sivillerin ve enerjiye bağımlı milyarlarca insanın hayatına yeni bir belirsizlik ve güvencesizlik rejimi de dayatıldı.
Bu yazı, ne olduğunu anlatmakla yetinmeyip, bu saldırıların nasıl bir tarihsel arka plan üzerine oturduğunu, Hamaney sonrası halefiyet mücadelesinin hangi seçenekleri işaret ettiğini ve önümüzdeki dönemde ortaya çıkacak güvenlik senaryolarının bedelini kimin ödeyeceğini tartışmayı amaçlıyor.
Ne oldu: Diplomasi ile savaş arasında kopan ince hat
Resmî anlatıya göre İsrail, İran’ın nükleer ve füze kapasitesini “kalıcı biçimde yok etmek”, ABD ise hem bu hedefe destek vermek hem de kendi askerî personelini ve bölgesel müttefiklerini korumak için devreye girdi. Fiilî tablo ise çok daha katmanlı.
Saldırılardan önce haftalar boyunca Washington, Tahran ve bölge başkentleri arasında alçak sesli bir diplomasi trafiği vardı. Umman ve İsviçre gibi arabulucu adreslerde, İran’ın uranyum zenginleştirmeyi sınırlandırması ve bölgesel gerilimi düşürmesi karşılığında, İran topraklarına yönelik saldırıların durdurulacağı ve yaptırımların kısmen gevşetileceği bir “minimal paket” tartışılıyordu. Bu, ne İran’da ne de Amerika’da büyük bir barış olarak anlatılabilecek bir şeydi, ama ilk defa savaşsız bir nefes alma ihtimali reel görünmeye başlamıştı.
Tam bu noktada, 28 Şubat sabahı, savaş geldi. Yani diplomasi tamamen tükendikten sonra değil, henüz toprak altına gömülmemişken. Bu tercih, çok net bir stratejik yöneliği gösteriyor: Washington ve Tel Aviv, baskı araçlarını daha iyi bir anlaşmayı zorlamak için değil, rejimin iç dengelerini kırmak ve Hamaney sonrası oyunu sahada şekillendirmek için kullanmayı seçti.
Hukuki ve normatif düzeyde de tartışmalı bir eşiğe geçildi. Bir yanda yıllardır yaptırımlarla boğulan, sabotaj ve suikast kampanyalarının hedefi olmuş bir ülke var. Diğer yanda, uluslararası hukukta meşruiyeti son derece tartışmalı olan bir lider suikasti ve öngörülebilir sivil etkileri bulunan geniş ölçekli bombardımanlar. “Önleyici güvenlik operasyonu” ile “cezalandırıcı rejim mühendisliği” arasındaki çizginin ne kadar inceldiği, bu operasyonda çıplak biçimde ortaya çıktı.
Direniş doktrini neyi koruyamadı?
Hamaney’in otuz yılı aşan iktidarını sadece sloganlar üzerinden okumak kolay, ama eksik olur. Onun inşa etmeye çalıştığı şey, Amerikan müdahaleciliği ve İsrail üstünlüğüne karşı bir tür bölgesel denge mimarisiydi: nükleer program, balistik füze ve SİHA kapasitesi, Lübnan’dan Yemen’e uzanan vekil ağlar, Rusya ve Çin tempo tutturmuş siyasi ortaklık, bu mimarinin sütunlarıydı.
Ancak bu sütunlar, içeride ağır bir çöküş eşliğinde yükseldi. Yaptırımlar, kötü yönetim ve yolsuzluğun derinleştirdiği ekonomik bunalım, genç nüfusun umutsuzluğu, kadınların bedenleri ve hayatları üzerinde kurulan yoğun denetim, İran toplumunu rejimin ilk yıllarındaki en önemli meşruiyet kaynağı olan “adalet” ve “onur” duygusundan hızla uzaklaştırdı. İran’ın içinde oluşan rejim oligarklarının bu uzaklaşmada yoğun etkisi olduğunu söylemek yerinde olur. Direniş, giderek daha az eşitlik, daha çok yalnızlık anlamına geldi. Bütün bunları söylerken rejimin dönüşmek ve değişmek için hamleler yapmadığını söylemek haksızlık olur.
Haziran 2025’teki On İki Günlük Savaş, bu çelişkinin jeopolitik yüzünü açığa çıkardı. İsrail ve Amerika, İran’ın nükleer ve füze altyapısına ağır darbeler indirdi, hava savunmasını delip üst düzey komutanları evlerinde ve sığınaklarında vurdu. İran yüzlerce füze ve SİHA ile cevap verdi, bazı İsrail hedeflerini vurdu, ama savaşın çerçevesini değiştiremedi. Bu savaş sonrasında Hameney’in televizyona yansıyan, titrek sesli “zafer” konuşması, topluma güven vermekten çok direniş doktrininin bir devri kapattığının sinyalini de veriyordu. İran Yüksek Güvenlik Konseyi’nin hemen bu savaş sonrası yeni stratejiler ve taktikler geliştirmek için uzun toplantılar yaptığı haberlere yansıdı.
Ocak 2026’daki büyük protestolar ve sert bastırma, bu tükenmişliğin içe dönük zirvesiydi. Ekonomik çöküş, yoksulluk, beyin göçü ve ağır sansür, İran toplumunu rejimle uzlaşı alanından uzaklaştırmıştı. Tam bu iklimde gelen 28 Şubat saldırısı, dışarıdan bakıldığında çökmekte olan bir doktrine indirilen son darbe gibi görülebilir. Fakat içeriden bakıldığında, aynı anda hem rejimin baskı gerekçelerini besleyen yeni bir kuşatma hikâyesi hem de toplumun “yalnız bırakılmışlık” duygusunu derinleştiren yeni bir travma yaratıyor.
Hamaney’den sonrası
Hamaney’in ölümü, sadece “kimin yerine geçeceği” sorusunu değil, “nasıl bir İran’la karşılaşacağımız” sorusunu da açıyor. Esasında liderliği hedef alan saldırıların hep ihmal ettiği yanlardan birisi de yeni gelecek olanın beraberinde getirdiği bilinmezliktir. Halefiyet tartışmasında gündeme gelen isimler, tek tek biyografilerden çok, farklı yönelimleri temsil ediyor.
Mucteba Hamaney: Hanedan devamlılığı, derinleşen meşruiyet krizi
Listenin en tartışmalı ismi, Hamaney’in oğlu Mücteba Hamaney. Yıllardır perde arkasında, Sepah (Devrim Muhafızları) ve Besic ile yakın bağları olan, seçim mühendisliğinden kriz yönetimine kadar birçok süreçte gayriresmî etkisi konuşulan bir figür. Mücteba’nın en büyük avantajı, güvenlik aygıtına sunduğu öngörülebilirlik. Baba Hamaney’in kurduğu ilişki ağları, sadakat kanalları ve “direniş” söylemi, hanedan devamlılığı üzerinden korunmuş olur.
Mücteba’nın seçilmesi ihtimali akıllara hemen Ali Hamaney’in yaptığı bir konuşmayı getiriyor. 2023 yılında Hamaney bir konuşmasında, “Diktatörlük ve iktidarı miras bırakmak (hereditary government) İslami değildir” demişti. Tam da bu sebeplerle yeni bir isimle devam edilmesi muhtemeldir.
Mücteba aynı zamanda rejimin çelişkilerinin kristalleştiği bir isimdir. Bir monarşiyi deviren bir devrim, fiilen yeni bir hanedanın iktidarını kabul etmiş olur. “Ne Şah, ne Batı” sloganlarıyla büyümüş bir toplumda bu, “Şah gitti, Şah geri döndü” hissini tetikler. Medrese çevrelerinde ve sokakta ciddi bir meşruiyet erozyonu yaratır. Mücteba senaryosu, içeride daha sert baskı, dışarıda ise Hürmüz ve vekil ağlar üzerinden daha saldırgan bir çizgi demektir. Bu, rejimi kısa vadede sıkılaştırabilir, ama uzun vadede hem içeride hem dışarıda intihara meyilli bir gerginlik rejimi üretir.
AliReza Arafi: sistemin kurumsal yüzü, kontrollü devamlılık
Hanedan görüntüsünden kaçınmak isteyen ama rejimin devrimci kabuğunu korumakta ısrarcı çevreler için AliReza Arafi öne çıkıyor. Kum medreselerinin başındaki isim, Anayasayı Koruyucular Konseyi ve Uzmanlar Meclisi üyesi ve bugün geçici Liderlik Konseyi’nde “ruhani halkayı” temsil ediyor.
Arafi, daha az karizmatik ama daha çok “kurumsal” bir figür. Medrese, Şer’i uygunluk mekanizmaları ve liderlik bürosu arasında köprü rolü görüyor. Onu öne çıkaran şey, devleti kişisel bir hanedan yerine dinî ve devrimci kurumlar üzerinden devam ettirme fikrine uygun bir profil sunmasıdır. Öte yandan Arafi’nin ülkenin güvenlik kurumlarıyla sınırlı ilişkisi ve tecrübesi olduğu da vurgulanmalıdır.
Bu senaryoda ideolojik çizginin radikal biçimde yumuşaması beklenmez. Buna karşılık, rejimin kendi bekası açısından taktik esnekliklere daha açık, güvenlik ve dış politika kararlarında en azından hesap yapma zorunluluğunu hisseden bir üslup görebiliriz. Arafi, toplumu özgürleştirmez, ama rejimi daha çok frenleyerek sürdürecek bir aday olabilir.
Haşem Hüseyni Buşehri: Kum’un temkinli muhafazakârlığı
Haşem Hüseyni Buşehri, Uzmanlar Meclisi başkan vekilliği ve Kum’daki Cuma imamlığı ile öne çıkan, sistemin içinden ama güvenlik aygıtına Mücteba ya da Ejei kadar gömülü olmayan bir başka isim.
Buşehri’nin gücü, medrese içi kredibilitesinden gelir. Rejimin teolojik altyapısını taşıyan, Kum havzasının dengelerini iyi bilen bir aktör olarak, “fakihler arasında uzlaşı” formülü aranırsa devreye sokulabilecek bir figürdür. Aynı anda, günlük güvenlik ve dış politika dosyalarına çok derinden angaje olmadığı için, Devrim Muhafızları ve siyasi teknokratlar tarafından daha kolay yönlendirilebilir bir lider tipi olarak da görülebilir.
Bu, çift taraflı bir risk yaratır. Dinî kurumlar, sistemi “dışarıya” kaptırmamış hisseder, ama toplum, üstte yumuşak bir medrese vitrini görürken altta aynı güvenlik devletinin çalıştığını fark ettiğinde, aldatılmışlık hissi derinleşir. Buşehri senaryosu, rejimin vitrinini yumuşatır, çekirdeğini ise pek değiştirmez.
Gulamhuseyin Muhseni Ejei: Cübbe ile üniformanın birleştiği güvenlik devleti
Halefiyet tartışmasının en karanlık senaryolarından biri, Gulamhüseyin Muhseni Ejei tipi bir liderliktir. Ejei, istihbarat bakanlığı, özel din adamları mahkemeleri, siyasi davalar ve bugün yürüttüğü yargı başkanlığı ile rejimin baskı makinesinin neredeyse tüm dişlilerinden geçmiş durumda.
Toplumun önemli bir kısmı için o, zorla itirafların, göstermelik mahkemelerin, muhaliflerin susturulmasının yüzlerinden biridir. Güvenlik aygıtı için ise kriz anlarında sistemi ayakta tutan “sert el”dir. Onun liderliğe gelmesi, İslam Cumhuriyeti’nin teokratik iddiasını korurken, pratikte askerî ve yargısal bir güvenlik devletine dönüşmesinin resmîleştirilmesi anlamına gelir.
Bu senaryoda, Hürmüz’ün daha sık ve daha sert biçimde “rehine” olarak kullanıldığı, içerdeki her itirazın “dış komplonun uzantısı” olarak kodlandığı, bölgede de daha korkusuz ama daha öngörülemez bir İran ihtimali güçlenir.
Ali Laricani: Muhafazakâr pragmatizm, içeriden yeniden kalibrasyon
Listenin görece daha pragmatik yüzü, Ali Laricani. Devrim Muhafızları geçmişi, devlet televizyonu başkanlığı, nükleer müzakerecilik, meclis başkanlığı ve güvenlik konseyindeki rolü ile, rejimin sinir uçlarını iyi tanıyan bir isim.
Laricani, sokaktaki İranlı gözünde “dışarıdan gelen kurtarıcı” değildir; o kadar içerdedir ki, rejimin günahlarından azade sayılması zordur. Fakat tam da bu yüzden, rejimin içinden bir dönüşüm ihtimalinden söz edilecekse, böyle figürler kilit rol oynar. Nükleer anlaşmayı savunmuş, Körfez ile tansiyon düşürücü mesajlar vermiş, yaptırımların ekonomik bedelini yakından görmüş bir aktör olarak, sürekli kriz hâlinin sürdürülemez olduğunu bilen kanadı temsil eder.
Laricani senaryosu, İran’ı demokratikleştirmez. Ancak savaş ekonomisinden çıkma, Körfez ile daha rasyonel bir ilişki kurma ve Hürmüz’ü sık kullanılan bir şantaj aracı olmaktan çıkarıp son çare caydırıcı hâline getirme ihtimalini artırır. Bu, bölge ve dünya için nefes alma, İran toplumu için ise en azından nefeslenme aralığı yaratabilir.
Bu isimlere birlikte bakıldığında, ortaya üç yönelim çıkıyor: hanedan veya güvenlik devleti üzerinden sertleşen bir içe kapanma, medrese ağırlıklı kurumsal devamlılık ve muhafazakâr sınırlar içinde kalarak içeriden yeniden kalibrasyon. Hangi çizginin ağır basacağı, sadece İran’ın değil, Körfez’in, Hürmüz’ün ve daha geniş anlamda Ortadoğu’nun geleceğini belirleyecek.
Körfez ve Hürmüz: Güvenlik siyasetinin jeopolitik rehine alanı
Körfez monarşileri ve Türkiye, bu savaşın “arka plan figürleri” değil, doğrudan sahnedeki aktörler. İran’ın misillemelerinde Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve Suudi Arabistan’daki Amerikan üslerinin hedef alınması, bu ülkelerin topraklarını kimin, ne adına kullandığı sorusunu herkesin gözünün içine soktu.
Dubai’de lüks bir otelin önünde patlayan SİHA, askerî haritalarla değil, turistlerin cep telefonları, çocukların sosyal medya hesapları ve finans merkezlerinin risk raporları üzerinden hatırlanacak. Bu görüntü, “güvenli serbest bölge” olarak pazarlanan bir ekonomik modelin, bölgesel savaşın ilk dalgasında nasıl kırılgan hâle geldiğini gösteriyor.
Hürmüz Boğazı ise bu kırılganlığın fiziksel adı. En dar yerinde kırk kilometreden az genişliğe sahip bu su yolu, dünya deniz yoluyla taşınan petrol ticaretinin yaklaşık üçte birini, küresel petrol tüketiminin beşte birini taşıyor. Katar’ın sıvılaştırılmış doğal gaz sevkiyatlarının önemli kısmı da yine Hürmüz’den geçiyor. Irak, Kuveyt, Katar, Suudi Arabistan ve BAE ihracatlarının büyük bölümü için gerçek alternatif rota yok.
Bu nedenle Hürmüz’ün “kapanması” için resmî bir ilan gerekmiyor. Devrim Muhafızları’nın boğazın güvenli olmadığına dair telsiz mesajları, bazı armatörlerin gemilerini beklemeye alması, savaş riski sigortalarının fiyatları yukarı çekmesi ve tankerlerin rotalarını değiştirmesi bile, Asya’dan Avrupa’ya uzanan zincirde fiyat dalgalanmaları, arz kesintisi kaygısı ve kırılganlık duygusunu güçlendirmeye yetiyor.
Körfez monarşileri için bu durum, ikili bir baskı anlamına geliyor. Bir yandan İran’ın “kırmızı çizgi” ilan ettiği yabancı üsler meselesiyle yüzleşmek, diğer yandan ülkelerini istikrarlı ve güvenli yatırım merkezleri olarak pazarlamaya devam etmek zorundalar. Bu denge bozulduğunda, sadece petrol ve gaz akışı değil, Körfez’in bugüne kadar özenle kurduğu finans, turizm ve lojistik merkezleri de sorgulanır hâle geliyor.
İsrail ve Amerika için kumar: Kısa vadeli üstünlük, uzun vadeli belirsizlik
Netanyahu ve Trump yönetimlerinin perspektifinden bakıldığında resim ilk bakışta çekici görünebilir. Nükleer ve füze altyapısı ağır darbe aldı, rejim tepesinde boşluk var, içerdeki elitler birbirine güvenmiyor, dışarıdaki bölgesel ağlar eskisi kadar sağlam değil. Bu tablo, kısa vadede stratejik üstünlük hissi üretiyor. Fakat bu üstünlük hissi, en az üç açıdan yanıltıcı olabilir.
Birincisi, caydırıcılık paradoksu. Nükleer eşikten uzaklaştırılmaya çalışılan bir rejim, nükleer caydırıcılığın tek “nihai güvence” olduğuna daha fazla ikna olabilir. Saldırı, nükleer silahlanmayı hukuken ve teknik olarak zorlaştırmayı hedefleyebilir, ama aynı anda siyasi olarak nükleer silahlanma motivasyonunu da besleyebilir.
İkincisi, sivil toplumu araçsallaştırma riski. Trump’ın “Gidin ve hükümetinizi devralın” çağrısı, İranlıların öfkesini rejime yönlendirmeyi amaçlıyor. Fakat aynı söylem, toplumsal hareketleri dış müdahalenin uzantısı olarak resmeden rejim propagandasını da güçlendiriyor. Bu, özellikle protesto geleneği güçlü olan toplumlarda muhalefetin meşruiyet alanını daraltabilir.
Üçüncüsü, norm erozyonu. Bir devletin en üst siyasi ve dinî liderinin açıkça hedef alınması, zaten zayıflamış olan uluslararası normları biraz daha aşındırıyor. Yarın başka güçler kendi “güvenlik kaygıları” gerekçesiyle benzer operasyonlar gerçekleştirdiğinde, bu saldırının yarattığı emsal hatırlanacak. Bugün “istisna” diye sunulan, yarın “yeni normal”e dönüşebilir.
Bu üç başlık, İsrail ve Amerika’nın askerï kapasitesini değiştirmiyor. Ancak bu kapasitenin hangi tür bir uluslararası düzen içinde kullanıldığını, kimin neyi normalleştirdiğini sorgulamayı zorunlu kılıyor.
Yayılma riski, Türkiye ve dar çıkış yolu
İran’a yönelik ikinci büyük saldırı, küresel ve bölgesel düzeyde üç ciddi riski aynı anda büyütüyor: çatışmanın Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’deki vekil alanlara taşması, enerji güvenliği ve fiyat istikrarsızlığının kalıcı bir özellik hâline gelmesi ve nükleer silahlanma cazibesinin artması.
Türkiye, bu üç riskin kesişim noktasında duruyor. Bir yandan enerji arzını çeşitlendirmeye çalışan, Hazar ve Doğu Akdeniz gazını Avrupa’ya bağlayan hatlarda bir “enerji köprüsü” olma iddiasındaki bir ülke. Diğer yandan, Karadeniz’den Akdeniz’e, Ege’den kara sınırlarına kadar, yayılabilecek bir bölgesel savaşın göç, güvenlik ve ekonomik etkileriyle yüzleşecek bir aktör.
Trump’ın saldırı öncesinde Ankara ile yürüttüğü yoğun temaslar, Türkiye’yi bu krizde sadece “seyirci” olmaktan çıkarmış durumda. Soru, Ankara’nın bu konumu nasıl okuyacağı. Krizi kısa vadeli pazarlık ve pozisyon kapma fırsatı olarak mı görecek, yoksa bölgesel bir güvenlik mimarisi tartışmasını zorlamak için bir kaldıraç olarak mı?
Dar çıkış yolu, rejim değişikliği ile rejimle hesaplaşma arasında kurulabilir. İran toplumunun kendi iç dinamizmine dışarıdan alan açan, Körfez’in topraklarını başkalarının savaşlarının otomatik sahnesi olmaktan çıkaran ve Hürmüz’ü, büyük güçlerin ve kırılgan rejimlerin elinde sonsuz bir şantaj aracına dönüşmekten koruyan bir yol.
Rejim değişikliği değil, hesaplaşma çağı
İkinci saldırıdan sonra İran’a bakarken, “Rejim değişirse sorun çözülür” kolaycılığına kapılmak ne kadar yanlışsa, Hamaney rejiminin topluma ve bölgeye yaşattığı tahribatı görünmez kılmak da o kadar sorunlu.
İran toplumu, kendi acı deneyimlerini dış müdahalenin gölgesinden sıyırarak tartışabildiği ölçüde, anlamlı bir dönüşüm ihtimali taşıyor. Körfez ülkeleri, topraklarını başkalarının güvenlik mimarisinin otomatik parçası olmaktan çıkarabildikleri ölçüde, Hürmüz’ün rehine olduğu bir düzenden kurtulabilir. Türkiye ve bölgedeki diğer aktörler, bu krizi yalnızca fırsat ve risk hesabı üzerinden değil, uzun vadeli bir bölgesel güvenlik düzeni ihtiyacı üzerinden okudukları ölçüde masada kalıcı bir söz sahibi olabilir.
İsrail ve Amerika açısından esas soru şu: Bugünkü askerî üstünlük, yarın daha az mı, daha çok mu güvensizlik üretecek? Eğer cevap ikincisiyse, bu saldırı ne kadar “başarılı” olursa olsun, adı başarı olmayan uzun bir istikrarsızlık döneminin başlangıcı olabilir.
İkinci saldırı, Hamaney’in şahsi hikâyesini bitirdi, ama İran ile dünya arasındaki hesabı bitirmedi. Asıl önemli olan, bu hesabın artık sadece nükleer santraller ve füze menzilleri üzerinden değil, insanların nasıl yaşamak istedikleri ve hangi bedelleri ödemeye razı olmadıkları üzerinden konuşulmaya başlanıp başlanmayacağı.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 4 Mart 2026’da yayımlanmıştır.



