İran İslâm Devrimi: Bir başarı hikâyesi mi?

Yaklaşık yarım asır önce İslâmcıların, liberal-milliyetçilerin ve solcu-Marksistlerin geçici ittifakıyla gerçekleşen İran İslam Devrimi bugün bu kesimler için neyi ifade ediyor? Humeyni’nin ölümünden sonra İslamcılar devrime bakışta nasıl ayrıştı? Dr. Muhammed Berdibek yazdı.

11 Şubat 2026 itibarıyla İran İslâm Devrimi 47. yılına girmiş bulunuyor. Yarım yüzyıla yaklaşan bu tecrübe, yalnızca bir rejim değişikliği değil; monarşinin yıkıldığı, Batı yanlısı bir düzenin tasfiye edildiği ve din temelli yeni bir siyasal meşruiyet modelinin kurulduğu çok büyük, sarsıcı ve tarihsel bir devrimdi. Bölgesel dengeleri altüst etti, Soğuk Savaş’ın ortasında bağımsız bir ideolojik hat açtı ve hâlâ Ortadoğu siyasetinin en belirleyici aktörlerinden birini yarattı.

Ama asıl soru tam da burada duruyor:

Bunca yılın, bunca bedelin ardından İran Devrimi gerçekten başarılı oldu mu?

Bu sorunun cevabı, İran’a nereden baktığınıza göre köklü biçimde değişir. Çünkü İran Devrimi tek bir ideolojik özne tarafından yapılmış, tek bir hedef doğrultusunda ilerlemiş bir devrim değildi. Aksine, İslâmcılar, liberal-milliyetçiler ve solcu-Marksistlerin geçici bir ittifakıyla gerçekleşmiş; fakat iktidar aşamasında bu ittifak hızla çözülmüştü. Dolayısıyla devrimin “başarısı” da nesnel bir ölçütle değil, hangi siyasal ve ideolojik beklentiyle bakıldığına göre anlam kazanır.

Liberal–milliyetçi perspektiften: Kaçırılmış anayasal fırsat

Liberal-milliyetçi bir perspektiften bakıldığında İran Devrimi esasen başarısızdır. Zira bu kesimler için devrimin anlamı, yalnızca monarşinin yıkılması değil; anayasal düzenin kurulması, hukukun üstünlüğünün tesis edilmesi, ulusal egemenliğin kurumsallaşması ve devletin din karşısında sınırlandırılmasıydı. Devrim bu beklentileri mobilize etmiş, ancak iktidar aşamasında bu vaatlerin neredeyse tamamı askıya alınmıştı. 1979 sonrasında ortaya çıkan siyasal yapı, monarşiyi tasfiye etmiş olsa da anayasal çoğulculuğu tesis edememiş; ulusal egemenliği halkın temsil organlarında somutlaştırmak yerine velâyet-i fakih makamında yani ulema sınıfının yönetiminde yoğunlaştırmıştı.

Bu sürecin en çarpıcı göstergesi, devrimin ilk geçiş hükümetlerinde yer alan liberal-milliyetçi aktörlerin hızla sistem dışına itilmesidir. Mehdi Bazargan ve onun temsil ettiği çizgi, devrimi istikrarlı bir anayasal rejime dönüştürme niyetindeydi. Ancak velâyet-i fakih merkezli siyasal eğilime sahip İslamcılar, bu hattı kısa sürede tasfiye etti. Böylece liberal-milliyetçiler, devrimin kurucu aşamasında belirleyici olmalarına rağmen, devrimin kurduğu düzeni yönlendirme imkânını kaybeden ilk aktörler hâline geldi.

Liberal-milliyetçi bakış açısından asıl kırılma noktası burada ortaya çıkar. Devrim, dini kamusal alanda sınırlandırmak yerine devleti dinle özdeşleştirmiş; siyasal meşruiyeti seçilmiş iradeden ziyade dinî otoriteye bağlamıştı. Bu tercih, anayasal denge mekanizmalarının daha en baştan işlevsizleşmesine yol açmış; hukuk, siyasal iktidarı sınırlayan bir çerçeve olmaktan çıkarak iktidarın türevi hâline gelmişti. Sonuçta devrim, otoriter bir monarşiyi sona erdirmiş; ancak onun yerine özgürlükleri güvence altına alan, hukuku siyasal iktidarın üstüne yerleştiren bir anayasal devlet kuramamıştı.

Bu nedenle liberal-milliyetçi hafızada 11 Şubat, bir “kurtuluş” günü olarak değil; kaçırılmış bir anayasal fırsat olarak anlam kazanır. Sorun devrimin gereksizliği değil; devrimin anayasal bir devletle taçlandırılamamış olmasıdır. Devrim yapılmış, ancak anayasanın ruhu hayata geçirilememiştir. Bu perspektiften bakıldığında İran Devrimi, güçlü bir siyasal kopuş yaratmış; fakat kalıcı bir hukuksal kurumsallaşma üretememiştir. 11 Şubat, liberal-milliyetçiler için hâlâ tamamlanmamış bir ihtimalin tarihi olarak durmaktadır.

Solcu–marksist perspektiften: El değiştiren bir devrimin bilançosu

Solcu-Marksist bir perspektiften bakıldığında İran İslâm Devrimi ne bütünüyle başarısız ne de tamamlanmış bir başarıdır. Devrim, bu bakış açısından çelişkili bir tarihsel andır. Bu devrim bir yandan emperyalizme karşı güçlü bir siyasal kopuş üretmiş; diğer yandan bu kopuşu sınıfsal bir iktidar dönüşümüne tahvil edememişti. İran Devrimi, ABD hegemonyasına meydan okuyan, anti-Siyonist ve üçüncü dünyacı bir söylemi bölgesel ölçekte meşrulaştıran nadir örneklerden biri olarak, özellikle Soğuk Savaş bağlamında sol hareketler açısından önemli bir anti-emperyalist kırılma olarak algılanmıştı.

Ancak solcular için devrimin nihai ölçütü dış politika söylemi değil, sınıf iktidarının dönüşümüdür. Bu noktada bilanço açık biçimde olumsuzdur. Devrim sonrasında üretim araçları kamulaştırılmamış, emek merkezli bir iktidar yapısı kurulmamış; ulema merkezli yeni bir egemenlik formu ortaya çıkmıştı. Aslında, monarşik burjuvazinin tasfiye edilmesi, sol çevrelerde geçici bir tarihsel iyimserlik yaratmış; ancak bu boşluk emekçi sınıflar tarafından değil, ulema, bazariler (yani esnaf) ve Devrim Muhafızları Ordusu merkezli askeriye olmak üzere üç ana orta sınıf tarafından doldurulmuş ve bu sınıflar monarşik burjuvazinin yerini almıştı.

Bu dönüşüm sürecinde sol hareketlerin rejimle ilişkisi belirleyici bir kırılma noktası, en büyük hayal kırıklığı ise siyasetle ilişkiliydi. Devrimin ilk yıllarında Tudeh Partisi, Halkın Mücahitleri, Halkın Fedaileri örgütleri ve diğer sol oluşumlar, anti-emperyalist mücadele adına rejimle taktik bir yakınlaşma içine girmişti. Bu kesimler, devrimi “önce ulusal-anti-emperyalist, sonra sosyalist” bir süreç olarak okumuş; İslâmcı iktidarın geçici bir aşama olduğunu varsaymıştı ancak bu okuma, tarihsel olarak ağır bir yanılgıya dayanıyordu. Zira devrim, solun öngördüğü gibi sosyalist bir evreye açılmamış; aksine solun kendisini devletin güvenlik aygıtı içinde eriterek işlevsizleştirmişti.

1980’lerin hemen başından itibaren bu taktik yakınlaşma yerini açık tasfiyeye bırakmıştı. Solcu kadrolar sistematik biçimde tutuklanmış, örgütler dağıtılmış, ideolojik alan tamamen kapatılmıştı. Bu sürecin en karanlık ve belirleyici kırılma noktası ise 1988’de gerçekleşen kitlesel infazlardı. Aralarında Halkın Mücahitleri başta olmak üzere rejime muhalif pek çok siyasal tutuklunun bulunduğu binlerce kişinin yargısız infazı, solcu-Marksist perspektiften devrimin nihai karakterini açıkça ortaya koymuştu. Bu infazlar, yalnızca siyasal bir bastırma değil; devrimin sınıfsal yöneliminin kesinleşmesi anlamına gelmişti.

Yani, solcular, İran Devrimi’ni anti-emperyalist bir halk devrimi olarak okumuş; ancak ortaya çıkan yapı, teokratik bir sınıf devleti olmuştu. Devrim, sınıf mücadelesini iktidara taşımamış; sınıf mücadelesini devletin içine gömmüş, ardından da onu tasfiye etmişti. Devlet aygıtı, sermayeyi ortadan kaldırmak yerine yeniden dağıtmış; emekçi sınıfları iktidara taşımak yerine onları siyasal alanın dışına itmişti.

Bu nedenle solcu-Marksist hafızada 11 Şubat, bir zafer günü değil; el değiştirmiş bir devrimin yıldönümüdür. Devrim halk adına başlamış, fakat halkın doğrudan iktidarına evrilmemişti. Anti-emperyalist bir kopuş yaratılmış; ancak bu kopuş sosyalist bir dönüşümle taçlandırılamamıştı. İran Devrimi, sol açısından yalnızca yarım kalmış bir süreç değil; başka bir sınıfın elinde yeniden biçimlenmiş bir devrim olarak tarihe geçti. Bu bakış açısından 11 Şubat’ın anlamı nettir: “Gerçekleşmiş bir kopuş, ama gerçekleşmemiş bir ümitti.”

İslamcılar perspektifinden 1989’a kadar başarı olarak okunan bir devrim

İslâmcı perspektiften bakıldığında İran İslâm Devrimi, 1989’a kadar büyük ölçüde başarılı bir tarihsel süreç olarak değerlendirilir. Bu dönemde devrim, yalnızca Pehlevî monarşisini yıkmakla kalmamış; Şiî siyasal düşüncede köklü bir kırılma yaratarak velâyet-i fakih ilkesine dayalı yeni bir devlet modeli inşa etmişti. Uzun savaş yılları, dış müdahaleler, uluslararası izolasyon ve iç muhalefet, devrimin başarısızlığına değil; aksine haklılığına ve dayanıklılığına delil olarak okunmuştu. 1979–1989 arası dönem, İslâmcı hafızada devrimin ideolojik, teolojik ve kurumsal olarak yerli yerine oturduğu bir kuruluş ve tahkim evresiydi.

1979 Devrimi, Pehlevî monarşisini yıkmakla kalmamış; Şiî siyasal düşüncede tarihsel bir kırılma yaratmıştı. Ayetullah Humeyni’nin geliştirdiği velâyet-i fakih yorumu, Mehdi’nin yokluğu koşullarında siyasal otoritenin askıya alınması fikrini terk etmiş; temsili ve sürekli bir İslâmî iktidar modelini meşrulaştırmıştı. Bu açıdan devrim, yalnızca bir rejim değişikliği değil; aynı zamanda teolojik bir devrimdi hatta İran devriminden daha büyük bir devrimdi.

1980’ler boyunca İslâmcı çevreler arasında devrimin kaderine ilişkin ciddi bir görüş ayrılığı yoktu. Uzun savaş yılları, uluslararası izolasyon, ekonomik yaptırımlar ve iç muhalefet, devrimin doğruluğunu tartışmaya açan unsurlar değil; aksine onun haklılığını teyit eden sınamalar olarak okunmuştu. Bu dönemde rejimin bekası, ideolojik seferberlik ve güvenlik mantığı üzerinden ele alınmış; özgürlüklerin daraltılması, siyasal alanın kapatılması ve muhalif aktörlerin tasfiyesi, devrimin kendini savunma refleksi olarak meşrulaştırılmıştı. İslâmcı bakış açısından 11 Şubat, bu nedenle sorgulanacak bir tarih değil; sadakat ve süreklilik beyanıydı. Ancak 3 Haziran 1989’da Humeyni’nin ölümü, İslâmcı düşünce içinde sessiz ama derin bir kırılma yarattı. Humeyni’nin ölümüyle birlikte karizmatik otoritenin ortadan kalkması, devrimi sürekli bir olağanüstülük hâliyle ayakta tutan siyasal zemini zayıflattı. Devrim artık yalnızca devrimci bir an olarak değil; normalleşmiş bir devlet düzeni olarak varlığını sürdürmek zorundadır. İşte bu noktada İslâmcı cephe kendi içinde iki farklı hatta ayrılmaya başladı.

1989 sonrasında İslâmcı düşünce iki ayrı hatta ilerledi: Muhafazakârlar, devrimi bitmiş ve korunması gereken bir düzen olarak görürken Reformistler, devrimi bitirilmiş ama henüz tamamlanmamış bir süreç olarak okudular. Bu nedenle İran’daki temel gerilim, devrim karşıtlarıyla değil; devrimin hangi yorumunun geleceği belirleyeceğiyle ilgilidir. Devrim sürmektedir, ancak herkes için aynı anlama gelmemektedir.

1989 sonrası muhafazakâr İslâmcı hat: Kurumsallaşma, merkezîleşme ve süreklilik

1989 sonrasında muhafazakâr İslâmcı çizgi, İran İslâm Devrimi’ni tamamlanmış ve nihai bir tarihsel an olarak kavramsallaştırmıştı. Ayetullah Humeyni’nin ölümü, bu hat açısından devrimin zayıflaması değil; aksine karizmatik devrimcilikten kurumsal devlete geçişin zorunlu bir aşaması olarak okunmuştu. Bu dönemde temel hedef, devrimin ideolojik mirasını tartışmaya açmak değil; onu devlet aklına dönüştürmek olmuştu. Velâyet-i fakih ilkesi bu çerçevede daha da merkezîleştirilmiş, rejimin kurucu mantığı anayasal ve kurumsal düzeyde tahkim edilmişti.

Bu sürecin siyasal ifadesi, Ali Hamaney liderliğinde şekillenen yeni denge düzeniydi. Muhafazakâr çizgi, devrimin sürekliliğini halk iradesinin değişkenliğine değil; İslâmî düzenin korunmasına bağlamıştı. Bu nedenle siyasal katılım, rejimin sınırları içinde anlamlı görülmüş; rejimin kurucu ilkelerini sorgulayan her eğilim potansiyel bir tehdit olarak değerlendirilmişti. Güvenlik aygıtları, yargı ve ideolojik kurumlar bu dönemde devrimi “koruyan” asli unsurlar hâline gelmişti.

Bu muhafazakâr bakış açısında toplumsal sorunların kaynağı, çoğunlukla dış müdahale, kültürel çözülme ve ideolojik gevşeme olarak tanımlanmıştı. Ekonomik eşitsizlikler, temsil krizleri ya da genç kuşakların artan talepleri, rejimin yapısal sorunları olarak değil; devrime karşı yürütülen uzun vadeli bir yıpratma stratejisinin parçası olarak okundu. Bu nedenle çözüm, reform ya da yeniden yorum değil; ideolojik sertleşme ve kurumsal disiplin oldu.

2000’ler ve sonrasında muhafazakâr çizgi, devrimi artık devrimci bir andan ziyade jeopolitik bir direniş kimliği üzerinden tanımladı. Anti-emperyalizm, bölgesel nüfuz ve “direniş ekseni” söylemi, iç meşruiyetin de temel dayanaklarından biri hâline geldi. Muhafazakâr İslâmcı perspektifte devrim, sorgulanacak bir geçmiş değil; korunacak bir düzen olarak günümüze taşındı.

1989 sonrası reformist İslâmcı hat: Normalleşme, aşınma ve içsel eleştiri

1989 sonrası reformist İslâmcı çizgi ise aynı süreci bambaşka bir çerçevede okudu. Humeyni’nin ölümü, reformist perspektifte devrimin kapanışı değil; devrimin karizmaya dayalı meşruiyetinin sona ermesi anlamına geliyordu. Bu durum, İslâm Cumhuriyeti’ni yeni bir gerçekle yüzleştirdi: Devrim artık sürekli olağanüstülük hâliyle değil, normalleşmiş bir devlet düzeni olarak varlığını sürdürmek zorundaydı. Reformist akıl tam da bu noktada devrimin geleceğini sorgulamaya başladı.

Reformistlere göre devrim, monarşiyi yıkmış; ancak halk egemenliğini kurumsallaştıramamıştı. Velâyet-i fakih ilkesi, başlangıçta devrimi mümkün kılan koruyucu bir çerçeve olabilirdi; fakat zamanla mutlaklaştırılarak devrimin kendisinin yerine geçmişti. Bu nedenle reformist eleştiri, rejim karşıtlığından çok, rejim içi bir yeniden anlamlandırma talebi olarak ortaya çıktı. Bu noktada, Reformistler devrimi yıkmak istemez; devrimi tek bir kutsal yoruma kilitleyen iktidar anlayışını dönüştürmek istediler.

1990’ların sonlarından itibaren bu çizgi, özellikle reformist Cumhurbaşkanı Hatemi döneminde siyasal karşılığını bulmuştur. “İslâmî demokrasi”, “hukuk devleti”, “sivil toplum” ve “toplum–devlet dengesi” gibi kavramlar reformist söylemin merkezine yerleştirdi. Reformistlere göre sorun, İslâm ile demokrasi arasındaki teorik bir çelişki değil; dinin devlet aygıtı tarafından mutlaklaştırılmasıydı. Ancak bu reformist açılım, rejimin kurucu sınırlarına çarptı ve muhafazakârlar tarafından sistematik biçimde sınırlandırıldı.

Yani reformist perspektife göre, sosyo-kültürel alanlarda anlamlı ve kalıcı bir esneme gerçekleşmediği takdirde, rejim ani bir devrimci kopuşla değil; artan toplumsal taleplerin bastırılmasının yol açtığı yapısal gerilimlerin birikimi sonucunda kademeli bir meşruiyet erozyonu ve kurumsal çözülme sürecine sürüklenebilir.

Günümüzde reformist perspektif, devrimi tamamlanmış bir tarih değil; gerçekleşmemiş bir vaat olarak görür. Devrim meşru bir kopuştu, ancak kendi ahlâkî ve siyasal vaatlerini hayata geçiremedi.  Reformistlere göre İran’daki temel sorun devrimin karşıtları değil; devrimin kendi iç potansiyelinin sistemli biçimde bastırılmasıdır.

Sonuç

Dolayısıyla İran İslâm Devrimi’nin başarılı olup olmadığı sorusu, tek ve evrensel bir cevaba sahip değildir. Devrimin bilançosu, nesnel bir ölçütle değil; bakış açısıyla, yani devrimden ne beklendiğiyle belirlenir.

İran Devrimi, farklı siyasal ve ideolojik pozisyonlar için farklı anlamlar üretmiş; bu nedenle başarı ya da başarısızlık değerlendirmesi, devrimin kendisinden çok, ona yüklenen anlamla ilgilidir.

Berdibek, M. (2025). Mehdiden önce, devrimden sonra İran. Ketebe Yayınları.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 11 Şubat 2026’da yayımlanmıştır.

Muhammed Berdibek
Muhammed Berdibek
Dr. Muhammed Berdibek - 1983 yılında Bingöl’de doğdu. Lisans eğitimini Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde tamamladı. Yüksek lisansını Orta Doğu Teknik Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları bölümünde yaptı. Doktora öğrenimi, Ankara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde tamamladı. İyi derecede İngilizce ve Farsça bilmekle beraber orta derecede Arapça bilgisine sahiptir. Muhtelif gazete ve dergilerde yazıları yayımlandı."Mehdi’den Önce, Devrimden Sonra İran", "Belki de Dilimden Bu Şarkı Düşmez", "Siyah Güzeldir" ve "Bir de Bakmışsın Uzaklardasın" olmak üzere dört kitap kaleme aldı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

İran İslâm Devrimi: Bir başarı hikâyesi mi?

Yaklaşık yarım asır önce İslâmcıların, liberal-milliyetçilerin ve solcu-Marksistlerin geçici ittifakıyla gerçekleşen İran İslam Devrimi bugün bu kesimler için neyi ifade ediyor? Humeyni’nin ölümünden sonra İslamcılar devrime bakışta nasıl ayrıştı? Dr. Muhammed Berdibek yazdı.

11 Şubat 2026 itibarıyla İran İslâm Devrimi 47. yılına girmiş bulunuyor. Yarım yüzyıla yaklaşan bu tecrübe, yalnızca bir rejim değişikliği değil; monarşinin yıkıldığı, Batı yanlısı bir düzenin tasfiye edildiği ve din temelli yeni bir siyasal meşruiyet modelinin kurulduğu çok büyük, sarsıcı ve tarihsel bir devrimdi. Bölgesel dengeleri altüst etti, Soğuk Savaş’ın ortasında bağımsız bir ideolojik hat açtı ve hâlâ Ortadoğu siyasetinin en belirleyici aktörlerinden birini yarattı.

Ama asıl soru tam da burada duruyor:

Bunca yılın, bunca bedelin ardından İran Devrimi gerçekten başarılı oldu mu?

Bu sorunun cevabı, İran’a nereden baktığınıza göre köklü biçimde değişir. Çünkü İran Devrimi tek bir ideolojik özne tarafından yapılmış, tek bir hedef doğrultusunda ilerlemiş bir devrim değildi. Aksine, İslâmcılar, liberal-milliyetçiler ve solcu-Marksistlerin geçici bir ittifakıyla gerçekleşmiş; fakat iktidar aşamasında bu ittifak hızla çözülmüştü. Dolayısıyla devrimin “başarısı” da nesnel bir ölçütle değil, hangi siyasal ve ideolojik beklentiyle bakıldığına göre anlam kazanır.

Liberal–milliyetçi perspektiften: Kaçırılmış anayasal fırsat

Liberal-milliyetçi bir perspektiften bakıldığında İran Devrimi esasen başarısızdır. Zira bu kesimler için devrimin anlamı, yalnızca monarşinin yıkılması değil; anayasal düzenin kurulması, hukukun üstünlüğünün tesis edilmesi, ulusal egemenliğin kurumsallaşması ve devletin din karşısında sınırlandırılmasıydı. Devrim bu beklentileri mobilize etmiş, ancak iktidar aşamasında bu vaatlerin neredeyse tamamı askıya alınmıştı. 1979 sonrasında ortaya çıkan siyasal yapı, monarşiyi tasfiye etmiş olsa da anayasal çoğulculuğu tesis edememiş; ulusal egemenliği halkın temsil organlarında somutlaştırmak yerine velâyet-i fakih makamında yani ulema sınıfının yönetiminde yoğunlaştırmıştı.

Bu sürecin en çarpıcı göstergesi, devrimin ilk geçiş hükümetlerinde yer alan liberal-milliyetçi aktörlerin hızla sistem dışına itilmesidir. Mehdi Bazargan ve onun temsil ettiği çizgi, devrimi istikrarlı bir anayasal rejime dönüştürme niyetindeydi. Ancak velâyet-i fakih merkezli siyasal eğilime sahip İslamcılar, bu hattı kısa sürede tasfiye etti. Böylece liberal-milliyetçiler, devrimin kurucu aşamasında belirleyici olmalarına rağmen, devrimin kurduğu düzeni yönlendirme imkânını kaybeden ilk aktörler hâline geldi.

Liberal-milliyetçi bakış açısından asıl kırılma noktası burada ortaya çıkar. Devrim, dini kamusal alanda sınırlandırmak yerine devleti dinle özdeşleştirmiş; siyasal meşruiyeti seçilmiş iradeden ziyade dinî otoriteye bağlamıştı. Bu tercih, anayasal denge mekanizmalarının daha en baştan işlevsizleşmesine yol açmış; hukuk, siyasal iktidarı sınırlayan bir çerçeve olmaktan çıkarak iktidarın türevi hâline gelmişti. Sonuçta devrim, otoriter bir monarşiyi sona erdirmiş; ancak onun yerine özgürlükleri güvence altına alan, hukuku siyasal iktidarın üstüne yerleştiren bir anayasal devlet kuramamıştı.

Bu nedenle liberal-milliyetçi hafızada 11 Şubat, bir “kurtuluş” günü olarak değil; kaçırılmış bir anayasal fırsat olarak anlam kazanır. Sorun devrimin gereksizliği değil; devrimin anayasal bir devletle taçlandırılamamış olmasıdır. Devrim yapılmış, ancak anayasanın ruhu hayata geçirilememiştir. Bu perspektiften bakıldığında İran Devrimi, güçlü bir siyasal kopuş yaratmış; fakat kalıcı bir hukuksal kurumsallaşma üretememiştir. 11 Şubat, liberal-milliyetçiler için hâlâ tamamlanmamış bir ihtimalin tarihi olarak durmaktadır.

Solcu–marksist perspektiften: El değiştiren bir devrimin bilançosu

Solcu-Marksist bir perspektiften bakıldığında İran İslâm Devrimi ne bütünüyle başarısız ne de tamamlanmış bir başarıdır. Devrim, bu bakış açısından çelişkili bir tarihsel andır. Bu devrim bir yandan emperyalizme karşı güçlü bir siyasal kopuş üretmiş; diğer yandan bu kopuşu sınıfsal bir iktidar dönüşümüne tahvil edememişti. İran Devrimi, ABD hegemonyasına meydan okuyan, anti-Siyonist ve üçüncü dünyacı bir söylemi bölgesel ölçekte meşrulaştıran nadir örneklerden biri olarak, özellikle Soğuk Savaş bağlamında sol hareketler açısından önemli bir anti-emperyalist kırılma olarak algılanmıştı.

Ancak solcular için devrimin nihai ölçütü dış politika söylemi değil, sınıf iktidarının dönüşümüdür. Bu noktada bilanço açık biçimde olumsuzdur. Devrim sonrasında üretim araçları kamulaştırılmamış, emek merkezli bir iktidar yapısı kurulmamış; ulema merkezli yeni bir egemenlik formu ortaya çıkmıştı. Aslında, monarşik burjuvazinin tasfiye edilmesi, sol çevrelerde geçici bir tarihsel iyimserlik yaratmış; ancak bu boşluk emekçi sınıflar tarafından değil, ulema, bazariler (yani esnaf) ve Devrim Muhafızları Ordusu merkezli askeriye olmak üzere üç ana orta sınıf tarafından doldurulmuş ve bu sınıflar monarşik burjuvazinin yerini almıştı.

Bu dönüşüm sürecinde sol hareketlerin rejimle ilişkisi belirleyici bir kırılma noktası, en büyük hayal kırıklığı ise siyasetle ilişkiliydi. Devrimin ilk yıllarında Tudeh Partisi, Halkın Mücahitleri, Halkın Fedaileri örgütleri ve diğer sol oluşumlar, anti-emperyalist mücadele adına rejimle taktik bir yakınlaşma içine girmişti. Bu kesimler, devrimi “önce ulusal-anti-emperyalist, sonra sosyalist” bir süreç olarak okumuş; İslâmcı iktidarın geçici bir aşama olduğunu varsaymıştı ancak bu okuma, tarihsel olarak ağır bir yanılgıya dayanıyordu. Zira devrim, solun öngördüğü gibi sosyalist bir evreye açılmamış; aksine solun kendisini devletin güvenlik aygıtı içinde eriterek işlevsizleştirmişti.

1980’lerin hemen başından itibaren bu taktik yakınlaşma yerini açık tasfiyeye bırakmıştı. Solcu kadrolar sistematik biçimde tutuklanmış, örgütler dağıtılmış, ideolojik alan tamamen kapatılmıştı. Bu sürecin en karanlık ve belirleyici kırılma noktası ise 1988’de gerçekleşen kitlesel infazlardı. Aralarında Halkın Mücahitleri başta olmak üzere rejime muhalif pek çok siyasal tutuklunun bulunduğu binlerce kişinin yargısız infazı, solcu-Marksist perspektiften devrimin nihai karakterini açıkça ortaya koymuştu. Bu infazlar, yalnızca siyasal bir bastırma değil; devrimin sınıfsal yöneliminin kesinleşmesi anlamına gelmişti.

Yani, solcular, İran Devrimi’ni anti-emperyalist bir halk devrimi olarak okumuş; ancak ortaya çıkan yapı, teokratik bir sınıf devleti olmuştu. Devrim, sınıf mücadelesini iktidara taşımamış; sınıf mücadelesini devletin içine gömmüş, ardından da onu tasfiye etmişti. Devlet aygıtı, sermayeyi ortadan kaldırmak yerine yeniden dağıtmış; emekçi sınıfları iktidara taşımak yerine onları siyasal alanın dışına itmişti.

Bu nedenle solcu-Marksist hafızada 11 Şubat, bir zafer günü değil; el değiştirmiş bir devrimin yıldönümüdür. Devrim halk adına başlamış, fakat halkın doğrudan iktidarına evrilmemişti. Anti-emperyalist bir kopuş yaratılmış; ancak bu kopuş sosyalist bir dönüşümle taçlandırılamamıştı. İran Devrimi, sol açısından yalnızca yarım kalmış bir süreç değil; başka bir sınıfın elinde yeniden biçimlenmiş bir devrim olarak tarihe geçti. Bu bakış açısından 11 Şubat’ın anlamı nettir: “Gerçekleşmiş bir kopuş, ama gerçekleşmemiş bir ümitti.”

İslamcılar perspektifinden 1989’a kadar başarı olarak okunan bir devrim

İslâmcı perspektiften bakıldığında İran İslâm Devrimi, 1989’a kadar büyük ölçüde başarılı bir tarihsel süreç olarak değerlendirilir. Bu dönemde devrim, yalnızca Pehlevî monarşisini yıkmakla kalmamış; Şiî siyasal düşüncede köklü bir kırılma yaratarak velâyet-i fakih ilkesine dayalı yeni bir devlet modeli inşa etmişti. Uzun savaş yılları, dış müdahaleler, uluslararası izolasyon ve iç muhalefet, devrimin başarısızlığına değil; aksine haklılığına ve dayanıklılığına delil olarak okunmuştu. 1979–1989 arası dönem, İslâmcı hafızada devrimin ideolojik, teolojik ve kurumsal olarak yerli yerine oturduğu bir kuruluş ve tahkim evresiydi.

1979 Devrimi, Pehlevî monarşisini yıkmakla kalmamış; Şiî siyasal düşüncede tarihsel bir kırılma yaratmıştı. Ayetullah Humeyni’nin geliştirdiği velâyet-i fakih yorumu, Mehdi’nin yokluğu koşullarında siyasal otoritenin askıya alınması fikrini terk etmiş; temsili ve sürekli bir İslâmî iktidar modelini meşrulaştırmıştı. Bu açıdan devrim, yalnızca bir rejim değişikliği değil; aynı zamanda teolojik bir devrimdi hatta İran devriminden daha büyük bir devrimdi.

1980’ler boyunca İslâmcı çevreler arasında devrimin kaderine ilişkin ciddi bir görüş ayrılığı yoktu. Uzun savaş yılları, uluslararası izolasyon, ekonomik yaptırımlar ve iç muhalefet, devrimin doğruluğunu tartışmaya açan unsurlar değil; aksine onun haklılığını teyit eden sınamalar olarak okunmuştu. Bu dönemde rejimin bekası, ideolojik seferberlik ve güvenlik mantığı üzerinden ele alınmış; özgürlüklerin daraltılması, siyasal alanın kapatılması ve muhalif aktörlerin tasfiyesi, devrimin kendini savunma refleksi olarak meşrulaştırılmıştı. İslâmcı bakış açısından 11 Şubat, bu nedenle sorgulanacak bir tarih değil; sadakat ve süreklilik beyanıydı. Ancak 3 Haziran 1989’da Humeyni’nin ölümü, İslâmcı düşünce içinde sessiz ama derin bir kırılma yarattı. Humeyni’nin ölümüyle birlikte karizmatik otoritenin ortadan kalkması, devrimi sürekli bir olağanüstülük hâliyle ayakta tutan siyasal zemini zayıflattı. Devrim artık yalnızca devrimci bir an olarak değil; normalleşmiş bir devlet düzeni olarak varlığını sürdürmek zorundadır. İşte bu noktada İslâmcı cephe kendi içinde iki farklı hatta ayrılmaya başladı.

1989 sonrasında İslâmcı düşünce iki ayrı hatta ilerledi: Muhafazakârlar, devrimi bitmiş ve korunması gereken bir düzen olarak görürken Reformistler, devrimi bitirilmiş ama henüz tamamlanmamış bir süreç olarak okudular. Bu nedenle İran’daki temel gerilim, devrim karşıtlarıyla değil; devrimin hangi yorumunun geleceği belirleyeceğiyle ilgilidir. Devrim sürmektedir, ancak herkes için aynı anlama gelmemektedir.

1989 sonrası muhafazakâr İslâmcı hat: Kurumsallaşma, merkezîleşme ve süreklilik

1989 sonrasında muhafazakâr İslâmcı çizgi, İran İslâm Devrimi’ni tamamlanmış ve nihai bir tarihsel an olarak kavramsallaştırmıştı. Ayetullah Humeyni’nin ölümü, bu hat açısından devrimin zayıflaması değil; aksine karizmatik devrimcilikten kurumsal devlete geçişin zorunlu bir aşaması olarak okunmuştu. Bu dönemde temel hedef, devrimin ideolojik mirasını tartışmaya açmak değil; onu devlet aklına dönüştürmek olmuştu. Velâyet-i fakih ilkesi bu çerçevede daha da merkezîleştirilmiş, rejimin kurucu mantığı anayasal ve kurumsal düzeyde tahkim edilmişti.

Bu sürecin siyasal ifadesi, Ali Hamaney liderliğinde şekillenen yeni denge düzeniydi. Muhafazakâr çizgi, devrimin sürekliliğini halk iradesinin değişkenliğine değil; İslâmî düzenin korunmasına bağlamıştı. Bu nedenle siyasal katılım, rejimin sınırları içinde anlamlı görülmüş; rejimin kurucu ilkelerini sorgulayan her eğilim potansiyel bir tehdit olarak değerlendirilmişti. Güvenlik aygıtları, yargı ve ideolojik kurumlar bu dönemde devrimi “koruyan” asli unsurlar hâline gelmişti.

Bu muhafazakâr bakış açısında toplumsal sorunların kaynağı, çoğunlukla dış müdahale, kültürel çözülme ve ideolojik gevşeme olarak tanımlanmıştı. Ekonomik eşitsizlikler, temsil krizleri ya da genç kuşakların artan talepleri, rejimin yapısal sorunları olarak değil; devrime karşı yürütülen uzun vadeli bir yıpratma stratejisinin parçası olarak okundu. Bu nedenle çözüm, reform ya da yeniden yorum değil; ideolojik sertleşme ve kurumsal disiplin oldu.

2000’ler ve sonrasında muhafazakâr çizgi, devrimi artık devrimci bir andan ziyade jeopolitik bir direniş kimliği üzerinden tanımladı. Anti-emperyalizm, bölgesel nüfuz ve “direniş ekseni” söylemi, iç meşruiyetin de temel dayanaklarından biri hâline geldi. Muhafazakâr İslâmcı perspektifte devrim, sorgulanacak bir geçmiş değil; korunacak bir düzen olarak günümüze taşındı.

1989 sonrası reformist İslâmcı hat: Normalleşme, aşınma ve içsel eleştiri

1989 sonrası reformist İslâmcı çizgi ise aynı süreci bambaşka bir çerçevede okudu. Humeyni’nin ölümü, reformist perspektifte devrimin kapanışı değil; devrimin karizmaya dayalı meşruiyetinin sona ermesi anlamına geliyordu. Bu durum, İslâm Cumhuriyeti’ni yeni bir gerçekle yüzleştirdi: Devrim artık sürekli olağanüstülük hâliyle değil, normalleşmiş bir devlet düzeni olarak varlığını sürdürmek zorundaydı. Reformist akıl tam da bu noktada devrimin geleceğini sorgulamaya başladı.

Reformistlere göre devrim, monarşiyi yıkmış; ancak halk egemenliğini kurumsallaştıramamıştı. Velâyet-i fakih ilkesi, başlangıçta devrimi mümkün kılan koruyucu bir çerçeve olabilirdi; fakat zamanla mutlaklaştırılarak devrimin kendisinin yerine geçmişti. Bu nedenle reformist eleştiri, rejim karşıtlığından çok, rejim içi bir yeniden anlamlandırma talebi olarak ortaya çıktı. Bu noktada, Reformistler devrimi yıkmak istemez; devrimi tek bir kutsal yoruma kilitleyen iktidar anlayışını dönüştürmek istediler.

1990’ların sonlarından itibaren bu çizgi, özellikle reformist Cumhurbaşkanı Hatemi döneminde siyasal karşılığını bulmuştur. “İslâmî demokrasi”, “hukuk devleti”, “sivil toplum” ve “toplum–devlet dengesi” gibi kavramlar reformist söylemin merkezine yerleştirdi. Reformistlere göre sorun, İslâm ile demokrasi arasındaki teorik bir çelişki değil; dinin devlet aygıtı tarafından mutlaklaştırılmasıydı. Ancak bu reformist açılım, rejimin kurucu sınırlarına çarptı ve muhafazakârlar tarafından sistematik biçimde sınırlandırıldı.

Yani reformist perspektife göre, sosyo-kültürel alanlarda anlamlı ve kalıcı bir esneme gerçekleşmediği takdirde, rejim ani bir devrimci kopuşla değil; artan toplumsal taleplerin bastırılmasının yol açtığı yapısal gerilimlerin birikimi sonucunda kademeli bir meşruiyet erozyonu ve kurumsal çözülme sürecine sürüklenebilir.

Günümüzde reformist perspektif, devrimi tamamlanmış bir tarih değil; gerçekleşmemiş bir vaat olarak görür. Devrim meşru bir kopuştu, ancak kendi ahlâkî ve siyasal vaatlerini hayata geçiremedi.  Reformistlere göre İran’daki temel sorun devrimin karşıtları değil; devrimin kendi iç potansiyelinin sistemli biçimde bastırılmasıdır.

Sonuç

Dolayısıyla İran İslâm Devrimi’nin başarılı olup olmadığı sorusu, tek ve evrensel bir cevaba sahip değildir. Devrimin bilançosu, nesnel bir ölçütle değil; bakış açısıyla, yani devrimden ne beklendiğiyle belirlenir.

İran Devrimi, farklı siyasal ve ideolojik pozisyonlar için farklı anlamlar üretmiş; bu nedenle başarı ya da başarısızlık değerlendirmesi, devrimin kendisinden çok, ona yüklenen anlamla ilgilidir.

Berdibek, M. (2025). Mehdiden önce, devrimden sonra İran. Ketebe Yayınları.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 11 Şubat 2026’da yayımlanmıştır.

Muhammed Berdibek
Muhammed Berdibek
Dr. Muhammed Berdibek - 1983 yılında Bingöl’de doğdu. Lisans eğitimini Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde tamamladı. Yüksek lisansını Orta Doğu Teknik Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları bölümünde yaptı. Doktora öğrenimi, Ankara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde tamamladı. İyi derecede İngilizce ve Farsça bilmekle beraber orta derecede Arapça bilgisine sahiptir. Muhtelif gazete ve dergilerde yazıları yayımlandı."Mehdi’den Önce, Devrimden Sonra İran", "Belki de Dilimden Bu Şarkı Düşmez", "Siyah Güzeldir" ve "Bir de Bakmışsın Uzaklardasın" olmak üzere dört kitap kaleme aldı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x