İran’a yönelik ABD/İsrail saldırıları yalnızca Ortadoğu’daki bir güç mücadelesinin yeni aşaması değil; İkinci Dünya Savaşı’nı kazanan aktörlerin inşa ettiği uluslararası düzenin taşıyıcı sütunlarının çatırdamaya başladığını gösteren tarihsel bir kırılma anı.
1945’ten bu yana devletler arası ilişkileri düzenleyen güç kullanma yasağı, kolektif güvenlik ilkesi ve kurumsal denge mekanizmaları, bilhassa sistemi kuran küresel aktörlerin siyasi tercihlerine bağlı olarak aşınıyor. Diplomasi kanallarının açık olduğu bir dönemde askeri seçeneğin hukuksuz şekilde devreye sokulması, normların değil; çıplak güç hesaplarının belirleyici hale geldiğini ispatlıyor. Bugün yaşananlar yalnızca bölgesel istikrarı değil, küresel sistemin meşruiyetini de tartışmaya açıyor. İran dosyası da bu anlamda bir istisna değil; uzun süredir biriken yapısal çözülmenin ayyuka çıkması.
Gri alandan açık savaşa: Uluslararası düzenin sonu mu?
ABD ve İsrail’in İran saldırıları, sıradan bir bölgesel askeri tırmanışın çok ötesinde uluslararası hukukun temel ilkelerinden birisi olan güç kullanma yasağını (Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2/4 maddesini) fiilen ortadan kaldıran kritik bir eşiği ifade ediyor. İran’ın üst düzey askeri ve siyasi figürlerine yönelik nokta operasyonlar, altyapı hedeflerinin vurulması ve komuta merkezlerinin devre dışı bırakılması, “önleyici müdahale” doktrini altında meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Aslında meselenin odak noktası yalnızca İran değil; söz konusu güç kullanma yasağı, BMGK daimî üyeleri veya yakın müttefikleri söz konusu olduğunda bağlayıcılığını yitiriyor. Bunun en somut örneğine 7 Ekim 2023 sonrası İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırım sürecinde şahit olduk ve uluslararası örgütlerin ya da uluslararası toplumun tepkisi henüz kınama ve çağrı düzeyinin ötesine geçebilmiş değil. İsrail’in Batı Şeria başta olmak üzere Filistin topraklarında yürüttüğü işgal ve hukuksuzlukları önleme konusunda da ne BM ne de bir başka örgüt, herhangi bir somut adım atabilmekten çok uzakta kalıyor. Keza 14 yıl süren Suriye iç savaşı süresince Güvenlik Konseyi’nin veto mekanizması sayesinde ABD tarafından felç edilmesi, Ukrayna’da ise fiilî güç mücadelesinin hukuki normları gölgede bırakması, bugünkü İran saldırısının istisna değil küresel sistemin yeni gerçekliği olduğunu gösteriyor.
Kurumların yapısal bozukluğu, karar alma süreçlerinin adaletsizliği ve yaptırım kapasitesinin işlevsizliği Birleşmiş Milletler’i sahadaki hiçbir siyasi ve askeri gerçekliği değiştiremeyecek noktaya sürükledi. Mussolini İtalya’sı 1935’te sömürgeci ve yayılmacı arayışlarla Habeşistan’ı işgal ettiğinde Milletler Cemiyeti’nin aldığı yaptırım kararlarını dahi uygulayamaması, örgütün “selasının okunduğu” anlamına geliyordu. Bugün yine benzer bir durumla karşı karşıyayız; normlar yürürlükte fakat bağlayıcılık aşınmış durumda.
Uluslararası ilişkiler literatüründe realizmin öncü isimlerinden Hans Morgenthau’nun “uluslararası politikanın bir güç mücadelesi olduğu” önermesinin doğruluğu bir kez daha teyit ediliyor. Kuralların sahada karşılığı olmasının anahtarı, “güç dengesiyle desteklenmesidir.” Güç dengesi olmadığında ise normatif düzen hızla aşınır. ABD–İsrail’in İran’a yönelik saldırısı bu açıdan yalnızca iki taraf arasında bir hesaplaşma değil; uluslararası sistemin anarşik doğasının en çıplak haliyle ayyuka çıkması. Zira anarşi, kuralsızlık değil; kuralların uygulanmasını sağlayacak merkezi bir otoritenin yokluğudur. 28 Şubat’tan bugüne yaşananlar “gücü yeten aktörlerin, hukuk ya da uluslararası normları sadece kendi stratejik çıkarlarına göre şekillendirdiği” gerçeğini bir kez daha teyit etti. İsrail ve ABD’nin temel insan haklarını, uluslararası hukuku ve egemenlik kavramını ihlal eden hamlelerinin “cezasız” kalması, BM sisteminin etik ve hukuki zeminini tamamen buharlaştırdı.
1945 düzeninin çöküşü ve Washington’ın intiharı: Meşruiyet krizine giden yol
İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Birleşmiş Milletler sistemi, uluslararası ticarete, ekonomiye kurallar getiren Bretton Woods kurumları, kolektif güvenlik mimarisi, “savaşın yıkımını tekrar etmeme” iddiası üzerine inşa edilmişti. Soğuk Savaşın yarattığı güç dengesi ve büyük ölçüde Amerikan hegemonyası ekseninde şekillenen bu uluslararası düzen; güç kullanımını sınırlaması, meşruiyet arayışını zorunlu kılması ve devlet davranışlarını belirli kurallara bağlayan bir çerçeve sunabiliyordu. Çift kutuplu sistemin sona ermesiyle bu çerçevenin bizzat kurucu aktörü tarafından aşındırıldığı hatta imha edildiği bir tabloyla karşı karşıyayız. İran’a yönelik saldırılar sürecinde İsrail ile kurduğu askeri eşgüdüm, Washington’ın neredeyse bir asıra yakın sürede inşa ettiği normatif düzeni kendi eliyle çöpe attığını gösteriyor. Bugün şunu açık şekilde görmek mümkün; “Kural temelli uluslararası düzen” söylemi, büyük güçlerin çıkarları söz konusu olduğunda yerini seçici bir meşruiyet üretimine bırakıyor. Bu durum yalnızca İran dosyasıyla sınırlı kalmıyor; Gazze’de aylardır soykırıma verilen koşulsuz destek, ABD’nin normatif inşası ile stratejik tercihleri arasındaki uçurumu derinleştirdi.
İsrail’in varoluşsal tehdit algısı ve güvenlik paranoyası, Ortadoğu’da genişleyen bir saldırı pratiğine evrilmiş vaziyette. Bu kural tanımaz saldırganlık, bölgeyi ve küresel sistemi istikrarsızlaştıran sonuçlar üretiyor. Washington’ın İsrail saldırganlığını sınırlamak yerine koşulsuz destek sunması, hegemonyasının meşruiyet zeminini aşındırıyor. Gazze, Venezuela, Grönland ve İran örneklerindeki bu eylemleri ABD adına kısa vadede askeri üstünlük ve caydırıcılık üretiyor görüntüsü yaratsa da uzun vadede müttefiklerin güven algısını derinden zedeliyor. Zira uluslararası sistemde hegemon sıfatının korunması yalnızca askeri ya da ekonomik kapasiteyle değil, kurulan düzenin öngörülebilirliğiyle ayakta kalır. Hegemonun müttefikleri için bağlayıcı ama kendisi ve yakın ortakları için esnetilebilir bir uluslararası düzen, sistemin dışında kaldığı hissiyatına kapılan aktörleri alternatif arayışlara mecbur kılar. Bugüne dek ABD’nin geleneksel müttefikleri olagelmiş birçok ülkenin, “stratejik otonomi” arayışları bu bağlamda tesadüf değil.
Donald Trump, saldırgan eylemlerini başarı hikayesi olarak pazarlayadursun, bu sürecin ABD açısından ciddi ve geri dönülemez maliyetleri olacak. Hegemonyasının en kritik sermayelerinden birisi olan -asgari- güvenilirliğini yitiren Washington’ın hem rakipleri hem de müttefikleri, uzun vadeli stratejik hesaplarını güncelliyor.
Düzen çökerken yeni bir mimari arayışı
Gelinen nokta yalnızca İran ile ABD/İsrail arasındaki bir savaş değil; 1945 sonrası inşa edilmiş olan uluslararası düzenin meşruiyet krizi. Güç kullanma serbestisinin elden ele dolaştığı, egemen devletlerin açık saldırılarla topraklarını kaybettiği ve uluslararası kurumların sahadaki gerçekliğe etki edemediği durumlarda, “kural temelli düzen” söyleminin herhangi bir karşılığı kalmıyor. Washington’ın son yıllardaki yanlış tercihleri, bu meşruiyet erozyonunu hızlandırıyor. Devlet başkanlarını kaçırmak, dini liderleri hedef alan suikastlar yürütmek, yaptırımların ve ekonomik araçların siyasi baskı mekanizmasına dönüştürülmesi, ticaret savaşları ve gümrük tarifeleri üzerinden kurulan baskı dili; Washington’ın küresel liderliğini normatif bir zeminden ziyade araçsal bir güç kullanımına indirgediği algısını güçlendiriyor. İsrail’in güvenlik paranoyasına ve yayılmacı arayışlarına sunulan koşulsuz destek de eklendiğinde, ortaya öngörülebilir ve kapsayıcı bir hegemonya değil; vizyonsuz güvenlik öncelikleriyle hareket eden bir güç görüntüsü çıkıyor. Lakin tarihe baktığımızda hegemonyanın sadece askeri üstünlükle sürdürülemediğini ve güven/rıza inşa etmenin ne derece mühim olduğu görülüyor. Kurallar ve ittifakların herkese adil şekilde uygulanacağına dair inanç ortadan kalktığında sistem çözülecektir. Bugün birçok ülkenin “stratejik otonomi” arayışını yükseltmesi, alternatif ekonomik ve güvenlik ağları kurma çabası bu güven kaybının sonucudur.
Mevcut düzensizlik sürdürülebilir bir iklim sunmuyor. Normların aşındığı, kriz yönetiminin kurumsallıktan koptuğu bir uluslararası sistem; rekabete, yanlış hesaplamalara ve zincirleme çatışmalara her zaman daha açıktır. Ve maalesef tarih, büyük savaşların çoğu zaman bu sistemik belirsizlik dönemlerinde çıktığını gösteriyor.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 12 Mart 2026’da yayımlanmıştır.



