İsrail savaş hukukunu değiştirmeye çalışıyor

İsrail, askerlerini korumak adına Filistinli sivillerin hiçbir yaptırıma maruz kalmadan öldürülebileceğini öngören "zayiat vermeme doktrini" ve Hamas'ı caydırmak için kasıtlı olarak sivil alanlara saldırılmayı meşru kılmaya çalışıyor.

Son zamanlarda İsrail’in savaşta orantılılık ilkesini yorumlayışı tartışmalara yol açtı. Genellikle Filistinli liderleri hedef alan İsrail suikastlarının uzun süredir devam eden tarihi ve beraberinde getirdiği ve özellikle son saldırılarda artan sivil zayiatlar askeri operasyonların yürütülmesinde ve hukuki gerekçelendirilmesinde önemli bir değişimi yansıtıyor.

Londra Queen Mary Üniversitesi’nde Uluslararası Hukuk dalında profesörlük yapan Neve Gordon, Al Jazeera için kaleme aldığı makalesinde İsrail’in tarihsel ve güncel suikast politikalarını mercek altına alarak, hedef gözeterek öldürmelerde ve buna bağlı sivil kayıplarda önemli bir artış olduğunu vurguluyor. Neve Gordon, yüksek profilli suikast girişimlerini ve bunların yansımalarını inceleyerek, İsrail’in askeri stratejilerini haklı çıkarmak için uluslararası silahlı çatışma yasalarını yeniden şekillendirmeye çalıştığını öne sürüyor.

Yazının öne çıkan kısımlarını paylaşıyoruz:

“Çoğu insan muhtemelen bunu bilmiyordur ama Wikipedia’da “İsrail tarafından gerçekleştirilen suikastların listesi” adlı bir sayfa var. Temmuz 1956’da başlıyor ve bugüne kadar 68 yıl boyunca devam ediyor. Listede çoğunluğu Filistinliler oluşturuyor; aralarında Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nden Gassan Kenafani, El Fetih’ten Ebu Cihad olarak da bilinen Halil İbrahim El Vezir, Hamas’tan Şeyh Ahmed Yasin ve Filistin İslami Cihad’dan Fethi Şaqaqi gibi ünlü Filistinli liderler var.

Bu uzun listeye bakıldığında, İsrail’in yıllar içinde gerçekleştirdiği suikast ve suikast girişimlerinin sayısının katlanarak arttığını fark etmemek mümkün değil: 1970’lerde 14 iken, 2000’li yılların ilk on yılında 150’nin üzerine çıktı ve Ocak 2020’den bu yana da 24 suikast gerçekleşti.

‘Güvenli bölge”ler de artık güvenli değil

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu 13 Temmuz’da İsrail’in Gazze’de Hamas’ın askeri komutanı Muhammed Deif’i öldürme girişimini kutlamak üzere bir basın toplantısı düzenlediğinde bu liste aklıma geldi. İsrail savaş uçakları ve insansız hava araçları, şu anda yoğun nüfuslu çadırlarda yaşayan tahminen 80,000 yerinden edilmiş Filistinliyi barındıran el-Mevasi kampını henüz vurmuştu.

Pilotlar bombardımandan sadece birkaç dakika sonra, aralarında çok sayıda kadın ve çocuğun da bulunduğu en az 90 Filistinliyi katletti ve 300 kişiyi de yaraladı. Tüm bunlar İsrail’in daha önce “güvenli bölge” olarak belirlediği bir alanda meydana geldi. Kömürleşmiş ve parçalanmış cesetlerin korkunç görüntüleri sosyal medyayı doldururken, İsrail’in ABD yapımı birkaç güdümlü yarım tonluk bomba kullandığına dair haberler ortaya çıktı.

Bu katliamdan sadece birkaç saat sonra Tel Aviv’deki Savunma Bakanlığı merkezinde düzenlediği basın toplantısında Netanyahu, Deif’in öldürüldüğünden “tam olarak emin olmadığını” kabul etti, ancak “Hamas komutanlarına yönelik suikast girişiminin bile dünyaya Hamas’ın günlerinin sayılı olduğu mesajını verdiğini” ileri sürdü.

Ancak “İsrail tarafından gerçekleştirilen suikastların listesi”ne hızlıca göz atmak bile Netanyahu’nun yalan bir dille konuştuğunu açıkça ortaya koyuyor. İsrail’in Hamas’ın siyasi liderleri Şeyh Yasin ve Abdülaziz el Rantisi’yi ya da askeri liderleri Yahya Ayyaş ve Salah Şehade’yi öldürmesinin hareketi zayıflatmadığını, aksine daha da güçlendirdiğini kendisi de çok iyi biliyor.

Şirin gözükme adına suikast…

İsrail’in yıllar boyunca gerçekleştirdiği suikastlar, suikastların öncelikle İsrailli liderler tarafından seçmenlerine şirin görünmek ve onları harekete geçirmek için kullanıldığını gösteriyor. Netanyahu’nun son basın toplantısı da buna bir istisna teşkil etmiyor.

Ancak Wikipedia’daki liste ne kadar ürkütücü olursa olsun, listedeki isimler meselenin sadece bir yönünü anlatıyor. Çünkü başarılı ve başarısız her bir suikast girişimi bu suikastlarda öldürülen sivillerin sayısını içermiyor.

Örneğin, 13 Temmuz saldırısı Deif’in hayatına yönelik bilinen sekizinci girişimdi ve İsrail’in ona suikast düzenlemek için giriştiği mücadelede öldürdüğü toplam sivil sayısını hesaplamak zor. Wikipedia’daki liste, suikastlardaki artışın sivil ölümlerinde nasıl katlanarak bir artışa yol açtığını ortaya koymuyor.

İsrail’in mevcut suikast politikasını ikinci Filistin İntifadası sırasındaki politikasıyla karşılaştırdığımızda bu durum açıkça ortaya çıkıyor. İsrail 2002 yılında Hamas’ın Kassam Tugayları lideri Salah Şehade’ye suikast düzenlediğinde aralarında Şehade, eşi, 15 yaşındaki kızı ve sekiz çocuğun da bulunduğu 15 kişi öldürülmüştü.

“İstihbarat hatası”

Saldırının ardından İsrail’de sivillerin hayatını kaybetmesi nedeniyle büyük bir infial yaşanmış, 27 İsrailli pilot Gazze üzerinde suikast sortileri yapmayı reddeden bir mektup imzalamıştı. Neredeyse on yıl sonra, bir İsrail soruşturma komisyonu, “istihbarat hatası” nedeniyle, komutanların o sırada bitişik binalarda sivillerin bulunduğunu bilmediklerini ve bilselerdi saldırıyı iptal edeceklerini tespit etti.

Komisyonun bulguları, savaşan tarafın saldırıdan elde etmeyi beklediği “somut ve doğrudan” askeri avantaja kıyasla “aşırı” olmadığı sürece, çatışmalara doğrudan katılmayan sivillerin öldürülmesine izin veren ya da en azından hoş gören silahlı çatışma yasalarıyla aynı doğrultuda.

Orantılılık ilkesi olarak bilinen bu kural, beklenen askeri avantajı beklenen sivil zarara karşı tartarak bir askeri operasyonun amaçlarının araçlarını haklı çıkarmasını sağlamayı öngörür.

Ancak bugün, hem İsrail’in benimsediği şiddet yöntemleri hem de sunduğu hukuki gerekçeler bakımından komisyonun vardığı sonuçlardan ışık yılı kadar uzaktayız.

Birincisi, İsrail’in savaş yürütme biçimi 2002’den bu yana dramatik bir şekilde değişti. Gazilerden oluşan Breaking the Silence adlı İsrailli örgüte göre 2008’den bu yana İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarına iki doktrin yön verdi. Bunlardan ilki, İsrail askerlerini korumak adına Filistinli sivillerin hiçbir yaptırıma maruz kalmadan öldürülebileceğini öngören “zayiat vermeme doktrini”; ikinci doktrin ise Hamas’ı caydırmak için kasıtlı olarak sivil alanlara saldırılmasını öngörüyor.

“Bir şeyi uzunca zaman yaparsanız…”

Bu doktrinler şaşırtıcı olmayan bir şekilde, silahlı çatışma yasalarına göre savaş suçu ve insanlığa karşı suç teşkil eden kitlesel ölümlere yol açan saldırılara neden oldu. Sonuç olarak, İsrail’in askeri hukukçuları silahlı çatışma kanunlarını yorumlama biçimlerini yeni savaş stratejileriyle uyumlu hale getirecek şekilde değiştirmek zorunda kaldılar.

Yirmi yıl önce bir Hamas liderine suikast düzenlerken 14 sivilin öldürülmesi İsrail soruşturma komisyonu tarafından orantısız ve dolayısıyla savaş suçu olarak değerlendirildiyse, 7 Ekim’den sonraki ilk haftalarda ordu, her bir alt düzey Hamas yetkilisi için 15 veya 20 sivilin öldürülmesine izin verilebileceğine karar verdi. Eğer hedef üst düzey bir Hamas yetkilisiyse, ordu “tek bir komutanın öldürülmesi için 100’den fazla sivilin öldürülmesine izin verdi”.

Bu kulağa son derece korkunç gelebilir, ancak İsrail ordusunun Uluslararası Hukuk Departmanında görevli bir subay 2009 yılında Haaretz gazetesine verdiği bir röportajda bu tür değişiklikler konusunda son derece açık konuştu: “Bizim askeri amacımız orduya ayak bağı olmak değil, ona hukuka uygun bir şekilde kazanması için gerekli araçları sağlamaktır.”

Dairenin eski başkanı Albay Daniel Reisner de bu stratejinin “uluslararası hukukun revizyonu” yoluyla izlendiğini açıkça ifade etmişti.

“Bir şeyi yeterince uzun süre yaparsanız, dünya bunu kabul edecektir” diyen Reisner, “Uluslararası hukukun tamamı artık, bugün yasak olan bir eylemin, yeterli sayıda ülke tarafından uygulandığında izin verilebilir hale geleceği fikrine dayanmaktadır” dedi.

Başka bir deyişle, orantılılığı hesaplama şeklimiz a priori bir ahlaki hüküm tarafından değil, orduların yeni ve çoğu zaman daha ölümcül savaş yürütme biçimlerini benimserken ortaya çıkardıkları normlar ve gelenekler tarafından belirleniyor.

Uluslararası hukuk ve risk

Netanyahu da bunu çok iyi biliyor. Potansiyel “ikincil zarar” ve kullanılacak mühimmatın türü hakkında tatmin edici bilgi aldıktan sonra el-Mevasi saldırısını şahsen onayladığını ifade etmişti.

Açık olan şu ki, İsrail Gazze’yi yerle bir edip on binlerce insanı öldürürken, aynı zamanda savaş yapma normlarını yeniden şekillendirmeye ve silahlı çatışma yasalarının yorumlanmasını önemli ölçüde değiştirmeye çalışıyor.

Netanyahu ve hükümeti İsrail’in orantılılık anlayışını diğer devlet aktörleri arasında kabul edilebilir hale getirmeyi başarırsa, silahlı çatışma hukuku soykırım şiddetini önlemek yerine meşrulaştıracaktır. Aslında, tüm uluslararası hukuk düzeninin mimarisi şu anda risk altında.”

Bu yazı ilk kez 23 Temmuz 2024’te yayımlanmıştır.

Neve Gordon’un Al Jazeera haber sitesinde yayınlanan “Israel seeks to rewrite the laws of war” başlıklı yazısından öne çıkan bazı bölümler Caner Köseler tarafından çevrilmiş ve editoryal katkısıyla yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz: https://www.aljazeera.com/opinions/2024/7/15/israel-seeks-to-rewrite-the-laws-of-war

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

İsrail savaş hukukunu değiştirmeye çalışıyor

İsrail, askerlerini korumak adına Filistinli sivillerin hiçbir yaptırıma maruz kalmadan öldürülebileceğini öngören "zayiat vermeme doktrini" ve Hamas'ı caydırmak için kasıtlı olarak sivil alanlara saldırılmayı meşru kılmaya çalışıyor.

Son zamanlarda İsrail’in savaşta orantılılık ilkesini yorumlayışı tartışmalara yol açtı. Genellikle Filistinli liderleri hedef alan İsrail suikastlarının uzun süredir devam eden tarihi ve beraberinde getirdiği ve özellikle son saldırılarda artan sivil zayiatlar askeri operasyonların yürütülmesinde ve hukuki gerekçelendirilmesinde önemli bir değişimi yansıtıyor.

Londra Queen Mary Üniversitesi’nde Uluslararası Hukuk dalında profesörlük yapan Neve Gordon, Al Jazeera için kaleme aldığı makalesinde İsrail’in tarihsel ve güncel suikast politikalarını mercek altına alarak, hedef gözeterek öldürmelerde ve buna bağlı sivil kayıplarda önemli bir artış olduğunu vurguluyor. Neve Gordon, yüksek profilli suikast girişimlerini ve bunların yansımalarını inceleyerek, İsrail’in askeri stratejilerini haklı çıkarmak için uluslararası silahlı çatışma yasalarını yeniden şekillendirmeye çalıştığını öne sürüyor.

Yazının öne çıkan kısımlarını paylaşıyoruz:

“Çoğu insan muhtemelen bunu bilmiyordur ama Wikipedia’da “İsrail tarafından gerçekleştirilen suikastların listesi” adlı bir sayfa var. Temmuz 1956’da başlıyor ve bugüne kadar 68 yıl boyunca devam ediyor. Listede çoğunluğu Filistinliler oluşturuyor; aralarında Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nden Gassan Kenafani, El Fetih’ten Ebu Cihad olarak da bilinen Halil İbrahim El Vezir, Hamas’tan Şeyh Ahmed Yasin ve Filistin İslami Cihad’dan Fethi Şaqaqi gibi ünlü Filistinli liderler var.

Bu uzun listeye bakıldığında, İsrail’in yıllar içinde gerçekleştirdiği suikast ve suikast girişimlerinin sayısının katlanarak arttığını fark etmemek mümkün değil: 1970’lerde 14 iken, 2000’li yılların ilk on yılında 150’nin üzerine çıktı ve Ocak 2020’den bu yana da 24 suikast gerçekleşti.

‘Güvenli bölge”ler de artık güvenli değil

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu 13 Temmuz’da İsrail’in Gazze’de Hamas’ın askeri komutanı Muhammed Deif’i öldürme girişimini kutlamak üzere bir basın toplantısı düzenlediğinde bu liste aklıma geldi. İsrail savaş uçakları ve insansız hava araçları, şu anda yoğun nüfuslu çadırlarda yaşayan tahminen 80,000 yerinden edilmiş Filistinliyi barındıran el-Mevasi kampını henüz vurmuştu.

Pilotlar bombardımandan sadece birkaç dakika sonra, aralarında çok sayıda kadın ve çocuğun da bulunduğu en az 90 Filistinliyi katletti ve 300 kişiyi de yaraladı. Tüm bunlar İsrail’in daha önce “güvenli bölge” olarak belirlediği bir alanda meydana geldi. Kömürleşmiş ve parçalanmış cesetlerin korkunç görüntüleri sosyal medyayı doldururken, İsrail’in ABD yapımı birkaç güdümlü yarım tonluk bomba kullandığına dair haberler ortaya çıktı.

Bu katliamdan sadece birkaç saat sonra Tel Aviv’deki Savunma Bakanlığı merkezinde düzenlediği basın toplantısında Netanyahu, Deif’in öldürüldüğünden “tam olarak emin olmadığını” kabul etti, ancak “Hamas komutanlarına yönelik suikast girişiminin bile dünyaya Hamas’ın günlerinin sayılı olduğu mesajını verdiğini” ileri sürdü.

Ancak “İsrail tarafından gerçekleştirilen suikastların listesi”ne hızlıca göz atmak bile Netanyahu’nun yalan bir dille konuştuğunu açıkça ortaya koyuyor. İsrail’in Hamas’ın siyasi liderleri Şeyh Yasin ve Abdülaziz el Rantisi’yi ya da askeri liderleri Yahya Ayyaş ve Salah Şehade’yi öldürmesinin hareketi zayıflatmadığını, aksine daha da güçlendirdiğini kendisi de çok iyi biliyor.

Şirin gözükme adına suikast…

İsrail’in yıllar boyunca gerçekleştirdiği suikastlar, suikastların öncelikle İsrailli liderler tarafından seçmenlerine şirin görünmek ve onları harekete geçirmek için kullanıldığını gösteriyor. Netanyahu’nun son basın toplantısı da buna bir istisna teşkil etmiyor.

Ancak Wikipedia’daki liste ne kadar ürkütücü olursa olsun, listedeki isimler meselenin sadece bir yönünü anlatıyor. Çünkü başarılı ve başarısız her bir suikast girişimi bu suikastlarda öldürülen sivillerin sayısını içermiyor.

Örneğin, 13 Temmuz saldırısı Deif’in hayatına yönelik bilinen sekizinci girişimdi ve İsrail’in ona suikast düzenlemek için giriştiği mücadelede öldürdüğü toplam sivil sayısını hesaplamak zor. Wikipedia’daki liste, suikastlardaki artışın sivil ölümlerinde nasıl katlanarak bir artışa yol açtığını ortaya koymuyor.

İsrail’in mevcut suikast politikasını ikinci Filistin İntifadası sırasındaki politikasıyla karşılaştırdığımızda bu durum açıkça ortaya çıkıyor. İsrail 2002 yılında Hamas’ın Kassam Tugayları lideri Salah Şehade’ye suikast düzenlediğinde aralarında Şehade, eşi, 15 yaşındaki kızı ve sekiz çocuğun da bulunduğu 15 kişi öldürülmüştü.

“İstihbarat hatası”

Saldırının ardından İsrail’de sivillerin hayatını kaybetmesi nedeniyle büyük bir infial yaşanmış, 27 İsrailli pilot Gazze üzerinde suikast sortileri yapmayı reddeden bir mektup imzalamıştı. Neredeyse on yıl sonra, bir İsrail soruşturma komisyonu, “istihbarat hatası” nedeniyle, komutanların o sırada bitişik binalarda sivillerin bulunduğunu bilmediklerini ve bilselerdi saldırıyı iptal edeceklerini tespit etti.

Komisyonun bulguları, savaşan tarafın saldırıdan elde etmeyi beklediği “somut ve doğrudan” askeri avantaja kıyasla “aşırı” olmadığı sürece, çatışmalara doğrudan katılmayan sivillerin öldürülmesine izin veren ya da en azından hoş gören silahlı çatışma yasalarıyla aynı doğrultuda.

Orantılılık ilkesi olarak bilinen bu kural, beklenen askeri avantajı beklenen sivil zarara karşı tartarak bir askeri operasyonun amaçlarının araçlarını haklı çıkarmasını sağlamayı öngörür.

Ancak bugün, hem İsrail’in benimsediği şiddet yöntemleri hem de sunduğu hukuki gerekçeler bakımından komisyonun vardığı sonuçlardan ışık yılı kadar uzaktayız.

Birincisi, İsrail’in savaş yürütme biçimi 2002’den bu yana dramatik bir şekilde değişti. Gazilerden oluşan Breaking the Silence adlı İsrailli örgüte göre 2008’den bu yana İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarına iki doktrin yön verdi. Bunlardan ilki, İsrail askerlerini korumak adına Filistinli sivillerin hiçbir yaptırıma maruz kalmadan öldürülebileceğini öngören “zayiat vermeme doktrini”; ikinci doktrin ise Hamas’ı caydırmak için kasıtlı olarak sivil alanlara saldırılmasını öngörüyor.

“Bir şeyi uzunca zaman yaparsanız…”

Bu doktrinler şaşırtıcı olmayan bir şekilde, silahlı çatışma yasalarına göre savaş suçu ve insanlığa karşı suç teşkil eden kitlesel ölümlere yol açan saldırılara neden oldu. Sonuç olarak, İsrail’in askeri hukukçuları silahlı çatışma kanunlarını yorumlama biçimlerini yeni savaş stratejileriyle uyumlu hale getirecek şekilde değiştirmek zorunda kaldılar.

Yirmi yıl önce bir Hamas liderine suikast düzenlerken 14 sivilin öldürülmesi İsrail soruşturma komisyonu tarafından orantısız ve dolayısıyla savaş suçu olarak değerlendirildiyse, 7 Ekim’den sonraki ilk haftalarda ordu, her bir alt düzey Hamas yetkilisi için 15 veya 20 sivilin öldürülmesine izin verilebileceğine karar verdi. Eğer hedef üst düzey bir Hamas yetkilisiyse, ordu “tek bir komutanın öldürülmesi için 100’den fazla sivilin öldürülmesine izin verdi”.

Bu kulağa son derece korkunç gelebilir, ancak İsrail ordusunun Uluslararası Hukuk Departmanında görevli bir subay 2009 yılında Haaretz gazetesine verdiği bir röportajda bu tür değişiklikler konusunda son derece açık konuştu: “Bizim askeri amacımız orduya ayak bağı olmak değil, ona hukuka uygun bir şekilde kazanması için gerekli araçları sağlamaktır.”

Dairenin eski başkanı Albay Daniel Reisner de bu stratejinin “uluslararası hukukun revizyonu” yoluyla izlendiğini açıkça ifade etmişti.

“Bir şeyi yeterince uzun süre yaparsanız, dünya bunu kabul edecektir” diyen Reisner, “Uluslararası hukukun tamamı artık, bugün yasak olan bir eylemin, yeterli sayıda ülke tarafından uygulandığında izin verilebilir hale geleceği fikrine dayanmaktadır” dedi.

Başka bir deyişle, orantılılığı hesaplama şeklimiz a priori bir ahlaki hüküm tarafından değil, orduların yeni ve çoğu zaman daha ölümcül savaş yürütme biçimlerini benimserken ortaya çıkardıkları normlar ve gelenekler tarafından belirleniyor.

Uluslararası hukuk ve risk

Netanyahu da bunu çok iyi biliyor. Potansiyel “ikincil zarar” ve kullanılacak mühimmatın türü hakkında tatmin edici bilgi aldıktan sonra el-Mevasi saldırısını şahsen onayladığını ifade etmişti.

Açık olan şu ki, İsrail Gazze’yi yerle bir edip on binlerce insanı öldürürken, aynı zamanda savaş yapma normlarını yeniden şekillendirmeye ve silahlı çatışma yasalarının yorumlanmasını önemli ölçüde değiştirmeye çalışıyor.

Netanyahu ve hükümeti İsrail’in orantılılık anlayışını diğer devlet aktörleri arasında kabul edilebilir hale getirmeyi başarırsa, silahlı çatışma hukuku soykırım şiddetini önlemek yerine meşrulaştıracaktır. Aslında, tüm uluslararası hukuk düzeninin mimarisi şu anda risk altında.”

Bu yazı ilk kez 23 Temmuz 2024’te yayımlanmıştır.

Neve Gordon’un Al Jazeera haber sitesinde yayınlanan “Israel seeks to rewrite the laws of war” başlıklı yazısından öne çıkan bazı bölümler Caner Köseler tarafından çevrilmiş ve editoryal katkısıyla yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz: https://www.aljazeera.com/opinions/2024/7/15/israel-seeks-to-rewrite-the-laws-of-war

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x