27 Ekim’de genel seçimler için sandık başına gidecek olan İsrail siyasetinde sık sık tekrarlanan bir sahne vardır: üniformasını çıkaran general, savaş alanında kazandığı otoriteyle siyasetin karmaşasını düzene sokmak üzere toplumun karşısına çıkar. Moşe Dayan, İzak Rabin, Ariel Şaron, Ehud Barak ve son olarak Benny Gantz, farklı dönemlerde bu yolu izlediler. Çünkü İsrail’de ordu yalnızca ülkeyi savunan bir kurum değil, aynı zamanda devletin kurucu mitlerinin, toplumsal hareketliliğin ve siyasi liderlik iddiasının üretildiği başlıca alanlardan biridir.
Fakat İsrail tarihi başka bir gerçeği de gösteriyor: Üniforma, siyasete giriş kapısını açabilir; ancak iktidarı garanti etmez. Rabin ve Şaron askerî itibarlarını güçlü siyasi kimliklere dönüştürebildi. Barak’ın askerî başarıları kalıcı bir siyasi taban oluşturmaya yetmedi. Gantz ise Benyamin Netanyahu’ya alternatif olarak yükselmesine rağmen, sonunda onun kurduğu siyasi düzenin içinde etkisizleşti.
Gadi Eisenkot şimdi bu tarihsel sahnenin en yeni aktörü olarak karşımıza çıkıyor. Fas kökenli bir aileden İsrail Genelkurmay Başkanlığına yükselen Gadi Eisenkot, Netanyahu’ya güvenlik siyasetini terk ederek değil, aynı tehditlere farklı bir liderlik ve devlet anlayışıyla yanıt verme iddiasıyla meydan okuyor. Ancak askerî itibarını siyasi iktidara dönüştürebilmesi, kendi ilkeleriyle çatışabilecek bir koalisyon kurmasına bağlı.
İsrail’de Netanyahu’nun karşısına çıkan rakiplerin çoğu aynı ikilemle yüzleşiyor: Netanyahu’yu eleştirirken onun güvenlik alanındaki üstünlüğünü kabullenmek ya da güvenlik politikalarına itiraz ederken toplumun geniş kesimlerinden uzaklaşmak. Eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot ise bu ikilemi farklı bir yoldan aşmaya çalışıyor. İsraillilerden ülkenin güvenlik merkezli siyasetini terk etmelerini istemiyor. Bu siyasetin Netanyahu’nun kişisel liderliğinden, koalisyon hesaplarından ve belirsiz savaş hedeflerinden kurtarılması gerektiğini savunuyor.
Bu nedenle Eisenkot ile Netanyahu arasındaki mücadeleyi geleneksel bir sağ-sol rekabeti olarak görmek yanıltıcı olur. İran, Hizbullah, Hamas, önleyici askerî operasyonlar ve Filistin devletinin kurulması gibi konularda iki isim arasında sanıldığından daha fazla benzerlik var. İki isim arasındaki asıl fark, güvenlik tehditlerine bakışlarından çok, devletin nasıl yönetilmesi gerektiği, askerî gücün hangi amaçlarla kullanılacağı ve siyasi liderliğin kurumlarla kuracağı ilişki konusunda belirginleşiyor.
Eisenkot’un Netanyahu’yu yenebilmesi üç dönüşümü aynı anda gerçekleştirmesine bağlı. Askerî itibarını siyasi liderliğe, Fas kökenli kimliğini Netanyahu’nun partisi Likud seçmenine ulaşabilecek toplumsal bir bağa ve güvenlik anlayışını uygulanabilir bir hükümet koalisyonuna dönüştürmek zorunda. Bu dönüşümlerin hiçbiri kendiliğinden gerçekleşmeyecektir. Üstelik her biri Eisenkot’un güçlü yönleri kadar siyasi sınırlarını da görünür hâle getiriyor.
Fas kökenli bir aileden güvenlik elitinin zirvesine
Gadi Eisenkot, 1960 yılında Tiberias’ta, Fas’tan İsrail’e göç eden Meir ve Esther Eisenkot’un oğlu olarak dünyaya geldi. Çocukluğu, babasının Timna bakır madenlerinde çalıştığı Eilat’ta geçti. Annesi farklı dönemlerde mücevher cilacılığı, Ovda Askerî Üssü’nde aşçılık ve hasta bakıcılığı yaptı. Eisenkot’un hikâyesi, Tel Aviv veya Kudüs’ün yerleşik siyasi çevrelerinden değil, İsrail’in coğrafi ve toplumsal çeperinden başlıyor.
Ailenin asıl soyadının muhtemelen Amazig kökenli Azenkot veya Azencot olduğu belirtiliyor. İsrail’e göç sürecinde bir nüfus memurunun soyadını Eisenkot olarak kaydetmesi, aileye Avrupai bir isim kazandırırken Kuzey Afrika kökenlerini görünmez hâle getirdi. Eisenkot, 2015 yılında Genelkurmay Başkanı olduğunda Fas kökenli ilk İsrailli olarak ordunun en üst makamına ulaştı.
Bu geçmiş, Eisenkot’a Netanyahu karşısında önemli bir siyasi imkân sunabilir. Likud’un Mizrahi seçmenlerle (Mizrahi, ailesinin kökenleri Irak, İran, Yemen, Suriye, Fas ve bölgedeki diğer ülkeler dâhil olmak üzere Orta Doğu veya Kuzey Afrika’ya dayanan bir Yahudi’yi ifade eder.) ilişkisi yalnızca ideolojik tercihlere dayanmaz. Bu bağın içerisinde İsrail’in tarihsel olarak Aşkenaz seçkinlerin kontrolünde olduğu düşüncesi, çevre bölgelerin ihmal edildiği duygusu, sınıfsal eşitsizlikler, geleneksel kimlikler ve devlet kurumlarına duyulan güvensizlik yer alır. Netanyahu, uzun yıllar boyunca bu tarihsel rahatsızlığı, kendisini seçkinlere karşı halkın temsilcisi olarak sunmak için kullandı.
Eisenkot’un biyografisi bu anlatıyı bozabilecek özellikler taşıyor. Faslı bir aileden geliyor, Eilat’ta büyümüş ve işçi sınıfı kökenli. Eisenkot başbakan olursa, İsrail tarihinde hükümetin başına geçen ilk Mizrahi ve ilk Fas kökenli siyasetçi olacak. Bununla birlikte, etnik kökenin kendiliğinden siyasi aidiyet yaratacağını düşünmek hata olur. Eisenkot aynı zamanda İsrail’in en güçlü devlet kurumlarından birinin zirvesine ulaşmış ve güvenlik elitinin merkezinde yer almış bir isim.
Eisenkot da kökenini açık bir kimlik siyaseti aracına çevirmekten kaçınıyor. Fas geçmişiyle gurur duyduğunu belirtirken, ortak İsraillilik kimliğini de öne çıkarıyor. Bu bütünleştirici yaklaşım onun devlet anlayışıyla da uyumlu. Ancak Netanyahu’nun tarihsel mağduriyetlere ve grup aidiyetlerine seslenen siyaseti karşısında fazla soyut kalabilir.
Lübnan’dan Genelkurmay Başkanlığına
Eisenkot 1978 yılında İsrail Savunma Kuvvetleri’ne katıldı ve kariyerinin büyük bölümünü Golani Tugayı’nda geçirdi. 1982 Lübnan Savaşı sırasında bölük komutanlığı yaptı, ardından Güney Lübnan’da çeşitli görevler üstlendi. İsrail’in uzun süreli ve maliyetli Lübnan deneyimi, onun caydırıcılık, silahlı devlet dışı aktörler ve siyasi çıkış planı bulunmayan askerî harekâtlar hakkındaki düşüncelerini şekillendirdi.
Golani Tugayı Komutanlığı, Başbakan Ehud Barak’ın askerî sekreterliği, İkinci İntifada sırasında Yahudiye ve Samarya Tümeni Komutanlığı, Operasyonlar Başkanlığı, Kuzey Komutanlığı ve Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Şubat 2015’te İsrail Savunma Kuvvetleri’nin yirmi birinci Genelkurmay Başkanı oldu ve Ocak 2019’a kadar bu görevi sürdürdü.
Genelkurmay Başkanlığı sırasında uygulanan Gideon Çok Yıllı Planı, ihtiyaç fazlası birlikleri azaltırken kara manevrasına, istihbarata, hassas ateş gücüne, eğitime ve siber kapasitelere öncelik verdi. Aynı dönemde İbranice kısaltması MABAM olan “Savaşlar Arası Harekât” yaklaşımı kurumsallaştırıldı. Özellikle Suriye’de yürütülen bu operasyonlar, İran’ın askerî yerleşimini ve Hizbullah’a yapılan silah transferlerini kesintiye uğratmayı, ancak çatışmanın topyekûn savaşa dönüşmesini önlemeyi amaçlıyordu. Bu yaklaşım, Eisenkot’un güvenlik anlayışındaki temel ikiliği ortaya koyuyor. Güç kullanımı konusunda ılımlı değil ancak askerî harekâtın zamanlaması, hedefleri ve sınırları konusunda ihtiyatlı olunması gerektiğini düşünüyor. Savaş kararında ölçülü, savaş başladığında ise sonuç alıcı güç kullanımı konusunda oldukça sert bir karakter…
Dahiya Doktrini ve ölçülü güç söyleminin sınırları
Eisenkot’un güvenlik anlayışının en tartışmalı unsuru Dahiya Doktrini.
Eisenkot, 2008 yılında Hizbullah’ın kontrolündeki bölgelerden İsrail’e saldırı düzenlenmesi hâlinde bu bölgelerin askerî üs olarak değerlendirileceğini söyledi ve “Orantısız güç kullanacağız, büyük hasar ve yıkıma neden olacağız” ifadesini kullandı.
Doktrin adını İsrail’in 2006 Lübnan Savaşı sırasında yoğun biçimde bombaladığı Beyrut’un Dahiya bölgesinden aldı. Askerî mantığı, Hizbullah veya Hamas gibi örgütlerin askerî yapılarını sivil alanlara yerleştirerek İsrail’in ateş üstünlüğünü sınırlamasını engellemekti. Eisenkot daha sonra hedefinin siviller değil, sivil bölgelerin içine yerleştirilmiş askerî kapasite olduğunu ve mümkün olduğunda tahliye uyarıları yapılacağını söyledi. Fakat hedef ile öngörülebilir sonuç arasındaki ayrım, doktrinin hukuki ve ahlaki sorunlarını ortadan kaldırmaz. Yoğun nüfuslu bölgelerde geniş çaplı yıkım öngören bir yaklaşım, askerî hedeflere yöneldiğini iddia etse bile sivil kayıpları ve sivil altyapının tahribini beklenebilir sonuçlara dönüştürebilir. Uluslararası insancıl hukuk, siviller ile askerî hedefler arasında ayrım yapılmasını, beklenen sivil zararın doğrudan askerî avantaja kıyasla aşırı olmamasını ve zararı azaltmak için uygulanabilir bütün önlemlerin alınmasını gerektirir. Uluslararası Kızılhaç Komitesi de geniş etkili silahların yoğun nüfuslu alanlarda kullanılmasının siviller üzerindeki ağır ve öngörülebilir sonuçlarına dikkat çeker.
Dahiya Doktrini bu nedenle yalnızca geçmişe ait bir askerî kavram değil. Özellikle Gazze’de 2023 sonrasında ortaya çıkan sivil yıkım, doktrinin güç kullanımı ile sivil koruma arasında yarattığı gerilimi yeniden gündeme getirdi. Bu tartışma, Eisenkot’un Netanyahu’nun savaş yönetimine yönelttiği eleştirinin sınırlarını da gösteriyor. Eisenkot’un temel itirazı, kullanılan gücün yoğunluğundan çok, bu gücün açık ve erişilebilir bir siyasi hedefe bağlanmamasıydı.
Eisenkot’un 2010 tarihli “Değişen Tehdit? Kuzey Cephesindeki Karşılık” başlıklı çalışması, bu yaklaşımı daha sistematik bir biçimde ortaya koyar. Ona göre Hizbullah ve Hamas, İsrail Savunma Kuvvetleri’yle konvansiyonel olarak rekabet edemedikleri için İsrail’in sivil geri bölgesini hedef alıyor. İsrail bu aktörlerin saldırılarını caydırmalı, askerî kapasite oluşturmalarını engellemeli ve uzaktan kullanılan ateş gücü yetersiz kaldığında kara harekâtı yürütmeye hazır olmalı.
Eisenkot aynı zamanda askerî başarının yalnızca vurulan hedefler veya öldürülen savaşçılarla ölçülemeyeceğini savunur. Bir harekâtın başarılı sayılması için askerî amaçlara ulaşılması, düşmanın savaşma kapasitesinin veya isteğinin kırılması ve çatışma sonrasında daha elverişli bir güvenlik ortamının oluşması gerekeceğine hükmedilir. Taktik düzeyde başarılı görünen bir operasyon, uzun vadede daha kötü bir stratejik tablo üretiyorsa zafer olarak kabul edilemez.
Kamuoyuna açıklanan 2015 tarihli İsrail Ordusu (IDF) Strateji Belgesi bu düşünceleri resmî doktrine dönüştürdü. Belgede İsrail’in genel stratejisi savunmacı, askerî yöntemi ise saldırgan olarak tanımlanıyordu. Caydırıcılık, erken uyarı, savunma ve askerî kararın yanında kara manevrası, istihbarat, ateş gücü, siber operasyonlar, uluslararası meşruiyet ve kamu diplomasisi de güvenlik yaklaşımının unsurları olarak sıralanıyordu. Belge siyasi liderliğe de açık sorumluluk yüklüyordu. Hükümet savaşın amacını, ulaşılmak istenen nihai durumu ve çatışmanın sona erdirileceği koşulları belirlemeliydi. Ordu seçenekler sunabilir ve siyasi kararları uygulayabilirdi, ancak askerî harekât siyasi stratejinin yerini alamazdı.
Eisenkot, 2019 yılında yayımladığı “İsrail’in Ulusal Güvenlik Stratejisi İçin İlkeler” başlıklı çalışmasında bu anlayışı genişletti. Siyasi meşruiyet, ekonomik dayanıklılık, teknoloji, toplumsal bütünlük ve devlet kurumlarına duyulan güven de ulusal güvenliğin unsurlarıydı. Onlara göre her askerî harekât siyasi çabanın bir parçası olmalı ve açık siyasi amaçlara hizmet etmeliydi.
Bu yayınlar Eisenkot’un düşüncesinde belirgin bir süreklilik olduğunu gösteriyor. Fakat aynı zamanda daha zor bir soruyu da ortaya çıkarıyor: Eisenkot gerçekten yeni bir İsrail güvenlik paradigması mı öneriyor, yoksa mevcut paradigmayı daha disiplinli, profesyonel ve kurumsal bir biçimde yönetmeyi mi vaat ediyor?
7 Ekim ve sorumluluk meselesi
Eisenkot, 7 Ekim 2023 saldırılarından sonra kurulan acil durum hükümetine katıldı ve Benny Gantz ile birlikte Savaş Kabinesi’nde görev yaptı. Haziran 2024’te hükümetten ayrılırken Netanyahu’nun savaşın geleceğine ilişkin temel kararları almaktan kaçındığını, “mutlak zafer” söyleminin gerçekçi siyasi hedeflerin yerini aldığını savundu.
Bu eleştiri, Eisenkot’un yıllardır dile getirdiği askerî gücün siyasi hedeflere hizmet etmesi gerektiği düşüncesiyle uyumludur. Hatırlatmak gerekirse, Roman Gofman da benzer bir çizgide fikirleri savunuyordu. Ancak 7 Ekim yalnızca Netanyahu’nun değil, İsrail güvenlik kurumlarının uzun süre benimsediği varsayımların da çöküşünü temsil ediyor. Hamas’ın caydırılabileceği, ekonomik kolaylıklarla ve askerî baskıyla örgütün kontrol altında tutulabileceği ve teknolojik istihbarat üstünlüğünün büyük bir saldırıyı önleyeceği varsayımları, siyasi ve askerî kurumlar tarafından birlikte üretilmişti.
Eisenkot 7 Ekim sırasında görevde değildi. Buna rağmen, eski bir Genelkurmay Başkanı ve caydırıcılık politikasının önemli mimarlarından biri olarak bu paradigmanın tamamen dışında değil. Netanyahu’ya alternatif olma iddiasını yalnızca başbakanın hataları üzerine kuramaz. Kendi döneminin varsayımlarını da sorgulaması, hangi politikaların başarısız olduğunu ve önerdiği yaklaşımın bunlardan nasıl farklı olduğunu açıklaması gerekir.
Kişisel kayıplar, Eisenkot’un bu tartışmadaki konumuna ayrı bir ağırlık kazandırıyor. Oğlu Gal, Aralık 2023’te Gazze’de görev yaparken öldürüldü. Bir yeğeni ertesi gün, diğer yeğeni ise 2024 yılında hayatını kaybetti. Bu kayıplar savaş, askerlik ve fedakârlık hakkında konuşurken Eisenkot’a güçlü bir ahlaki otorite sağlıyor. Fakat kişisel fedakârlık, siyasi ve stratejik kararları eleştiriden muaf tutamaz. Eisenkot açısından asıl mesele, yaşadığı kaybı siyasi bir sembole dönüştürmek değil, İsrailli ailelerden talep edilen fedakârlığın açık ve ulaşılabilir hedeflere bağlanması gerektiğini gösterebilmek.
Netanyahu’dan ne kadar farklı?
Eisenkot ile Netanyahu birbirine tamamen zıt iki güvenlik anlayışını temsil etmiyorlar.
Her ikisi de İran’ı İsrail’in başlıca dış tehdidi olarak görüyor, gerektiğinde önleyici askerî harekâtı destekliyor ve İsrail’in tek başına hareket edebilme kapasitesini koruması gerektiğini düşünüyor. Eisenkot, 2026 seçim kampanyası sırasında kendi kuracağı hükümet döneminde Filistin devletinin ortaya çıkmayacağını açıkça ilan etti.
Bununla birlikte, Eisenkot ilhakın ve milyonlarca Filistinlinin kalıcı olarak İsrail yönetimi altında tutulmasının ülkenin Yahudi ve demokratik karakterini tehdit ettiğini düşünüyor. Onun yaklaşımı tam egemen bir Filistin devletinden çok, Filistinlilerle siyasi ve coğrafi ayrışmayı, Filistin bölgelerinin askerden arındırılmasını ve Ürdün Vadisi gibi kritik alanlarda İsrail güvenlik kontrolünün sürmesini öngörüyor. Bu model, iki devletli çözüm ile kalıcı işgal arasında belirsiz bir alanda yer alıyor. Nihai statü kararını erteleyebilir, fakat İsrail’in güvenlik kontrolü ile Filistinlilerin egemenlik ve siyasi hak talepleri arasındaki temel çelişkiyi çözmeyecektir. Bu nedenle Eisenkot’un Netanyahu’dan farkı, Filistin meselesinin nihai çözümünden çok, ilhakın sınırlandırılması ve çatışmanın daha kontrollü biçimde yönetilmesi konusunda belirginleşiyor.
Daha açık farklılık liderlik tarzında karşımıza çıkıyor. Netanyahu siyaseti kendi kişiliği, iletişim gücü ve vazgeçilmez liderlik iddiası etrafında kuruyor. Dış tehditleri yalnızca güvenlik sorunları olarak değil, iç siyasi desteğini koruyan unsurlar olarak da kullanıyor. Bu modelde savaşın hedefleri, koalisyonun devamı ve liderin siyasi geleceği arasındaki sınır bulanıklaşabiliyor.
Eisenkot ise liderliği sorumluluk almak, kurumları çalıştırmak ve kişisel bir örnek oluşturmak olarak tanımlıyor. 7 Ekim hakkında soruşturma komisyonu kurulmasını, siyasi ve askerî sorumluluğun incelenmesini, kabinenin gerçek karar merkezi hâline gelmesini ve ordunun açık siyasi direktiflerle yönetilmesini savunuyor. Toplumsal parçalanmayı, askerlik yükünün eşitsiz dağılımını ve devlet kurumlarına duyulan güvenin azalmasını da ulusal güvenlik sorunu olarak görüyor.
Bu yaklaşım siyasi gerilimden yorulan seçmenlere güven verebilir. Fakat askerî komuta ile demokratik siyasi liderlik aynı şey değildir. Orduda komuta zinciri ve kurumsal disiplin vardır. Koalisyon siyasetinde ise pazarlık, parti çıkarları, ideolojik farklılıklar ve kamuoyu baskısı belirleyicidir. Eisenkot’un askerî alandaki sakin ve kontrollü liderliğinin, siyasi destek üretmek ve birbirine uzak partileri yönetmek için yeterli olup olmadığı henüz sınanmadı.
Netanyahu karmaşık gelişmeleri seçmenin kolayca takip edebileceği bir tehdit ve liderlik anlatısına dönüştürme konusunda son derece başarılı. Eisenkot’un dili daha ölçülü ve daha teknik bir üslup tercih ediyor. Bu durum onu güvenilir gösterebileceği gibi, siyasi enerjiden yoksun bir aday olarak algılanmasına da yol açabilir. Askerî itibar önemli bir siyasi sermaye ancak tek başına seçim kazanmayı veya hükümeti yönetmeyi garanti etmez.
İktidara giden koalisyon çıkmazı
İsrail’de iktidar olabilmek için 120 sandalyeli Knesset’te 61 sandalyeye ulaşmak şart.
7 Eylül 2026’da yayımlanan Kantar anketinin sonuçları şöyle bir tablo ortaya koydu: Likud’un 23, Eisonkot’un Yashar (Dürüst) Partisi 20 ve İsrail’in eski başbakanı Naftali Bennett ile ana muhalefet lideri Yair Lapid’in seçime aynı çatı altında girdikleri Beyahad (Birlikte) Partisi 13 milletvekili. Ancak aynı araştırmaya göre Netanyahu bloku 52, Eisenkot’un etrafında kurulabilecek blok ise 51 sandalyede kalıyor. İki ana bloktan birine bağlı olmayan Yoaz Hendel ile Yaron Zelekha’nın listesi 4 milletvekili çıkarıyor. Eisenkot Başbakanlığa uygunluk değerlendirmesinde Netanyahu’nun üç puan önünde görünse de, parlamento aritmetiği ona doğrudan bir hükümet yolu sunmuyor.
Bu tablo, Eisenkot’un temel problemini ortaya koyuyor. İsrail gibi yalnızca koalisyonlarla yönetilen ülkelerde mesele, yalnızca yeterli sayıda milletvekili bulmak değildir; asıl problem, hükümet kurabilmek için hangi siyasi ilkesinden taviz vermek zorunda kalacağıdır.
Bennett ve Lapid’in Birlikte listesi, Avigdor Lieberman’ın Yisrael Beyteynu (İsrail Evimiz) Partisi, Demokratlar ve diğer merkez partilerle kurulacak bir koalisyon, Netanyahu karşıtı Siyonist çoğunluk hedefinin en doğal seçeneğidir. Ancak bu modelde Eisenkot ile Bennett arasındaki liderlik rekabetinin çözülmesi gerekiyor. Demokratlar Filistin politikası konusunda daha açık adımlar isterken, Bennett’in sağcı seçmenleri de aynı adımlara karşı çıkacaktır. Lieberman’ın Haredi (ultra-Ortodoks Yahudi topluluğuna mensup kişiyi ifade eder.) askerlik muafiyetlerine yönelik sert tutumu da koalisyonun genişlemesini zorlaştıracaktır.
İkinci ihtimal, Şas veya Birleşik Tevrat Yahudiliği gibi Haredi partilerden birinin hükümete katılmasıdır. Bu seçenek daha rahat bir parlamento çoğunluğu sağlayabilir. Fakat Eisenkot’un güvenlik ve toplumsal bütünlük anlayışının merkezinde yer alan askerlik yükünün eşit biçimde paylaşılması problemi hâlâ ortada duruyor. Haredi partiler ise yeşiva öğrencilerinin askerlik muafiyetini korumayı temel önceliklerinden biri olarak görüyor. Yeşiva, başta Tevrat ve Talmud olmak üzere Yahudi dinî metinlerinin, bunların şerhlerinin ve Yahudi fıkhına (halaha) ilişkin yorumların incelenmesine adanmış bir Yahudi dinî eğitim kurumudur. Buna devam eden öğrenciler askeri hizmetten muaf oldukları için, bu durum İsrail toplumundaki kutuplaşmayı artırmaktadır. Eisenkot bu partilerle anlaşırsa, kurumsal sorumluluk söyleminin en somut unsurlarından birinde geri adım atmak zorunda kalabilir.
Üçüncü ihtimal, Ra’am’ın (İsrail’deki Birleşik Arap Listesi adlı siyasi partinin İbranice kısaltmasıdır. Arap toplumunun sorunlarını çözmek için İsrail’de hükümet koalisyonlarına katılmayı kabul eden pragmatik yaklaşımı temsil eder.) dışarıdan desteklediği bir azınlık hükümetidir. Son ankette Eisenkot blokunun Hendel ve Zeleha’nın desteğiyle bile 55 sandalyede kalması, hükümet kurabilmesi için Ra’am’a ihtiyaç duyabileceğini gösteriyor. Yashar çevresinde azınlık hükümeti ihtimalinin değerlendirildiği, Mansur Abbas’ın da Eisenkot ve diğer muhalefet liderleriyle anlaşmaya açık olduğu bildiriliyor.
Bu seçenek sayısal olarak mümkün olsa bile ciddi bir siyasi çelişki yaratacaktır. Eisenkot bir taraftan “Siyonist çoğunluk” çağrısı yapıyor, diğer taraftan da Filistin devletini reddediyor. Diğer taraftan, iktidara ulaşmak için bir Arap partisinin desteğine ihtiyaç duyabilir. Netanyahu, böyle bir hükümeti gayrimeşru göstermek ve sağ seçmeni Eisenkot’tan uzaklaştırmak için tüm siyasi kapasitesini kullanacaktır.
Son seçenek, Netanyahu’nun ardından Likud ile geniş kapsamlı bir ulusal hükümet kurulmasıdır. Yashar, Birlikte, Lieberman ve yeni bir liderin yönettiği Likud, savaş sonrası yeniden yapılanma, askerlik sistemi, devlet kurumlarının güçlendirilmesi ve 7 Ekim soruşturması etrafında daha uyumlu bir koalisyon oluşturabilir. Ancak bu senaryo Likud’un Netanyahu’dan kopmasına bağlıdır. Eisenkot’un en istikrarlı hükümet seçeneği, kendi seçim performansından çok rakibinin partisinde yaşanacak bir liderlik krizine bağlı olabilir.
Netanyahu ile yeniden kurulacak bir ulusal birlik hükümeti de olağanüstü koşullarda tamamen ihtimal dışı değil. Eisenkot savaş döneminde böyle bir hükümete katılabileceğini gösterdi. Fakat olağan siyasi şartlarda Netanyahu’nun liderliğindeki bir hükümete yeniden girmesi, adaylığının temel gerekçesini ortadan kaldırır. Netanyahu’ya alternatif olma iddiasıyla yarışan bir lider, sonunda Netanyahu’nun iktidarını sürdürmesini sağlayan aktöre dönüşebilir.
Netanyahu sonrasına giden yol
Eisenkot İsrail seçmenine bütünüyle yeni bir güvenlik politikası sunmuyor. İran’a, Hizbullah’a, Hamas’a ve Filistin meselesine ilişkin yaklaşımı, İsrail güvenlik düzeninin temel kabullerinin önemli bir bölümünü koruyor. Onu farklılaştıran, askerî gücün siyasi amaçlara bağlanması, kurumsal sorumluluk, toplumsal dayanıklılık ve devlet mekanizmasının işleyişi konusundaki yaklaşımı…
Bu nedenle Eisenkot’un adaylığı ideolojik bir devrimden çok bir yönetim modeli değişikliği vaat ediyor. Eisonkot güvenlik siyasetini yeniden kurumsallaştırmak, askerî harekâtları tanımlanmış siyasi hedeflere bağlamak ve iç siyasi parçalanmayı ulusal güvenliğin bir parçası olarak ele almak istiyor.
Fakat geçmiş bu iddiayı hem güçlendiriyor hem de sınırlıyor. Fas kökenli ve çevreden gelen bir ailenin çocuğu olarak güvenlik elitinin zirvesine ulaşmış olması önemlidir. Netanyahu’nun savaş yönetimini eleştiriyor, fakat 7 Ekim öncesinde başarısız olan caydırıcılık paradigmasının oluşumunda rol oynadı. Toplumsal bütünlük ve ortak sorumluluk çağrısı yapıyor, fakat hükümet kurabilmek için askerlik muafiyetini savunan Haredi partilere veya “Siyonist çoğunluk” tanımının dışında bıraktığı Arap partilerine ihtiyaç duyabilir.
Netanyahu siyasi ömrünü İsrail’deki toplumsal ve ideolojik bölünmeleri yöneterek uzattı. Eisenkot ise bu bölünmelerin artık İsrail’in güvenliğini tehdit ettiğini savunuyor. Fakat Netanyahu dönemini sona erdirebilmek için önce Netanyahu’nun ustalıkla kullandığı parçalı siyasi yapı içinde çoğunluk oluşturması gerekecek.
Eisenkot’un önündeki asıl sınav Netanyahu’yu seçimde geçmek değil. Asıl sınav, Netanyahu’nun kurduğu siyasi sistem içinde iktidara ulaşırken Netanyahu’ya benzememeyi başarabilmek.
Önemli not: Seçim ve kamuoyu araştırmalarına ilişkin veriler 7 Eylül 2026 itibarıyla günceldir.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 5 Ekim 2026’da yayımlanmıştır.



