Komşusu ABD’den düpedüz zorbalık gören Kanada, sürpriz bir adımla AB ile özel ortaklık modeli kurabileceğini bildirdi. Kanada’nın British Columbia Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi Öğretim Üyesi olan Stewart Prest, The Conversation için kaleme aldığı yazıda bunun mantıklı bir karar olduğunu savundu.
Yazıdan öne çıkan bölümler aktarıyoruz:
“Bir ülke kıta değiştirebilir mi? Kanada bunu denemeye hazırlanıyor gibi… Kanada Başbakanı Mark Carney, Avrupa Birliği ile yeni bir tür ‘ortak üyelik’ ilişkisi kurma niyetinde olduğunu açıkladı. AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in bu fikre şimdiden destek vermesi, önerinin yalnızca bir düşünce olarak kalmayabileceğini gösteriyor.
İlk bakışta bu öneri absürt görünebilir; ancak farklı bir açıdan bakıldığında son derece mantıklı. Coğrafi açıdan Kanada, Kuzey Amerika’nın bir parçası ve güneyinde giderek daha öngörülemez hale gelen ABD ile dünyanın en uzun kara sınırlarından birini paylaşıyor.
Ancak başka açılardan bakıldığında Kanada’nın son aylarda istikrarsız ABD’den çok Avrupa ülkeleriyle ortak noktalarının bulunduğu açıkça görülüyor. Bunun temel nedeni, yalnızca bir yıl içinde ABD’nin, Kanada’nın dünya sahnesindeki en önemli dostu ve müttefiki konumundan, ülkenin egemenliğine yönelik en açık tehdide dönüşmüş olması.
Carney, diğer Avrupa demokrasileriyle bağları güçlendirerek ABD Başkanı Donald Trump’ın süregelen baskı ve düşmanlığı karşısında Kanada’ya bir güvence alanı yaratmayı umuyor. Bu yaklaşımın güçlü bir mantığı var.
Kanada neden yeniden çok taraflılığa yöneliyor?
Aslında bu öneri, Kanada’nın Soğuk Savaş’tan bu yana izlediği çok taraflı dış politika anlayışıyla büyük ölçüde örtüşüyor. Carney de yılın başında Davos’ta yaptığı ve Kanada’nın dış politikasında bir dönüm noktası olarak değerlendirilen konuşmasında, orta ölçekli güçlerin birlikte hareket ederek kendi yollarını çizmeleri gerektiğini vurgulamıştı.
Kanada ne o dönemde ne de bugün dünyanın en büyük güçleriyle tek başına boy ölçüşebilir. Ancak benzer görüşlere sahip devletlerle işbirliği yaparak kendisini korumanın ve etkisini artırmanın yollarını bulabilir. Aradaki temel fark ise bugün ABD’nin artık bu müttefiklerden biri olmaması; tersine, Kanada’nın karşı karşıya olduğu en büyük tehdide dönüşmesidir.
Bu tehdit hafife alınabilecek boyutta değil. Justin Trudeau’nun Trump’ın Mar-a-Lago’daki[1] konutuna yaptığı ve sonuç vermeyen ziyaretin ardından Trump’ın Kanada’yı ABD’nin 51. eyaleti yapma yönündeki şakalarından bu yana çeşitli gözlemciler bu tehlikeye dikkat çekiyordu. Ancak sorunun boyutu ve ciddiyeti artık görmezden gelinemeyecek noktaya ulaştı.
Son ticaret müzakereleri de bunu açıkça ortaya koydu. Trump’ın küçümseyici açıklamaları ve Kanada’yı ABD’ye bağlayan haritaların ardından, Trump yönetimi daha somut sadakat taleplerinde bulunmaya başladı.
Trump, daha göreve başlamadan önce Kanada’nın çözmesi gerektiğini öne sürdüğü sınır ötesi uyuşturucu kaçakçılığı sorunlarını gündeme getirmişti. Bu konu, başkanın Kanada’ya yönelik söyleminde sürekli tekrarladığı başlıklardan biri oldu.
Daha yakın tarihli ticaret müzakerelerinde ise Kanada’nın egemenliğini sınırlayabilecek talepler gündeme geldi. Bunlar arasında Kanada’nın uluslararası ticarette kimlerle ticaret yapacağı üzerinde ABD’ye veto hakkı tanınması, savunma ve güvenlik tedarikinde ABD’ye daha fazla bağımlılık ve hatta Kanada’nın resmi iki dillilik politikasına müdahale girişimi yer aldı.
ABD’nin baskısı Kanada’yı savunmasız bırakıyor
Bu süreçte Kanada, Trump’a yakın bazı isimlerin Alberta eyaletinin[2] ayrılması fikrini desteklediğine ve ABD büyükelçisinin Kanadalılara yönelik küçümseyici tutumuna tanık oldu. Daha da önemlisi, Kanada ABD’deki bazı çevrelerden beklediği desteği göremedi.
Ortaya çıkan tablo açık: Kanada, egemenliğine saygı göstermeyen bir ABD yönetiminin baskısıyla karşı karşıya. Egemenliğini korumak istiyorsa başka ortaklar ve destek kaynakları araması gerekiyor. Müttefikleri olmayan bir ülke, Kanada kadar savunmasız hale gelebilir.
Bu da bizi Avrupa ile daha sıkı ilişkiler kuran bir Kanada fikrine getiriyor.
Avrupa Birliği, dünyanın en önemli demokrasi ve ekonomik güç merkezlerinden biri. Avrupa devletleri siyasi açıdan birlikte hareket edebildiklerinde, bu birlik dünyanın diğer büyük güçleriyle rekabet edebilecek ölçekte bir güç oluşturabiliyor.
Kanada’nın Avrupa ile de uzun bir geçmişe dayanan bağları var. Bunlar, pek çok Kanadalı için ortak tarih ve kültürün ötesine geçerek çok sayıda uluslararası kuruluşta sürdürülen diplomatik ve savunma işbirliğini kapsıyor. NATO, Birleşmiş Milletler, G7 ve Uluslararası Frankofoni Örgütü[3] bunların başlıcaları.
Giderek daha iddialı hale gelen otoriter rejimlerin yarattığı ortak kırılganlıklarla karşı karşıya kalan Kanada ve AB üyesi ülkelerin, birbirlerini korumak ve demokratik değerlerle kurumları savunmak konusunda ortak çıkarları bulunuyor.
AB ortaklığının Kanada için bedeli ne olabilir?
Kanada’nın AB ile ortak üyelik ilişkisi kurması konusunda hâlâ çok sayıda soru işareti ve gerçek risk bulunuyor. Avrupa Birliği üyeliğinin dezavantajları da var. Birleşik Krallık’ın Brexit kararı bunu yalnızca on yıl önce açık biçimde ortaya koydu.
İngiltere, Avrupa Birliği’nden ayrılmayı seçti. Bu kararın ekonomik açıdan sorunlu sonuçları olsa da, Brexit lehine ileri sürülen makul argümanlar da vardı. AB üyeliği, egemenliğin paylaşılmasını gerektirdiği için hâlâ tartışmalı bir konu. Ülkeler, tek taraflı karar alma yetkilerinin bir bölümünden vazgeçerek karşılığında ortak ve daha geniş kazanımlar elde ediyor.
Kanada, ABD ile bağlarını koparmadan Avrupa’ya yaklaşabilir mi?
Bu, önemsiz bir ayrıntı değil. Karar alma süreci üzerindeki kontrolün kaybedilmesi, Kanada’nın bugün ABD ile yürüttüğü ticaret müzakerelerinde itiraz ettiği konuların önemli bir bölümünü oluşturuyor. Ortak üyeliğin tam olarak ne anlama geleceğini söylemek için henüz çok erken. Ancak Carney, Kanadalı popülistlerin Brüksel’de kendilerine yeni ve uzak bir hedef bulmasını önleyecek bir model oluşturmak konusunda dikkatli davranmalı.
Avrupalı müttefiklerle politikaların daha fazla uyumlaştırılması da ABD ile ticaret açısından yeni bir engel yaratabilir. Kanada artık güney komşusuyla ilişkilerinde geçmişteki güvene dayanamayacak olsa da iki ülke birbirinden ayrılmaz biçimde bağlı kalmaya devam edecek. ABD, yalnızca coğrafi yakınlık nedeniyle değil, onlarca yıllık yatırım ve politikaların sonucunda da muhtemelen Kanada’nın en büyük ticaret ortağı olmayı sürdürecek.
Kanada’nın yeni dostlara ihtiyacı ne kadar büyük olursa olsun, ABD ile ilişkilerini gereksiz biçimde bozmayacak bir yol izlemesi önem taşıyor.
Kanada’nın geleceği yalnızca Avrupa’da mı?
Son olarak Kanada, milyonlarca Kanadalının kökenlerinin Avrupa’nın çok ötesine uzandığını da göz önünde bulundurmalı.
Pasifik bölgesi, ABD dışında Kanada’nın en önemli ticaret kaynaklarından biri olmayı sürdürüyor. Bölgedeki demokrasiler de birçok açıdan AB ülkelerinden ziyade Kanada’nın karşı karşıya olduğu koşullara benzer sorunlarla mücadele ediyor.
Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Tayvan, Kanada gibi ABD ile Çin arasındaki güç mücadelesinin ortasında bulunuyor ve bu iki güç arasında bir denge kurmanın yollarını arıyor.
Dolayısıyla Kanada, yeni dostlar ararken dar veya yalnızca tarihsel bir bakış açısıyla hareket edemez. Avrupa, Kanada’nın geçmişinin önemli bir parçası; Pasifik ise ülkenin geleceğinde giderek daha büyük bir yer tutuyor.
Ancak bir şey açık: Kanada Başbakanı dünyanın değiştiğini ve eski düzenin geri dönmeyeceğini anlamış durumda. Kanada, varlığını ve egemenliğini koruma mücadelesi veriyor ve buna uygun şekilde hareket ediyor.”
Bu yazı ilk kez 23 Eylül 2026’da yayımlanmıştır.

[1] Mar-a-Lago: ABD Başkanı Donald Trump’ın Florida eyaletinin Palm Beach kentinde bulunan özel konutu ve kulübü. Kanada Başbakanı Justin Trudeau, Trump’ın Kanada ve Meksika’dan ithalata yüzde 25 gümrük vergisi uygulama tehdidinin ardından 29 Kasım 2024’te burada Trump’la görüştü. Görüşmede Trump’ın Kanada’nın ABD’nin 51. eyaleti olabileceği yönünde şaka yaptığı daha sonra Kanadalı yetkililerce doğrulandı.
[2] Alberta: Kanada’nın batısında bulunan, ülkenin enerji kaynakları bakımından en önemli eyaletlerinden biri. Petrol ve doğal gaz sektörünün ağırlığı nedeniyle ekonomik ve siyasi açıdan Kanada’nın diğer bölgelerinden farklı bir profile sahip. Son yıllarda Alberta’da Kanada’dan ayrılma fikrini savunan bazı gruplar ve siyasi çevreler ortaya çıktı.
[3] Uluslararası Frankofoni Örgütü: Fransızcayı ortak dil olarak kullanan veya Fransızca konuşulan topluluklarla ilişkileri bulunan ülkeler ve hükümetler arasındaki işbirliğini geliştiren uluslararası kuruluş. 1970’te kurulan örgüt; Fransız dilinin ve kültürel çeşitliliğin korunmasının yanı sıra demokrasi, insan hakları, eğitim ve ekonomik işbirliği alanlarında faaliyet gösteriyor. Kanada, örgütün kurucu üyelerinden biri ve aktif üyelerinden.



