Çok kutuplu dünyada Türkiye–AB ilişkileri: Gerçekler, varsayımlar, yanılgılar ve fırsatlar

Çok kutuplu bir uluslararası sistemde Türkiye, AB açısından ne ölçüde vazgeçilmez bir aktör? Türk karar vericiler ve siyasal bilimciler tarafından dile getirilen “jeopolitik vazgeçilmezlik” AB cephesinde nasıl değerlendiriliyor? AB’nin Türkiye’ye içinde bulunduğu koşullarda jeostratejik saiklerle üyelik perspektifi sunması olası mı? Dr. Yaşar Aydın yazdı.

Türkiye – Avrupa Birliği (AB) ilişkileri bir süredir daha fazla gündemde. Özellikle AB’nin Hindistan ile çok kapsamlı bir Serbest Ticaret Anlaşması imzalaması, Türkiye’nin bu anlaşmadan nasıl etkileneceği sorusu, yıllardır beklenen Gümrük Birliği’nin hâlâ güncellenmemesi ve Türkiye’nin AB ile nasıl bir geleceği olabileceğine dair olası senaryolar zihinleri meşgul ediyor. Uluslararası sistem adeta güncellenirken ve dünya ekonomisi jeopolitikleşirken Türkiye için de risk ve fırsatlar barındıran çok kritik bir dönem. Böylesine hassas bir süreçte en çok ihtiyaç duyulan şeylerden biri de, rasyonel analiz, varsayımlar ve algılar yerine verilerle hareket etmek, aynı zamanda AB’nin zihin dünyasını, karar alma mekanizmalarının yaklaşımlarını da gerçekçi bir şekilde irdelemek, anlamak ve buna göre aksiyon almak.

Çok kutuplu bir uluslararası sistemde Türkiye, AB açısından ne ölçüde vazgeçilmez bir aktör? Türk karar vericiler ve siyasal bilimciler tarafından dile getirilen “jeopolitik vazgeçilmezlik” AB cephesinde nasıl değerlendiriliyor? AB’nin Türkiye’ye içinde bulunduğu koşullarda jeostratejik saiklerle üyelik perspektifi sunması olası mı?

Bu sorular, yalnızca Türkiye-AB ilişkilerinin mevcut durumunu değil, aynı zamanda tarafların karşılıklı beklentilerini, algılarını ve stratejik önceliklerini analiz etmek açısından da belirleyici bir çerçeve sunuyor. Türkiye’nin uzun bir aradan sonra yönünü yeniden Batı’ya çevirmesi ve AB ile ilişkilerine ivme kazandırma arayışı, söz konusu soruların sistematik ve analitik bir biçimde ele alınmasını gerekli kılıyor.

Büyük güç rekabeti ve dünya ekonomisinin jeopolitikleşmesi

Neoliberal küreselleşmenin yerini; ticaretin, ham maddelere erişimin, tedarik ve değer zincirlerinin ve sanayi politikalarının giderek daha fazla jeopolitik kriterler doğrultusunda şekillendiği bir uluslararası düzen alıyor. Dünya ekonomisi hızla jeoekonomik bir yörüngeye otururken, uluslararası ticaret ve yatırımlar ile küresel altyapılar ve stratejik öneme sahip tedarik zincirleri – özellikle nadir toprak elementleri ve yarı iletkenler – üzerinde denetim kurma çabaları büyük güçler arasındaki rekabetin temel unsurlarından biri hâline geldi.

1990’lı yıllara damgasını vuran neoliberal küreselleşme, kural temelli uluslararası düzen söylemi ve tek kutuplu dünya gerçeği büyük ölçüde geçerliliğini yitirdi. Uluslararası sistem çok kutuplu bir yapıya doğru evrilirken, ortaya çıkacak uluslararası yapının üç kutupla mı – ABD, Çin ve Rusya – sınırlı kalacağı yoksa daha parçalı bir yapıya mı dönüşeceği temel tartışma başlıklarından biri olarak öne çıkıyor.

Bir başka merak edilen soru ise, ABD’den sonra dünyanın en büyük ekonomisi olan AB’nin jeopolitik bir aktöre dönüşerek kendi başına bir kutup oluşturup oluşturamayacağı…

Büyük güçlerin çevrelerindeki küçük ve orta ölçekli devletlerle olan ilişkilerinde giderek kural ve uluslararası hukuk tanımaz bir nitelik kazandığını gözlemliyoruz. Rusya’nın Kırım’ı ilhakı, Ukrayna’ya yönelik saldırıları, ABD Başkanı Donald Trump’ın Meksika, Kanada, Venezuela, Panama ve Grönland’a yönelik tehditleri, güç siyasetinin ve baskı yöntemlerinin ne denli öncelikli araçlar hâline geldiğinin örnekleri…

Henüz herhangi bir ülkeye yönelik açık bir askerî saldırı gerçekleştirmemiş olsa da Çin’in de uluslararası hukuka, kurallara ve teamüllere riayet ettiği söylenemez. Pekin, bir taraftan ekonomik rekabeti bir tehdit aracı olarak kullanırken, diğer taraftan ise örneğin Kuzey Kutbu bölgesindeki askeri ve diğer etkinlikleriyle ve hibrit savaş yöntemleriyle ve araçlarıyla Avrupa’yı baskı altında tutuyor.

Stratejik özerklikten Batı eksenine

Türkiye, geride kalan yıllarda dış politika alanında hareket kabiliyetini artıracağı beklentisiyle çok kutupluluğu savunmuş; “stratejik özerklik” olarak tanımladığı büyük güçler arası denge politikasıyla çok yönlü iş birliği stratejilerini benimsemişti.

Ancak son yıllarda — bu süreci 2022 Temmuz’undaki Vilnius NATO Zirvesi ile başlatmak mümkün — Türkiye yönünü yeniden Batı’ya çevirdi. Ankara, bir taraftan Trump ile doğrudan çatışmaktan kaçınırken ve Suriye’de İsrail’i provoke edebilecek adımlardan uzak dururken, diğer taraftan AB ile ilişkilerini yeniden canlandırmaya, güvenlik alanındaki işbirliğini güçlendirmeye ve kurulmakta olan Avrupa güvenlik mimarisi içinde konum edinmeye çalışıyor.

Bir zamanlar Avrupalı liderlere meydan okuyan, Almanya’nın lideri Şansölye Angela Merkel’i “Nazi yöntemlerine başvurmakla” itham eden ve Fransız Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile sert polemiklere giren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Batılı liderlere karşı temkinli bir dil kullanıyor. Rusya ile Suriye’de iş birliğine girildiği, NATO’nun ve ABD’nin ısrarlı uyarılarına rağmen Rusya’dan S-400 füze savunma sisteminin alındığı, ABD’ye meydan okunduğu ve AB’ye artık ihtiyaç kalmadığı düşüncesinin açıkça dillendirildiği günler artık geride kalmış görünüyor.

Batı karşıtı söylemlerin terk edilmiş olması son derece önemli olmakla birlikte, bu söylemlerin AB başkentlerinde ve diplomatik çevrelerde unutulduğu söylenemez. Dolayısıyla Türkiye-AB ilişkileri üzerindeki olumsuz psikolojik etkileri hâlâ devam ediyor.

Türk iş dünyasının AB’ye entegrasyon çağrısı

Jeopolitik tehditlerin artması, bölgesel istikrarsızlıklar, çatışmalar ve savaş tehlikesi, Türkiye’yi şekillenmekte olan Avrupa güvenlik mimarisine dahil olma ve bu kapsamda AB üyelik sürecini yeniden başlatma hedefi doğrultusunda hareket etmeye yönlendirdi.

Bu bağlamda, AB–Hindistan Serbest Ticaret Anlaşması’nın ilanının hemen ardından, Türk iş dünyası temsilcilerinin DEİK bünyesindeki Avrupa İş Konseyleri Koordinatör Başkanı Mehmet Ali Yalçındağ’ın öncülüğünde ve onun imzasını taşıyan bir mektup aracılığıyla AB liderlerine Türkiye-AB ilişkilerini geliştirme çağrısında bulunmaları, Türkiye’nin yeniden Avrupa’ya yönelişinin somut bir göstergesidir.

Mektupta, Avrupa Birliği’nin karşı karşıya olduğu sınamalar sıralanıyor ve bu sınamalara en etkili yanıtın, Türkiye’nin AB’nin küresel güç olma yolundaki istikrarlı ilerleyişine tam entegrasyonu olacağı vurgulanıyor. Ayrıca mektupta, Avrupa’nın jeopolitik olarak parçalanmış bir dünyada Türkiye’nin katılımıyla ve Gümrük Birliği’nin güncellenmesiyle daha rekabetçi ve güçlü bir yapıya kavuşabileceği ifade ediliyor. Bunun yanı sıra, “Türkiye’nin katılım sürecini tıkayan mevcut verimsiz yöntem yeniden değerlendirilmelidir” ifadesiyle, ilişkilerde bir paradigma değişikliğine gidilmesi, mevcut süreçteki aksaklıkların giderilmesi ve entegrasyon mekanizmalarının değiştirilmesi yönünde çağrıda bulunuluyor.

Paradigma değişikliği çağrısının açmazları

Kuşkusuz, Türk iş insanlarının Türkiye ile AB arasında daha derin bir entegrasyonu savunmaları değerli bir girişimdir. Ancak gerek Brüksel’de gerekse AB üyesi ülkelerinin başkentlerinde bu mektubun çok yankı bulduğunu söylemek güç. AB cephesinde, bu girişimin yöntem ve varsayım bakımından barındırdığı sorun ve açmazlar aşağıdaki şekilde özetlenebilir.

1. Türkiye’nin ekonomik ve jeopolitik önemi

Mektubun hareket noktası, Türkiye’nin AB için jeopolitik açıdan kritik önemde olduğu varsayımıdır. Ancak bu varsayım AB cephesinde gerçeklerle örtüşmüyor. Gelinen aşamada; ABD’nin Yunanistan ve Kıbrıs’ta askerî üslere sahip olduğu, Suriye’de üzerinde etkili olabildiği bir yönetimin varlığı ve “Trump Koridoru” aracılığıyla Kafkasya’da da nüfuz alanı oluşturmaya başladığı bir jeopolitik bağlamda, Türkiye’nin Soğuk Savaş döneminde sahip olduğu stratejik önemden uzaklaştığı söylenebilir. Benzeri Türkiye’nin AB için taşıdığı ekonomik önem için de geçerlidir.

Brüksel açısından mevcut Gümrük Birliği’ni güncellemek için acil veya yakıcı bir sebep bulunmuyor. AB, birçok ülke ve ülke topluluğu ile serbest ticaret anlaşmaları imzaladı, son olarak da Türkiye’nin çeşitli alanlarda gerilimler yaşadığı hem güvenlik hem de jeopolitik açıdan rakibi olarak değerlendirilebilecek Hindistan ile bir Serbest Ticaret Anlaşması (STA) yaptı. Dünyanın en kalabalık ülkesi ve en hızlı büyüyen ekonomisi olan Hindistan ile imzalanan bu anlaşmanın yürürlüğe girmesi, AB ekonomisine önemli bir dinamizm kazandıracaktır.[i] Bu gelişme, AB açısından Türkiye ile Gümrük Birliği’nin güncellenmesine yönelik “aciliyeti” – var idiyse – daha da azalttı.

2. Mevcut yükümlülükler yerine getiriliyor mu?

AB çevrelerinde görüştüğümüz uzmanlar, bürokratlar ve siyasiler, Türkiye ile Gümrük Birliği’nin güncellenmesi tartışmalarının ön koşullarını sorguluyor. Mevcut değerlendirmelere göre, Türkiye hâlihazırda var olan anlaşmanın getirdiği yükümlülükleri tam olarak yerine getirmiyor. Bu durum, yeni bir Gümrük Birliği güncellemesi tartışmasının anlamlılığını azaltıyor ve sürecin uygulanabilirliğini sınırlandırıyor. Söz konusu mesele, Türkiye tarafından getirilen ya da kaldırılmayan engellerin, Avrupa Parlamentosu’nun Uluslararası Ticaret Komitesi (Committee on International Trade) için hazırlanan raporunda da belirtiliyor. Ayrıca raporda, Türkiye’nin Gümrük Birliği kurallarından “giderek daha sistematik bir şekilde sapmaya” başladığı; “gözetim tedbirleri, hassas verilerin açıklanmasını gerektiren düzenlemeler” gibi konularda adım atmadığı öne sürülüyor. Ayrıca AB Türkiye’nin “traktör üreticilerine yönelik ayrımcılık ve aşırı test ve sertifikasyon” uygulamalarından; Gümrük Birliği kapsamında yükümlü olmasına rağmen, AB ile uyumlu olmayan ticaret anlaşmaları imzalamasından yakınıyor.[ii]

Şimdi de Türk iş insanlarının argümanlarına bakalım.

3. Türkiye AB’ye güç katar mı?

Türk İş Konseylerinin yaklaşımında, Türkiye’nin AB’ye katılımının Birliğin gücünü artıracağı yönündeki önerme merkezi bir yer tutuyor. Ne var ki bu önerme son derece iddialı olup, hangi somut göstergelere ve ampirik verilere dayandığı belirsizdir. Buna karşın, tartışmalarda, karar alıcıların söylemlerinde ve strateji belgelerinde Türkiye’nin coğrafi konumu, askerî kapasitesi—başka bir ifadeyle disiplinli, güçlü ve tecrübeli bir orduya sahip olması—gelişmekte olan savunma sanayii ve görece elverişli bir güvenlik kültürü gibi unsurların öne çıkarıldığı görülüyor.

Ancak siyasal süreçlerde doğrusal ve mekanik çıkarımlar yapmak yanıltıcı olabilir. Güç, yalnızca nicel büyüklükler, nüfus ya da askerî kapasite gibi unsurlarla açıklanamaz; kurumsal uyum, normatif bağlılık ve ortak dış politika çizgisine riayet gibi nitel boyutları da içerir. Bu bağlamda, AB perspektifinden bakıldığında, Macaristan örneği önem arz ediyor. Birlik çevrelerinin Macaristan’a yönelik eleştirilerinin odağında, ülkede giderek belirginleşen otoriter eğilimler, Brüksel’in ortak tutumuyla çelişen biçimde Rusya ile sürdürülen yakın ilişkiler ve çeşitli dış politika başlıklarında AB çizgisinden sapmalar yer alıyor.

Bu çerçevede, benzer bir siyasal ve kurumsal yönelime sahip olacağı düşünülen bir Türkiye’nin, AB’ni otomatik olarak güçlendireceği varsayımı Birlik içerisinde bazı çevrelerde soru işaretiyle karşılanıyor.

4. Türkiye kilit bir ülke ve bir istikrar adası mı?

Türk İş Konseylerinin mektubunda önerilen paradigma değişikliğinin nasıl somutlaştırılacağı belirsiz ve üyelik süreci “tıkanmış” olarak tanımlanmış ancak bu tıkanıklığın hangi ilke ve araçlarla aşılacağı netleştirilmiyor. Bu çerçevede, Kopenhag kriterleri ve yerleşik üyelik standartları göz ardı edilerek Türkiye’nin mevcut siyasal ve kurumsal yapısıyla AB’ye dâhil edilmesi beklentisi gerçekçi değil. Nitekim AB, jeopolitik açıdan daha istisnai bir bağlamda dahi – Ukrayna örneğinde olduğu gibi – kapsamlı muafiyetler tanımadı. Dolayısıyla Türkiye’nin jeopolitik önemini ve bölgesindeki etkinliğini üyelik sürecinde belirleyici bir avantaja dönüştürme çabasının sonuç vermesi mümkün değil.

Öte yandan, yine AB perspektifinden bakıldığında, Türkiye’nin gücü ve güç kapasitesi belirgin zafiyetler barındırıyor. Ekonomik yapının kırılganlığı ve toplumsal bütünlüğün hâlen tahkim edilmeye muhtaç olması, Türkiye’nin stratejik ağırlığına ilişkin iddiaları zayıflatıyor. Dış politika ve güvenlik alanında ise manevra alanı büyük ölçüde ABD ile ilişkiler tarafından belirleniyor. ABD’yi dengeleyebilecek bir Rusya artık söz konusu değil; Çin ile de böyle bir dengeleme ilişkisi kurmak mümkün görünmüyor, Hindistan ile ise ciddi sorunlar bulunuyor. Suudi Arabistan ile Pakistan arasındaki askerî iş birliğine ya da bu eksende bir ittifaka dâhil olma arzusunun Riyad tarafından mesafeli karşılanmış olması da bu duruma işaret eden bir diğer örnek. Savunma sanayiinde çok önemli gelişmeler kaydedilse de halen yapısal sorunlar ve çeşitli başlıklarda dışa bağımlılık devam ediyor. Hava savunma kapasitesindeki eksiklikler ile S-400, F-35 (beşinci nesil savaş uçakları) ve CAATSA başlıklarında süregelen sorunlar ve F-16’ların (muharebe jetleri) modernizasyon sürecine ilişkin belirsizlikler, Türkiye’nin stratejik özerkliğinin sınırlarını ortaya koyuyor.

5. Endişeler

Mektup, AB cenahından gelen hukukun üstünlüğü gibi uyarılara değinmiyor. Mektupta demokrasi, insan hakları gibi temel konulardan söz edilmemesi AB’deki olumsuz algıyı pekiştiriyor. Bu algıya göre, Kopenhag kriterlerini önemsemeyen, yargısı siyasallaşmış izlenimi veren, ana muhalefet partisinin birçok davayla meşgul olmak zorunda bırakılmış bir Türkiye gerçeği var. Bazı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının görmezden gelinmesi, İstanbul’un Büyükşehir Belediye Başkanı’nın diplomasının 31 yıl sonra iptali ve casusluğa kadar çeşitli ithamlarla yargılanıyor olması Avrupa’daki endişeleri gidermekten uzak.

Bu şartlarda AB’nin Türkiye’ye tam üyelik yolunu açması, bir müktesebat oluşturabilir; Ukrayna ve Batı Balkan ülkelerinin benzer bir süreci talep etmesinin kapısını açabilir.

Alman Şansölye Friedrich Merz, son Türkiye ziyaretinde, Türkiye’ye AB perspektifi sundu ve ilişkileri yeniden rayına oturtmayı arzuladıklarını açıkça söyledi. Yapılması gerekenler de ortada: Kopenhag kriterlerinin eksiksiz uygulanması.

Top Ankara’nın sahasında

AB’den bir paradigma değişikliği veya katılım yönteminde radikal bir değişim beklemek gerçekçi değil. Hal böyleyken, gelecek açısından pek çok fırsat barındıran bu kritik süreçte, Türkiye’nin acil olarak kendi paradigma değişikliğini gerçekleştirmesi gerekiyor. Zira AB ülkeleriyle ilişkiler, yalnızca siyasal ve Gümrük Birliği çerçevesiyle sınırlanamayacak kadar önemli; bu ilişkiler, ekonomik ve ulusötesi etkileşim boyutlarını da kapsıyor. Dolayısıyla, ilişkilerde sağlanacak ilerlemenin, özellikle ekonomi başta olmak üzere birçok alanda önemli bir sinerji yaratacağı açık. Bu bağlamda, birkaç temel hususun tespit edilmesi önemli:

  1. AB üyeliğinin mevcut koşullar altında kısa vadede gerçekçi olmadığı kabul edilmeli. Hem Türkiye, üyelik kriterlerini henüz karşılamaktan uzak hem de AB, kısa vadede Türkiye gibi büyük ve kalabalık bir ülkeyi üyeliğe dahil edebilecek durumda değil.
  2. Bu noktada ısrar etmek, hem Türkiye’de gerçekçi olmayan beklentiler yaratıyor hem de AB ile ilişkileri gereksiz şekilde geriyor. Ayrıca karar vericiler ve müzakereciler üzerinde gereksiz bir baskı oluşturuyor ve diplomatik ilişkilerde kopma riskini artırıyor.
  3. Kısır döngüden çıkmanın etkili yollarından biri, diplomasi pratiğinde yaygın olarak kullanılan ve genel kabul görmüş bir yönteme başvurmaktır: Öncelikle çözümü göreceli olarak daha kolay olan dosyaları ele almak, ardından aşamalı olarak daha karmaşık ve zorlu meseleleri gündeme taşımak.

Bu yaklaşım, hem Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde sürdürülebilir bir ilerleme sağlamasına hem de müzakere sürecinde gerçekçi ve yapıcı bir gündemin oluşturulmasına olanak tanıyacaktır.

Bu noktada önceliklendirme açısından aşağıdaki sıralama önerilebilir:

  1. Ticari engellerin aşılması: Gümrük Birliği’ne rağmen hâlen mevcut olan ticari engellerin giderilmesine odaklanmak.
  2. Vize serbestisi: Vize zorunluluğunun kaldırılması için Türkiye tarafından yerine getirilmesi gereken şartların hayata geçirilmesi. Bu bağlamda gerekli yasal değişiklikler, örneğin terör yasasının revize edilmesi ve ilgili düzenlemelerin uygulanması öncelikli hedefler olmalıdır.
  3. Araştırma ve inovasyon projeleri: Horizon Europe gibi programlara odaklanmak ve Türkiye’nin bu projelerde etkin katılımını sağlamak.
  4. Güvenlik iş birliği: Türkiye’nin SAFE’e dahil edilmesinin önündeki engellerin kaldırılması ve Avrupa Güvenlik Mimarisi’ne katılımının mümkün kılınması.
  5. Gümrük Birliği’nin modernizasyonu: Bu süreçte karşılaşılan engellerin çözülmesi ve modernizasyonun tamamlanması.

Bu dosyaların birkaçının çözülmesi bile AB-Türkiye ilişkilerine yeni bir dinamizm kazandıracaktır. Ayrıca güven ortamının güçlenmesi, katılım müzakereleri için sağlam bir zemin oluşturacaktır. Ancak tüm bu meselelerin ele alınması sırasında yeni bir reform sürecine de ihtiyaç vardır. Hukuk, demokrasi ve insan hakları başta olmak üzere kapsamlı yapısal reformlar hayata geçirilmelidir.

Gerçekçi bir perspektiften bakıldığında, AB ile katılım müzakerelerini yeniden başlatmanın ve ilerletmenin yolu; demokratik, hukukun üstünlüğü ilkesinin geçerli olduğu, insan haklarına saygı gösterilen, ekonomik olarak dinamik, piyasaya kayırmacı müdahalelerin yapılmadığı ve komşularına yönelik tehdit içeren söylemlerin terk edildiği bir Türkiye’den geçiyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 9 Şubat 2026’da yayımlanmıştır.

[i] Kiel Institute for the World Economy tarafından yayımlanan bir araştırma, AB–Hindistan Serbest Ticaret Anlaşması’nın her iki taraf için de karşılıklı refah artışı sağlayacağını, GSYH’leri için yüzde 0,12 ile 0,13 düzeyinde, ikili ticaret hacmi için ise yüzde 41 ile 65 arasında bir artış öngörmektedir. Çalışmaya göre Çin’den uzaklaşmaya – daha doğrusu özerkleşmeye – yönelik ticaret yönlendirmesinin yüzde 5–9 aralığında gerçekleşmesi beklenmekte; bu durumun hem AB’nin “risk azaltma” (de-risking) hedeflerine katkı sunacağı hem de Hindistan’ın ekonomik çeşitlendirme stratejisini destekleyeceği değerlendirilmektedir. (Julian Hinz, Rolf Langhammer, Hendrik Mahlkow, Vasundhara Thakur; The EU–India Trade Deal: Strategic Diversification in an Era of Uncertainty, Kiel Institute for the World Economy, No. 202, Ocak 2026).

[ii] Erdal Yalçın/Gabriel Felbermayr, “The EU-Turkey Customs Union and trade relations: what options for the future?” Policy Department for External Relations, Directorate General for External Policies of the Union (European Parliament), Haziran 2021.

Yaşar Aydın
Yaşar Aydın
Yaşar Aydın - Sosyoloji ve ekonomi dalındaki lisans ve yüksek lisans eğitimini Hamburg ve Lancaster Üniversitelerinde tamamladı. Doktorasını Hamburg Üniversitesi’nden aldı. Uluslararası ilişkiler, jeopolitik, Türk ekonomisi ve dış politikası, milliyetçilik, göç ve diaspora konuları üzerinde çalışan Aydın’ın, bilimsel makaleleri dışında üç telif kitabı bulunuyor. Halen, German Institute for International and Security Affairs (SWP)/ Centre for Applied Turkey Studies (CATS) bölümünde görev yapmakta, Alman ve Türk gazetelerine yorumlar yazmaktadır.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Çok kutuplu dünyada Türkiye–AB ilişkileri: Gerçekler, varsayımlar, yanılgılar ve fırsatlar

Çok kutuplu bir uluslararası sistemde Türkiye, AB açısından ne ölçüde vazgeçilmez bir aktör? Türk karar vericiler ve siyasal bilimciler tarafından dile getirilen “jeopolitik vazgeçilmezlik” AB cephesinde nasıl değerlendiriliyor? AB’nin Türkiye’ye içinde bulunduğu koşullarda jeostratejik saiklerle üyelik perspektifi sunması olası mı? Dr. Yaşar Aydın yazdı.

Türkiye – Avrupa Birliği (AB) ilişkileri bir süredir daha fazla gündemde. Özellikle AB’nin Hindistan ile çok kapsamlı bir Serbest Ticaret Anlaşması imzalaması, Türkiye’nin bu anlaşmadan nasıl etkileneceği sorusu, yıllardır beklenen Gümrük Birliği’nin hâlâ güncellenmemesi ve Türkiye’nin AB ile nasıl bir geleceği olabileceğine dair olası senaryolar zihinleri meşgul ediyor. Uluslararası sistem adeta güncellenirken ve dünya ekonomisi jeopolitikleşirken Türkiye için de risk ve fırsatlar barındıran çok kritik bir dönem. Böylesine hassas bir süreçte en çok ihtiyaç duyulan şeylerden biri de, rasyonel analiz, varsayımlar ve algılar yerine verilerle hareket etmek, aynı zamanda AB’nin zihin dünyasını, karar alma mekanizmalarının yaklaşımlarını da gerçekçi bir şekilde irdelemek, anlamak ve buna göre aksiyon almak.

Çok kutuplu bir uluslararası sistemde Türkiye, AB açısından ne ölçüde vazgeçilmez bir aktör? Türk karar vericiler ve siyasal bilimciler tarafından dile getirilen “jeopolitik vazgeçilmezlik” AB cephesinde nasıl değerlendiriliyor? AB’nin Türkiye’ye içinde bulunduğu koşullarda jeostratejik saiklerle üyelik perspektifi sunması olası mı?

Bu sorular, yalnızca Türkiye-AB ilişkilerinin mevcut durumunu değil, aynı zamanda tarafların karşılıklı beklentilerini, algılarını ve stratejik önceliklerini analiz etmek açısından da belirleyici bir çerçeve sunuyor. Türkiye’nin uzun bir aradan sonra yönünü yeniden Batı’ya çevirmesi ve AB ile ilişkilerine ivme kazandırma arayışı, söz konusu soruların sistematik ve analitik bir biçimde ele alınmasını gerekli kılıyor.

Büyük güç rekabeti ve dünya ekonomisinin jeopolitikleşmesi

Neoliberal küreselleşmenin yerini; ticaretin, ham maddelere erişimin, tedarik ve değer zincirlerinin ve sanayi politikalarının giderek daha fazla jeopolitik kriterler doğrultusunda şekillendiği bir uluslararası düzen alıyor. Dünya ekonomisi hızla jeoekonomik bir yörüngeye otururken, uluslararası ticaret ve yatırımlar ile küresel altyapılar ve stratejik öneme sahip tedarik zincirleri – özellikle nadir toprak elementleri ve yarı iletkenler – üzerinde denetim kurma çabaları büyük güçler arasındaki rekabetin temel unsurlarından biri hâline geldi.

1990’lı yıllara damgasını vuran neoliberal küreselleşme, kural temelli uluslararası düzen söylemi ve tek kutuplu dünya gerçeği büyük ölçüde geçerliliğini yitirdi. Uluslararası sistem çok kutuplu bir yapıya doğru evrilirken, ortaya çıkacak uluslararası yapının üç kutupla mı – ABD, Çin ve Rusya – sınırlı kalacağı yoksa daha parçalı bir yapıya mı dönüşeceği temel tartışma başlıklarından biri olarak öne çıkıyor.

Bir başka merak edilen soru ise, ABD’den sonra dünyanın en büyük ekonomisi olan AB’nin jeopolitik bir aktöre dönüşerek kendi başına bir kutup oluşturup oluşturamayacağı…

Büyük güçlerin çevrelerindeki küçük ve orta ölçekli devletlerle olan ilişkilerinde giderek kural ve uluslararası hukuk tanımaz bir nitelik kazandığını gözlemliyoruz. Rusya’nın Kırım’ı ilhakı, Ukrayna’ya yönelik saldırıları, ABD Başkanı Donald Trump’ın Meksika, Kanada, Venezuela, Panama ve Grönland’a yönelik tehditleri, güç siyasetinin ve baskı yöntemlerinin ne denli öncelikli araçlar hâline geldiğinin örnekleri…

Henüz herhangi bir ülkeye yönelik açık bir askerî saldırı gerçekleştirmemiş olsa da Çin’in de uluslararası hukuka, kurallara ve teamüllere riayet ettiği söylenemez. Pekin, bir taraftan ekonomik rekabeti bir tehdit aracı olarak kullanırken, diğer taraftan ise örneğin Kuzey Kutbu bölgesindeki askeri ve diğer etkinlikleriyle ve hibrit savaş yöntemleriyle ve araçlarıyla Avrupa’yı baskı altında tutuyor.

Stratejik özerklikten Batı eksenine

Türkiye, geride kalan yıllarda dış politika alanında hareket kabiliyetini artıracağı beklentisiyle çok kutupluluğu savunmuş; “stratejik özerklik” olarak tanımladığı büyük güçler arası denge politikasıyla çok yönlü iş birliği stratejilerini benimsemişti.

Ancak son yıllarda — bu süreci 2022 Temmuz’undaki Vilnius NATO Zirvesi ile başlatmak mümkün — Türkiye yönünü yeniden Batı’ya çevirdi. Ankara, bir taraftan Trump ile doğrudan çatışmaktan kaçınırken ve Suriye’de İsrail’i provoke edebilecek adımlardan uzak dururken, diğer taraftan AB ile ilişkilerini yeniden canlandırmaya, güvenlik alanındaki işbirliğini güçlendirmeye ve kurulmakta olan Avrupa güvenlik mimarisi içinde konum edinmeye çalışıyor.

Bir zamanlar Avrupalı liderlere meydan okuyan, Almanya’nın lideri Şansölye Angela Merkel’i “Nazi yöntemlerine başvurmakla” itham eden ve Fransız Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile sert polemiklere giren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Batılı liderlere karşı temkinli bir dil kullanıyor. Rusya ile Suriye’de iş birliğine girildiği, NATO’nun ve ABD’nin ısrarlı uyarılarına rağmen Rusya’dan S-400 füze savunma sisteminin alındığı, ABD’ye meydan okunduğu ve AB’ye artık ihtiyaç kalmadığı düşüncesinin açıkça dillendirildiği günler artık geride kalmış görünüyor.

Batı karşıtı söylemlerin terk edilmiş olması son derece önemli olmakla birlikte, bu söylemlerin AB başkentlerinde ve diplomatik çevrelerde unutulduğu söylenemez. Dolayısıyla Türkiye-AB ilişkileri üzerindeki olumsuz psikolojik etkileri hâlâ devam ediyor.

Türk iş dünyasının AB’ye entegrasyon çağrısı

Jeopolitik tehditlerin artması, bölgesel istikrarsızlıklar, çatışmalar ve savaş tehlikesi, Türkiye’yi şekillenmekte olan Avrupa güvenlik mimarisine dahil olma ve bu kapsamda AB üyelik sürecini yeniden başlatma hedefi doğrultusunda hareket etmeye yönlendirdi.

Bu bağlamda, AB–Hindistan Serbest Ticaret Anlaşması’nın ilanının hemen ardından, Türk iş dünyası temsilcilerinin DEİK bünyesindeki Avrupa İş Konseyleri Koordinatör Başkanı Mehmet Ali Yalçındağ’ın öncülüğünde ve onun imzasını taşıyan bir mektup aracılığıyla AB liderlerine Türkiye-AB ilişkilerini geliştirme çağrısında bulunmaları, Türkiye’nin yeniden Avrupa’ya yönelişinin somut bir göstergesidir.

Mektupta, Avrupa Birliği’nin karşı karşıya olduğu sınamalar sıralanıyor ve bu sınamalara en etkili yanıtın, Türkiye’nin AB’nin küresel güç olma yolundaki istikrarlı ilerleyişine tam entegrasyonu olacağı vurgulanıyor. Ayrıca mektupta, Avrupa’nın jeopolitik olarak parçalanmış bir dünyada Türkiye’nin katılımıyla ve Gümrük Birliği’nin güncellenmesiyle daha rekabetçi ve güçlü bir yapıya kavuşabileceği ifade ediliyor. Bunun yanı sıra, “Türkiye’nin katılım sürecini tıkayan mevcut verimsiz yöntem yeniden değerlendirilmelidir” ifadesiyle, ilişkilerde bir paradigma değişikliğine gidilmesi, mevcut süreçteki aksaklıkların giderilmesi ve entegrasyon mekanizmalarının değiştirilmesi yönünde çağrıda bulunuluyor.

Paradigma değişikliği çağrısının açmazları

Kuşkusuz, Türk iş insanlarının Türkiye ile AB arasında daha derin bir entegrasyonu savunmaları değerli bir girişimdir. Ancak gerek Brüksel’de gerekse AB üyesi ülkelerinin başkentlerinde bu mektubun çok yankı bulduğunu söylemek güç. AB cephesinde, bu girişimin yöntem ve varsayım bakımından barındırdığı sorun ve açmazlar aşağıdaki şekilde özetlenebilir.

1. Türkiye’nin ekonomik ve jeopolitik önemi

Mektubun hareket noktası, Türkiye’nin AB için jeopolitik açıdan kritik önemde olduğu varsayımıdır. Ancak bu varsayım AB cephesinde gerçeklerle örtüşmüyor. Gelinen aşamada; ABD’nin Yunanistan ve Kıbrıs’ta askerî üslere sahip olduğu, Suriye’de üzerinde etkili olabildiği bir yönetimin varlığı ve “Trump Koridoru” aracılığıyla Kafkasya’da da nüfuz alanı oluşturmaya başladığı bir jeopolitik bağlamda, Türkiye’nin Soğuk Savaş döneminde sahip olduğu stratejik önemden uzaklaştığı söylenebilir. Benzeri Türkiye’nin AB için taşıdığı ekonomik önem için de geçerlidir.

Brüksel açısından mevcut Gümrük Birliği’ni güncellemek için acil veya yakıcı bir sebep bulunmuyor. AB, birçok ülke ve ülke topluluğu ile serbest ticaret anlaşmaları imzaladı, son olarak da Türkiye’nin çeşitli alanlarda gerilimler yaşadığı hem güvenlik hem de jeopolitik açıdan rakibi olarak değerlendirilebilecek Hindistan ile bir Serbest Ticaret Anlaşması (STA) yaptı. Dünyanın en kalabalık ülkesi ve en hızlı büyüyen ekonomisi olan Hindistan ile imzalanan bu anlaşmanın yürürlüğe girmesi, AB ekonomisine önemli bir dinamizm kazandıracaktır.[i] Bu gelişme, AB açısından Türkiye ile Gümrük Birliği’nin güncellenmesine yönelik “aciliyeti” – var idiyse – daha da azalttı.

2. Mevcut yükümlülükler yerine getiriliyor mu?

AB çevrelerinde görüştüğümüz uzmanlar, bürokratlar ve siyasiler, Türkiye ile Gümrük Birliği’nin güncellenmesi tartışmalarının ön koşullarını sorguluyor. Mevcut değerlendirmelere göre, Türkiye hâlihazırda var olan anlaşmanın getirdiği yükümlülükleri tam olarak yerine getirmiyor. Bu durum, yeni bir Gümrük Birliği güncellemesi tartışmasının anlamlılığını azaltıyor ve sürecin uygulanabilirliğini sınırlandırıyor. Söz konusu mesele, Türkiye tarafından getirilen ya da kaldırılmayan engellerin, Avrupa Parlamentosu’nun Uluslararası Ticaret Komitesi (Committee on International Trade) için hazırlanan raporunda da belirtiliyor. Ayrıca raporda, Türkiye’nin Gümrük Birliği kurallarından “giderek daha sistematik bir şekilde sapmaya” başladığı; “gözetim tedbirleri, hassas verilerin açıklanmasını gerektiren düzenlemeler” gibi konularda adım atmadığı öne sürülüyor. Ayrıca AB Türkiye’nin “traktör üreticilerine yönelik ayrımcılık ve aşırı test ve sertifikasyon” uygulamalarından; Gümrük Birliği kapsamında yükümlü olmasına rağmen, AB ile uyumlu olmayan ticaret anlaşmaları imzalamasından yakınıyor.[ii]

Şimdi de Türk iş insanlarının argümanlarına bakalım.

3. Türkiye AB’ye güç katar mı?

Türk İş Konseylerinin yaklaşımında, Türkiye’nin AB’ye katılımının Birliğin gücünü artıracağı yönündeki önerme merkezi bir yer tutuyor. Ne var ki bu önerme son derece iddialı olup, hangi somut göstergelere ve ampirik verilere dayandığı belirsizdir. Buna karşın, tartışmalarda, karar alıcıların söylemlerinde ve strateji belgelerinde Türkiye’nin coğrafi konumu, askerî kapasitesi—başka bir ifadeyle disiplinli, güçlü ve tecrübeli bir orduya sahip olması—gelişmekte olan savunma sanayii ve görece elverişli bir güvenlik kültürü gibi unsurların öne çıkarıldığı görülüyor.

Ancak siyasal süreçlerde doğrusal ve mekanik çıkarımlar yapmak yanıltıcı olabilir. Güç, yalnızca nicel büyüklükler, nüfus ya da askerî kapasite gibi unsurlarla açıklanamaz; kurumsal uyum, normatif bağlılık ve ortak dış politika çizgisine riayet gibi nitel boyutları da içerir. Bu bağlamda, AB perspektifinden bakıldığında, Macaristan örneği önem arz ediyor. Birlik çevrelerinin Macaristan’a yönelik eleştirilerinin odağında, ülkede giderek belirginleşen otoriter eğilimler, Brüksel’in ortak tutumuyla çelişen biçimde Rusya ile sürdürülen yakın ilişkiler ve çeşitli dış politika başlıklarında AB çizgisinden sapmalar yer alıyor.

Bu çerçevede, benzer bir siyasal ve kurumsal yönelime sahip olacağı düşünülen bir Türkiye’nin, AB’ni otomatik olarak güçlendireceği varsayımı Birlik içerisinde bazı çevrelerde soru işaretiyle karşılanıyor.

4. Türkiye kilit bir ülke ve bir istikrar adası mı?

Türk İş Konseylerinin mektubunda önerilen paradigma değişikliğinin nasıl somutlaştırılacağı belirsiz ve üyelik süreci “tıkanmış” olarak tanımlanmış ancak bu tıkanıklığın hangi ilke ve araçlarla aşılacağı netleştirilmiyor. Bu çerçevede, Kopenhag kriterleri ve yerleşik üyelik standartları göz ardı edilerek Türkiye’nin mevcut siyasal ve kurumsal yapısıyla AB’ye dâhil edilmesi beklentisi gerçekçi değil. Nitekim AB, jeopolitik açıdan daha istisnai bir bağlamda dahi – Ukrayna örneğinde olduğu gibi – kapsamlı muafiyetler tanımadı. Dolayısıyla Türkiye’nin jeopolitik önemini ve bölgesindeki etkinliğini üyelik sürecinde belirleyici bir avantaja dönüştürme çabasının sonuç vermesi mümkün değil.

Öte yandan, yine AB perspektifinden bakıldığında, Türkiye’nin gücü ve güç kapasitesi belirgin zafiyetler barındırıyor. Ekonomik yapının kırılganlığı ve toplumsal bütünlüğün hâlen tahkim edilmeye muhtaç olması, Türkiye’nin stratejik ağırlığına ilişkin iddiaları zayıflatıyor. Dış politika ve güvenlik alanında ise manevra alanı büyük ölçüde ABD ile ilişkiler tarafından belirleniyor. ABD’yi dengeleyebilecek bir Rusya artık söz konusu değil; Çin ile de böyle bir dengeleme ilişkisi kurmak mümkün görünmüyor, Hindistan ile ise ciddi sorunlar bulunuyor. Suudi Arabistan ile Pakistan arasındaki askerî iş birliğine ya da bu eksende bir ittifaka dâhil olma arzusunun Riyad tarafından mesafeli karşılanmış olması da bu duruma işaret eden bir diğer örnek. Savunma sanayiinde çok önemli gelişmeler kaydedilse de halen yapısal sorunlar ve çeşitli başlıklarda dışa bağımlılık devam ediyor. Hava savunma kapasitesindeki eksiklikler ile S-400, F-35 (beşinci nesil savaş uçakları) ve CAATSA başlıklarında süregelen sorunlar ve F-16’ların (muharebe jetleri) modernizasyon sürecine ilişkin belirsizlikler, Türkiye’nin stratejik özerkliğinin sınırlarını ortaya koyuyor.

5. Endişeler

Mektup, AB cenahından gelen hukukun üstünlüğü gibi uyarılara değinmiyor. Mektupta demokrasi, insan hakları gibi temel konulardan söz edilmemesi AB’deki olumsuz algıyı pekiştiriyor. Bu algıya göre, Kopenhag kriterlerini önemsemeyen, yargısı siyasallaşmış izlenimi veren, ana muhalefet partisinin birçok davayla meşgul olmak zorunda bırakılmış bir Türkiye gerçeği var. Bazı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının görmezden gelinmesi, İstanbul’un Büyükşehir Belediye Başkanı’nın diplomasının 31 yıl sonra iptali ve casusluğa kadar çeşitli ithamlarla yargılanıyor olması Avrupa’daki endişeleri gidermekten uzak.

Bu şartlarda AB’nin Türkiye’ye tam üyelik yolunu açması, bir müktesebat oluşturabilir; Ukrayna ve Batı Balkan ülkelerinin benzer bir süreci talep etmesinin kapısını açabilir.

Alman Şansölye Friedrich Merz, son Türkiye ziyaretinde, Türkiye’ye AB perspektifi sundu ve ilişkileri yeniden rayına oturtmayı arzuladıklarını açıkça söyledi. Yapılması gerekenler de ortada: Kopenhag kriterlerinin eksiksiz uygulanması.

Top Ankara’nın sahasında

AB’den bir paradigma değişikliği veya katılım yönteminde radikal bir değişim beklemek gerçekçi değil. Hal böyleyken, gelecek açısından pek çok fırsat barındıran bu kritik süreçte, Türkiye’nin acil olarak kendi paradigma değişikliğini gerçekleştirmesi gerekiyor. Zira AB ülkeleriyle ilişkiler, yalnızca siyasal ve Gümrük Birliği çerçevesiyle sınırlanamayacak kadar önemli; bu ilişkiler, ekonomik ve ulusötesi etkileşim boyutlarını da kapsıyor. Dolayısıyla, ilişkilerde sağlanacak ilerlemenin, özellikle ekonomi başta olmak üzere birçok alanda önemli bir sinerji yaratacağı açık. Bu bağlamda, birkaç temel hususun tespit edilmesi önemli:

  1. AB üyeliğinin mevcut koşullar altında kısa vadede gerçekçi olmadığı kabul edilmeli. Hem Türkiye, üyelik kriterlerini henüz karşılamaktan uzak hem de AB, kısa vadede Türkiye gibi büyük ve kalabalık bir ülkeyi üyeliğe dahil edebilecek durumda değil.
  2. Bu noktada ısrar etmek, hem Türkiye’de gerçekçi olmayan beklentiler yaratıyor hem de AB ile ilişkileri gereksiz şekilde geriyor. Ayrıca karar vericiler ve müzakereciler üzerinde gereksiz bir baskı oluşturuyor ve diplomatik ilişkilerde kopma riskini artırıyor.
  3. Kısır döngüden çıkmanın etkili yollarından biri, diplomasi pratiğinde yaygın olarak kullanılan ve genel kabul görmüş bir yönteme başvurmaktır: Öncelikle çözümü göreceli olarak daha kolay olan dosyaları ele almak, ardından aşamalı olarak daha karmaşık ve zorlu meseleleri gündeme taşımak.

Bu yaklaşım, hem Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde sürdürülebilir bir ilerleme sağlamasına hem de müzakere sürecinde gerçekçi ve yapıcı bir gündemin oluşturulmasına olanak tanıyacaktır.

Bu noktada önceliklendirme açısından aşağıdaki sıralama önerilebilir:

  1. Ticari engellerin aşılması: Gümrük Birliği’ne rağmen hâlen mevcut olan ticari engellerin giderilmesine odaklanmak.
  2. Vize serbestisi: Vize zorunluluğunun kaldırılması için Türkiye tarafından yerine getirilmesi gereken şartların hayata geçirilmesi. Bu bağlamda gerekli yasal değişiklikler, örneğin terör yasasının revize edilmesi ve ilgili düzenlemelerin uygulanması öncelikli hedefler olmalıdır.
  3. Araştırma ve inovasyon projeleri: Horizon Europe gibi programlara odaklanmak ve Türkiye’nin bu projelerde etkin katılımını sağlamak.
  4. Güvenlik iş birliği: Türkiye’nin SAFE’e dahil edilmesinin önündeki engellerin kaldırılması ve Avrupa Güvenlik Mimarisi’ne katılımının mümkün kılınması.
  5. Gümrük Birliği’nin modernizasyonu: Bu süreçte karşılaşılan engellerin çözülmesi ve modernizasyonun tamamlanması.

Bu dosyaların birkaçının çözülmesi bile AB-Türkiye ilişkilerine yeni bir dinamizm kazandıracaktır. Ayrıca güven ortamının güçlenmesi, katılım müzakereleri için sağlam bir zemin oluşturacaktır. Ancak tüm bu meselelerin ele alınması sırasında yeni bir reform sürecine de ihtiyaç vardır. Hukuk, demokrasi ve insan hakları başta olmak üzere kapsamlı yapısal reformlar hayata geçirilmelidir.

Gerçekçi bir perspektiften bakıldığında, AB ile katılım müzakerelerini yeniden başlatmanın ve ilerletmenin yolu; demokratik, hukukun üstünlüğü ilkesinin geçerli olduğu, insan haklarına saygı gösterilen, ekonomik olarak dinamik, piyasaya kayırmacı müdahalelerin yapılmadığı ve komşularına yönelik tehdit içeren söylemlerin terk edildiği bir Türkiye’den geçiyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 9 Şubat 2026’da yayımlanmıştır.

[i] Kiel Institute for the World Economy tarafından yayımlanan bir araştırma, AB–Hindistan Serbest Ticaret Anlaşması’nın her iki taraf için de karşılıklı refah artışı sağlayacağını, GSYH’leri için yüzde 0,12 ile 0,13 düzeyinde, ikili ticaret hacmi için ise yüzde 41 ile 65 arasında bir artış öngörmektedir. Çalışmaya göre Çin’den uzaklaşmaya – daha doğrusu özerkleşmeye – yönelik ticaret yönlendirmesinin yüzde 5–9 aralığında gerçekleşmesi beklenmekte; bu durumun hem AB’nin “risk azaltma” (de-risking) hedeflerine katkı sunacağı hem de Hindistan’ın ekonomik çeşitlendirme stratejisini destekleyeceği değerlendirilmektedir. (Julian Hinz, Rolf Langhammer, Hendrik Mahlkow, Vasundhara Thakur; The EU–India Trade Deal: Strategic Diversification in an Era of Uncertainty, Kiel Institute for the World Economy, No. 202, Ocak 2026).

[ii] Erdal Yalçın/Gabriel Felbermayr, “The EU-Turkey Customs Union and trade relations: what options for the future?” Policy Department for External Relations, Directorate General for External Policies of the Union (European Parliament), Haziran 2021.

Yaşar Aydın
Yaşar Aydın
Yaşar Aydın - Sosyoloji ve ekonomi dalındaki lisans ve yüksek lisans eğitimini Hamburg ve Lancaster Üniversitelerinde tamamladı. Doktorasını Hamburg Üniversitesi’nden aldı. Uluslararası ilişkiler, jeopolitik, Türk ekonomisi ve dış politikası, milliyetçilik, göç ve diaspora konuları üzerinde çalışan Aydın’ın, bilimsel makaleleri dışında üç telif kitabı bulunuyor. Halen, German Institute for International and Security Affairs (SWP)/ Centre for Applied Turkey Studies (CATS) bölümünde görev yapmakta, Alman ve Türk gazetelerine yorumlar yazmaktadır.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x