İkinci Dünya Savaşı’nın ardından doğan liberal uluslararası düzen, uzunca bir süredir can çekişiyor. Batı’nın zaferi olarak sunulan; demokrasi, serbest ticaret ve insan hakları üzerine kurulu bu idealist yapı, bugün yerini kaba kuvvetin ve çıplak çıkar ilişkilerinin hâkim olduğu kaotik bir gerçekliğe bırakmış durumda. Bu çöküşün failini ararken akla ilk önce genellikle Donald Trump’ın öngörülemez ve yıkıcı tarzı gelse de, tarihe baktığımızda düzenin çöküşünün çok daha eskiye dayandığını görüyoruz. Müttefiklerin bile birbirine şüpheyle yaklaştığı, nükleer caydırıcılığın tekrar masaya geldiği bu yeni dönemde, liberal enternasyonalizm artık ulaşılabilir bir hedeften ziyade nostaljik bir anıya dönüşmek üzere.
Foreign Policy internet sitesinde yayımlanan ve sitenin editör yardımcısı ve Ortadoğu uzmanı Dr. Nick Danforth tarafından kaleme alınan yazıda, liberal uluslararası düzenin ‘ölümü’ ve bu sürecin failleri, Amerikan dış politikasının son otuz yılındaki kritik dönemeçler üzerinden ele alınıyor. Yazı, Bush’un Irak’taki tek taraflı müdahaleciliğinden Obama’nın Suriye’deki tereddütlerine, Gazze’deki ahlaki çöküşten Trump’ın müttefikleri hedef alan Grönland krizine kadar uzanan hatalar zincirinin Amerikan inandırıcılığını nasıl tükettiğini vurguluyor ve artık kurallara dayalı sistemin yerini, ülkelerin yeniden silahlandığı, daha kaotik ve ‘güçlünün haklı olduğu’ sert bir jeopolitik gerçekliğin aldığı iddiasını ortaya koyuyor.
Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:
“Liberal uluslararası düzen yine öldü. Geçen ay çıkan haberlere bakılırsa bu düzenin sonunu, Grönland meselesi yüzünden bir NATO müttefikine durup dururken savurduğu tehditlerle Amerikan Başkanı Donald Trump getirdi. Fakat bu düzenin ölüm ilanı daha önce de verilmişti. Peki, asıl katil kim? Irak’taki nükleer yalanlarıyla George W. Bush mu? Suriye’de kendi çizdiği kırmızı çizgiyi ihlal eden Barack Obama mı? Peki, artık gerçekten öldü mü, yoksa Trump Grönland söyleminden çark ederken o da mezarından çıkıp dirilecek mi?
Otopsi yapabilmek için önce cesedi teşhis etmemiz gerek. Liberal uluslararası düzenin ölümü üzerine on yıldır süren tartışmaların da gösterdiği gibi, bu düzenin ne olduğu konusunda kimsenin kafası net değil. Yine de kabaca tarif etmek gerekirse bu terim; teoride veya pratikte uluslararası davranışlara yön veren bir dizi kurum, kural ve değeri ifade ediyor.
Bu düzenin birçok unsuru, örneğin Birleşmiş Milletler ya da insan hakları ve soykırımın önlenmesine ilişkin küresel sözleşmeler İkinci Dünya Savaşı’ndan doğmuştu fakat hemen ardından patlak veren Soğuk Savaş yüzünden eli kolu bağlandı. Derken 1990’larda Amerikalı iyimser politikacılar, daha iyi bir dünyaya dair o gecikmiş hayallerin nihayet gerçekleşebileceğini ummuştu. Ama çok geçmeden işler yine sarpa sardı.
Kosova
Sırbistan Cumhurbaşkanı Slobodan Miloseviç, 1999’da ülkenin Kosova bölgesindeki etnik Arnavut ayrılıkçılara karşı kanlı bir operasyon başlatmıştı. Miloseviç’in birkaç yıl önceki Bosna’daki soykırım ve savaş suçu içeren eylemlerini durdurmakta geç kalan Clinton yönetimi, bu kez elini çabuk tutmuştu. Amerika, Sırbistan’ı bombalamış ve Kosova’ya NATO liderliğinde, BM destekli bir barış gücü yerleştirmişti. Bu hamle, Sırbistan’ın şiddetli itirazlarına rağmen 2008’de uluslararası toplumun büyük bölümünün Kosova’yı bağımsız bir devlet olarak tanımasına zemin hazırlamıştı.
Amerika Başkanı Bill Clinton’ın Bosna konusundaki kararsızlığını büyük bir öfkeyle izleyen pek çok liberal enternasyonalist için bu hızlı müdahale, hayal edilen o Liberal Uluslararası Düzen’in tıkır tıkır işlediği ilk örneklerden biriydi. Kore Savaşı’ndan beri Soğuk Savaş dengeleri yüzünden BM gibi kurumların eli kolu bağlıydı, ama artık Rusya itiraz edemeyecek kadar zayıftı. Böylece NATO, düzeni yeniden sağlamak ve insan haklarını korumak için kararlı bir adım atabildi.
Fakat birçok kişiye göre asıl sorun tam da buydu. NATO’nun tek taraflı askerî harekâtı, hedefte tescilli bir soykırımcı olsa bile, Amerikan neo-emperyalizminden başka bir şey değildi. Daha da önemlisi, Washington’ın Kosova’nın bağımsızlığına verdiği desteği, ‘uluslararası sınırlar güç kullanılarak değiştirilemez’ ilkesinin açık bir ihlali olarak gördüler. Hiçbir şey olmasa bile bu olay, yirmi yıl sonra Kırım’ı ilhak ederken Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in emsal göstermekten büyük keyif aldığı bir koz oldu.
Irak
Bush yönetiminin 2003’teki Irak işgali, Kosova’nın daha büyük ve gelişmiş bir versiyonu olarak kurgulanmıştı. Amaç belliydi: Acımasız bir diktatörü devirmek, demokrasi getirmek ve bu arada petrol piyasasını istikrara kavuşturmak. Başlangıçta pek çok önde gelen liberal enternasyonalist de bu fikre sıcak bakmıştı. Fakat daha ilk günden, o kibri ve pervasızlığı görmemek imkânsızdı. Bush, “gönüllüler koalisyonu” kurarak ve BM’den yarım yamalak da olsa bir onay arayarak çok taraflılığa göz kırpmış olsa da, işin temelindeki tek taraflı dayatmayı gözden kaçırmak mümkün değildi.
Pek çoklarına göre Irak Savaşı, insani müdahale fikrini tamamen gözden düşürdü; Amerikan gücünün tehlikeli yüzünü ve o idealist liberal söylemlerin ardındaki ikiyüzlülüğü açığa çıkardı. Bu bağlamda, Rusya’nın kural tanımazlığı veya İran’ın saldırganlığı gibi riskler, bitmek bilmeyen o gereksiz ‘ebedi savaşlar’ riskinin yanında solda sıfır kaldı.
Amerikan müdahalesini eleştirenlerin çoğu, liberal düzeni Irak’ın öldürdüğünü savunsa da, bu aslında savaşın tarihsel etkisine dair bir neden-sonuç iddiası değildi. Aslında vurgulamak istedikleri şuydu: Gerçek tehlike Washington’ın şahin dürtülerinde yatıyordu ve düzen o an yok olmamışsa bile, dizginlenemeyen Amerikan tek taraflılığı eninde sonunda onun sonunu getirecekti.
Suriye
Obama, 2011 ile 2016 yılları arasında Suriye iç savaşına doğrudan müdahale edilmesi yönündeki ısrarlı çağrılara direnmişti. Artan ölü sayısına ve Beşar Esad rejiminin, Obama’nın o meşhur ‘kırmızı çizgisini’ ihlal edip defalarca kimyasal silah kullanmasına rağmen Obama, müdahalenin ters tepeceğine inanmayı sürdürüyordu.
2015’e gelindiğinde Rusya kendi müdahalesini başlatmış ve savaşın ibresini Esad lehine çevirmişti bile. Bu durum eleştirel isimlerin, Washington’ın inandırıcılığının ciddi yara aldığı sonucuna varmasına ve Amerika’nın eylemsizliğinin, liberal uluslararası düzenden geriye ne kaldıysa onu da öldürdüğünden yakınmasına yol açmıştı.
Aynı zamanda, Suriye konusunda koparılan bu yaygara, liberal uluslararası düzenin mantığına dair son derece rahatsız edici bir gerçeği de açığa çıkardı. Eski Yugoslavya’da Washington, nihayetinde gelişmekte olan bir soykırımı durdurmak için müdahale etmiş, böylece ortada bir tür düzenin var olduğu fikrine inandırıcılık kazandırmıştı. Buna karşılık Ruanda, Darfur ve Kongo’da Birleşik Devletler, kimse uluslararası düzenin tehlikede olduğundan endişe bile etmezken, yaygın şiddetin devam etmesine izin vermişti.
Suriye’nin bu denli kutuplaştırıcı bir politika tartışmasına yol açmasının bir nedeni de, Washington’ın dünya görüşündeki ırksal ve coğrafi fay hatları üzerinde yer almasıydı. Ülke, bir müdahaleyi zorunlu kılacak kadar beyaz ve Avrupalı değildi ama Amerikalıların tamamen görmezden gelebileceği kadar Siyah ve Afrikalı da sayılmazdı.
Ukrayna
Rusya’nın Kırım ve Donbas bölgesinde Ukrayna egemenliğine yönelik ilk saldırıları, Obama’nın uluslararası düzeni ölüme terk ettiğine dair suçlamaların yeni bir turunu başlattı. Eleştirel isimler, kararlı bir Amerikan tepkisinin Rus saldırganlığını dizginleyebilecekken, Washington’ın zayıflığının Putin’e yol verdiğini ve sonraki saldırılara zemin hazırladığını savundu.
Başka bir emsalin sürekli olarak göz ardı edilmesi manidar olsa da, bu endişe haklı çıktı. Putin’in bir komşusuna karşı ilk açık saldırganlık eylemi, 2008’deki Gürcistan işgaliydi. Washington buna karşılık dişe dokunur pek bir tepki vermemişti. Fakat bu olay Bush görevdeyken yaşandığı için, kimsenin teorisine pek uymadı. Neocon’lar (neo-muhafazakârlar) uluslararası düzeni çok agresif davranarak, liberaller ise çok pasif kalarak yok etmekle suçlanıyordu. Bu ikilem içinde, Bush’un Gürcistan işgaline tepkisiz kalması hesaplara uymuyordu.
Putin 2022’de Ukrayna’ya yönelik topyekûn işgalini başlattığında, dünya düzeninin akıbetine dair duyulan kaygı bambaşka bir boyuta taşındı. Dört yıllık Trump dönemi, Amerikalı liberal enternasyonalistleri zaten derin bir umutsuzluğa sürüklemişti. Şimdiyse Rusya’nın saldırısındaki o katıksız küstahlık, hem Avrupa güvenliğine hem de egemenlik ilkesine yönelik çok ciddi bir tehdit anlamına geliyordu.
Gazze
Hamas’ın 7 Ekim 2023’teki saldırısının hemen ardından, İsrail’in vereceği yanıtın savaş hukukuna bağlı kalmayacağı kısa sürede anlaşılmıştı. Oysa Ukrayna’daki Rus suçlarını kınarken son derece net bir duruş sergileyen Biden yönetimi, savaş giderek soykırım boyutuna varmasına rağmen İsrail’in arkasında durmayı sürdürdü.
Liberal uluslararası düzenin ikiyüzlü ve ırkçı karakterinden uzun süredir dem vuran eleştirel isimler için Gazze bir kırılma noktasıydı. İsrail’in işlediği suçların boyutu ve Washington’ın desteğinin açıklığı karşısında, bu ikiyüzlülüğün artık ne Amerika ne de dünya tarafından görmezden gelinebileceğini savundular. Üstelik bu politikayı belirleyenin Demokrat ve normal şartlarda uluslararası iş birliğine yatkın bir başkan olması, yaşanan ikiyüzlülüğü çok daha derin ve onarılmaz kılıyordu.
Elbette dünyanın ne kadar ikiyüzlülüğü kaldırabileceğini kestirmek güç. Amerika’nın askeri güvenilirliğine dair korkularda olduğu gibi, ahlaki güvenilirliğine dair endişeler de dünyanın Amerika’nın eylemlerini nasıl gördüğü ya da görmesi gerektiğine dair epey bir ‘yansıtma’ içeriyor. Bu son derece adaletsiz bir paradoks: Washington’ın müttefiklerini yüzüstü bırakma ya da soykırımı destekleme sicilini ne kadar net görürseniz, yeni bir ihanetin ülkenin itibarını dünya gözünde kesin olarak bitirebileceğine inanmak da o kadar zorlaşıyor.
Grönland
Washington’ın dünya düzenini ya çok saldırgan davranarak ya da müttefiklerini yeterince sert savunmayarak yıktığına dair karşılıklı suçlamaların ortasında Trump, nadir görülen bir hamleye imza attı. Grönland’ı işgal tehdidi savurarak, Amerika’nın en şahin dürtülerini en yakın müttefiklerine yöneltti. Sonuç NATO’yu havaya uçuracakmış gibi göründüğündeyse, yönetimindeki pek çok kişi bunu ‘pastanın üzerindeki çilek’ niyetine memnuniyetle karşıladı.
Sonuç olarak, liberal uluslararası düzeni çoktan ölü ilan edenler bile, Trump’ın o cesedi parçalarcasına saldırısını izlerken dehşete düştüler. Belki Suriye, Washington’ın ilgi alanını belirleyen ırksal ve coğrafi sınırların dışında kalıyordu. Avrupalı olsa da Ukrayna bile tüm Soğuk Savaş boyunca Rus kontrolü altındaydı. Ancak ‘küresel’ düzen gerçekte ne kadar yerel olursa olsun, NATO’nun Kuzey Atlantik bölgesinde barışı korumayı başardığı inkâr edilemezdi.
Şimdiyse Avrupa ülkeleri Washington’ı caydırmak için Grönland’a asker göndermekle kalmadı, Atlantik’in her iki yakasındaki en sıkı liberal enternasyonalistler bile bunun yapılacak en mantıklı iş olduğu konusunda hemfikirler. Bir zamanlar NATO’nun egemenlik ve istikrarı tüm dünyaya yaymak için genişleyebileceğini hayal edenler, şimdi Avrupa Birliği’nin bu değerleri en azından dünyanın küçük bir köşesinde savunabilmesini umuyorlar.
Trump, Grönland’ı zorla ilhak etme tehditlerinden geri adım attı atmasına ama kimsenin içi rahat değil. Bundan sonra ne yaşanırsa yaşansın, Trump’ın eylemleri dünyayı kritik bir eşikten geçirdi ve liberal enternasyonalizmin tüm mantığını yerinden oynattı. Kanada Başbakanı Mark Carney’nin orta ölçekli güçlere yaptığı birlik çağrısı, kurallara dayalı çok taraflılığı bir nebze olsun korumaya çalışan, nispeten idealist bir tepki. Öte yandan, Trump’ın ‘Barış Kurulu’na adını yazdıran liderler ise daha pragmatik bir yaklaşımla, koruma karşılığında Amerika başkanına rüşvet verebileceklerine inanıyorlar gibi gözüküyor.
Ama ülkeler hangi yolu seçerlerse seçsinler, hepsi daha kaotik, demokrasiden daha uzak ve giderek askerîleşen bir dünyaya hazırlık yapıyorlar. Avrupa yeniden silahlanıp otokratik güçlerle anlaşmalar bağlarken, İskandinavya’dan Doğu Asya’ya kadar pek çok ülke nükleer silah seçeneğini yeniden değerlendiriyor. Gelinen noktada, liberal uluslararası düzenin erken gömüldüğünü düşünseniz bile, o tabuttan tırnaklarıyla kazıyarak çıkması artık çok zor.”
Bu yazı ilk kez 17 Şubat 2026’da yayımlanmıştır.




