İran, 8 ay sonra bir kez daha ABD ve İsrail’in saldırıları altında. Bu kez rejimin dinî lideri Ali Hamaney öldürülürken, İran beklenmedik direnç gösteriyor ve savaşı tüm Orta Doğu’ya yayacak adımlar atıyor. İsrail ve ABD mevcut savaşın İran’da baskıcı rejimin sonlandırılmasını hedeflediğini söylüyor. Gerçekten öyle mi? Politico’nun dış politika köşe yazarı Jamie Dettmer, İsrail’in kaos içindeki bir İran’dan memnun olacağını savunuyor. Makalesinden bazı alıntılar…
Netanyahu’nun “ertesi gün” planı var mı?
“İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İran’ın dinî lideri Ayetullah Ali Hamaney’in ölümünden sonra ne olacağına dair somut bir yol haritası ortaya koymuş görünmüyor. Aksine, Tahran’da ve ülke genelinde yaşanabilecek kaos ve iç çatışmalar onun için gayet uygun olur.
Netanyahu yıllardır İran İslam Cumhuriyeti’nin nükleer programına ve dinî yönetimine karşı askerî eylem ve sabotajların en güçlü savunucularından biri oldu. Hamaney’in ölümüyle Netanyahu, İran tehdidini etkisiz hale getirerek en büyük siyasi hedefine ulaşmaya çok yaklaştı.
İsrail’in “ertesi gün” planı artık şansa ve milyonlarca İranlının cesaretine bağlı. Tel Aviv, Tebriz’den Zahedan’a uzanan geniş coğrafyada İran halkının, teokrasinin yerine nasıl bir yönetim geleceğine dair net bir uzlaşı olmadan sokaklara çıkmasını umuyor.
Netanyahu hafta sonu yaptığı açıklamada İran halkını “zulümden kurtulmaya” ve “nesilde bir kez ortaya çıkan fırsatı” değerlendirmeye çağırdı. ABD Başkanı Donald Trump da benzer bir çizgide, İranlıların ülkelerini “geri almak için en büyük fırsatı” yakaladıklarını savunuyor.
İsrail için istikrar şart mı?
Netanyahu’nun hesaplarında ideal senaryo, çağrıda bulunduğu halk ayaklanması ülkeyi şiddetli bir kargaşaya sürüklese de Tahran’da İsrail’e düşman olmayan bir yönetimin ortaya çıkması olabilir. Ancak İsrail’in geçmişteki uygulamaları, istikrarsızlığın da stratejik bir araç olarak görülebildiğini gösteriyor.
Bu yaklaşım Lübnan ve Suriye’de gözlemlendi. İsrail, Lübnan’da Hizbullah’ın silahsızlandırılması yönündeki girişimlere açık destek vermek yerine, hava saldırılarını sürdürdü. Suriye’de ise Dürzi azınlık üzerinden Şam’daki yeni yönetime baskı uyguladığı eleştirileri yapıldı. Filistin sahasında da Hamas ile Filistin Yönetimi arasındaki bölünmeden yararlandığı yönündeki suçlamalar uzun süredir gündemde.
Mantık basit: İç siyasi çatışmalarla meşgul ülkeler, İsrail’e karşı ortak bir cephe oluşturamaz. Bu nedenle Netanyahu’nun tek arzusunun Tahran’da istikrar olduğu varsayımı tartışmalı. İran uranyum zenginleştirme faaliyetlerini sürdüremeyecek, Hizbullah ve Husiler gibi bölgesel müttefiklerini finanse edemeyecek kadar zayıflarsa, bu da Tel Aviv açısından stratejik bir zaferdir.
Netanyahu’nun dış politika danışmanı Ofir Falk, Politico’ya verdiği mesajda, savaşın amacını “kazanmak” olarak özetledi ve bunun “Molla rejimi ile onun vekillerinin oluşturduğu tehdidin ortadan kaldırılması” anlamına geldiğini söyledi. İran’daki rejim sonrası sürece dair ise, “Ne olacağını göreceğiz” demekle yetindi.
“Yıkarsan, sorumluluğu üstlenirsin” uyarısı geçerli mi?
Eski İsrail Başbakanı Ehud Olmert, Netanyahu ve Trump’ın yaklaşımının somut bir plan değil, iyimser bir beklenti olduğunu savunuyor. Olmert’e göre hükümetin çökmesi umudu dışında net bir yol haritası görünmüyor.
2003 Irak işgali öncesinde ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın Başkan George W. Bush’a yaptığı “Yıkarsan, sorumlusu sen olursun” uyarısı yeniden hatırlatılıyor. Bir rejimi devirdikten sonra ortaya çıkan boşluğun sorumluluğu dış müdahaleyi yapan aktörlere yüklenebilir. Ancak Netanyahu ve Trump’ın, İran halkının artık bu süreci kendi başına yöneteceği varsayımına dayandığı görülüyor. Bu ise ciddi bir risk barındırıyor.
İran’ın güvenlik aygıtı çözülür mü?
İsrail’in devlet televizyonu Kan’a göre Netanyahu, kabinesindeki bakanlara Hamaney’in ölümüyle rejimin muhaliflerini ayaklanmaya cesaretlendireceğine inandığını söyledi. Netanyahu’ya göre böylece askerî operasyon da hızlıca sonuç verecek.
Çoğu İranlının değişim arzusundan şüphe duyan çok az kişi var, ancak rejimin düşmesi için güvenlik güçleri içinde bir şeylerin değişmesi gerekiyor.
Şu anda, devletin siyasi ve askerî omurgası komuta yapısında direnç gösteriyor. Rejim, son yıllarda ve aylarda yaşanan kitlesel halk ayaklanmaları, acımasız güç kullanımı, toplu tutuklamalar ve infazlarla bastırılıyor. Devrim Muhafızları kime teslim olup af dilemeli?
İran birçok üst düzey liderini kaybetmiş olsa da Körfez ve Doğu Akdeniz’de misilleme saldırıları düzenlemeyi başardı.
Devrim Muhafızları, İran tarihindeki “en yıkıcı saldırıyı” gerçekleştireceğine söz verdikten sonra ‘intikam’ alacağına yemin etti ve Orta Doğu’daki ABD üslerine ve İsrail’e karşı “Gerçek Söz IV” operasyonunun altıncı aşamasını gerçekleştirdiğini açıkladı.
Rejim sonrası mekanizma hazır mı?
İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, “Bu tür anlara hazırlıklıyız” diyerek Hamaney sonrası senaryolar için planların devrede olduğunu söyledi. Devlet televizyonunda yayımlanan mesajlarda bir “liderlik konseyi” kurulacağı ve devletin sürekliliğinin sağlanacağı vurgulandı.
Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Yargı Erki Başkanı Gulam Hüseyin Muhsini Ejei ve Muhafız Konseyi üyesi Ali Rıza Arafi’nin yer alacağı geçici bir mekanizmanın devreye gireceğini duyurdu. 88 üyeli Uzmanlar Meclisi yeni lideri seçene kadar bu yapının yönetimi üstleneceği belirtildi.
İran’ı başsız bırakmak stratejisi işe yaracak mı?
İsrail’in, geçen yıl Lübnan’da Hizbullah lideri Hassan Nasrallah’ın olası haleflerini hedef almaya devam ederek uyguladığı “başsız bırakma stratejisi” gibi, geçici konseyi ve Hamaney’in halefini seçme sürecini bozmaya çalışacağına şüphe yok.
Ancak şu ana kadar, çoğu Hamaney yönetiminde yarı özerk olarak faaliyet göstermesine izin verilen ve mikro yönetimden muaf tutulan İran devletinin farklı kolları, hâlâ uyumlu ve işlevsel görünüyor.
Eski Başbakan Olmert de olası bir çöküş konusunda temkinliydi: “İran bu aşamadan sonra doğasını değiştirirse şaşırırım” dedi. Suriye lideri Beşar Esad, yarım milyondan fazla vatandaşını öldürdü ve milyonlarca kişiyi mülteci durumuna düşürdü, ancak rejiminin çökmesi 10 yıl sürdü. İran’ın nüfusu 90 milyon. Rejim birçok kişiyi öldürecek ve o zaman bile kontrolü kaybetmeyebilir” diye ekledi. Yine de ABD-İsrail savaşının İran’ı bölgedeki askerî güç olarak geriletebileceğini ve “bu durumun kendi başına hiç de kötü olmadığını” kabul etti.
Birleşik muhalefet olmadan değişim mümkün mü?
İsrail savunma istihbaratının eski İran masası başkanı Danny Citrinowicz’e göre, dış askerî baskının rejimi devirmesi için içeride örgütlü ve birleşik bir muhalefet gerekiyor. Oysa elitler arasındaki olası çatlaklardan hızla yararlanabilecek, bütüncül bir alternatif liderlik henüz görünür değil.
Halktaki memnuniyetsizlik yaygın olsa da baskı ve parçalanmışlık, bunun siyasal bir dönüşüme evrilmesini zorlaştırıyor. Uzmanlara göre en büyük risk, net bir sonlandırma stratejisi olmadan uzayan ve açık uçlu bir çatışma.
Çöküş olursa kim devreye girer?
İslam Cumhuriyeti’nin çökmesi halinde farklı aktörlerin devreye girmesi bekleniyor. 1979’da devrilen Şah’ın oğlu Rıza Pehlevi, kendisini geçiş sürecini yönetebilecek bir figür olarak konumlandırıyor. Geçmişte ABD ve AB tarafından terör örgütü listesine alınan Halkın Mücahitleri Örgütü de olası bir güç boşluğunu fırsat olarak görüyor.
Kürtler ve Beluçlar gibi etnik grupların bölgesel talepleri de tabloyu karmaşıklaştırıyor.
Eski İsrail barış müzakerecisi Daniel Levy, askerî müdahalenin Orta Doğu’da önümüzdeki yıllarda öngörülemeyen sonuçlarla kaos yaratacağından ve “İsrail’in bölgesel hakimiyet arayışında belirleyici bir an” olarak görüleceğinden korktuğunu söyledi.”
Bu yazı ilk kez 5 Mart 2026’da yayımlanmıştır.




