Fransa, 2027 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine doğru ilerlerken kamuoyunun ilgisi büyük ölçüde Ulusal Birlik’in (Rassemblement National – RN) anketlerdeki yükselişine ve “Le Pen” soyadının artık neredeyse kaçınılmaz addedilen iktidar ihtimaline odaklanmış vaziyette. Oysa madalyonun diğer yüzünde Fransız siyâsetinin gelecekteki seyrini çok daha derinden etkileyebilecek bir başka dinamik filizleniyor.
Boyun Eğmeyen Fransa (La France Insoumise – LFI) kurucusu ve karizmatik lideri Jean-Luc Mélenchon, solun uzun zamandır yitirdiği toplumsal zemini kendine özgü bir denklemle yeniden inşâ etmeye girişiyor. Dahası, bu zemini kendi popülaritesi için kaldıraca dönüştürmenin ve adeta bir “iktidar formülü”ne evirmenin hesaplarını yapıyor. Bu minvalde yoğurduğu bir sacayağı var.
Sosyal dinamiğin ana omurgasını Müslüman emekçi kitleler ile öğretmen-yerel hizmet kadroluları/sözleşmelileri vb. kamu personeli memurlar teşkil ediyor. Kültürel dinamik, ekonomik statüsü görece konforlu ve “ilerici” yaşam tarzını benimseyen “bohem-burjuvazi” tarafından sırtlanıyor. Nihâyet sokak dinamiği ise öğrencilere (liseliler ve üniversiteliler), parti aygıtına sempatik sendikal örgütlenmelere ve işsiz yığınlara devrediliyor.
Mélenchon hâlihazırda neredeyse her araştırmada Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ikinci tura kalarak Le Pen’in rakibi oluyor. Ve istisnasız her senaryoda yeniliyor. Bu bağlamda, “iyi ama o hâlde hangi iktidar formülünden bahsediliyor?” sorusu son derece meşru ve haklı. Cevaplamak için ise Mélenchon’un kişisel ideolojik evrenini, içine doğduğu siyasal geleneği ve karakter yapısını bilmek şart.
75 yaşındaki kurt siyâsetçi her şeyden önce çok mahir bir hatip. Ağdalı cümleleri, edebî stili ve “manşet” çıkışlarıyla – sevilse de sevilmese de – her daim ortalama Fransız’ın dikkatini celp etmiştir, eder. Kürsüye çıktığında kalabalıkları rahatlıkla ateşleyebilen, salonu tek bir hareketiyle ayağa kaldırabilen ve rakiplerinin üstüne bu “dil” yeteneğiyle bir karabasan misâli çökebilen bir profili haiz.
Şahsen Mélenchon’u dinlediğimde/izlediğimde bazen gözümde 1789 İhtilâli’nin ateşli (ve radikal) hatibi “Halkın Dostu” lakaplı Jean-Paul Marat canlanıyor ve içimden “herhalde o da tam olarak böyle birisiydi” diye geçiriyorum. Marat, yeni Cumhuriyet düzeninin savunulması adına “halk şiddeti”ni alevli konuşmalarla meşrulaştırıyor, düşmanlarına karşı en acımasız eleştirileri en sivri üslupla yapıyordu. Mélenchon da benzer bir tabiata ve siyasal yönelime sahip.
Velhâsıl, Mélenchon’un 20’nci yüzyılın yaygın “kitle siyâseti” pratiğinin 21’inci yüzyıldaki son birkaç gerçek temsilcisinden biri olduğunu söylemek abartı sayılmaz.
Müslüman proletarya veya kayıp “sınıf çapası”nın yeniden keşfi
Avrupa solunun son 30 yılına damgasını vuran en büyük kayıp hiç şüphesiz geleneksel işçi sınıfıyla kurduğu organik bağın zayıflaması ve hatta kopmasıydı. Fransa’da söz konusu kopuşun faturası ise oldukça ağır oldu. Bir zamanlar Fransız Komünist Partisi’nin (FKP) ve/veya Sosyalist Parti’nin (SP) gölgesinden ayrılmayan sanayi havzalarının yerli işçileri, zamanla küreselleşmenin ve sanayisizleşmenin hıncını Le Pen’in partisi RN’ye yanaşarak çıkarmaya başladı.
Bu esnada solun “yaşam tarzı” levhasının kültürel açımlarıyla meşgul olması da elbette işleri kolaylaştırmadı. Gerek Avrupa solu gerekse Fransız solu son 30 yılın büyük bir bölümünü emekçi kitlelerin taleplerini “kültürel iktidar dâvâsı” lehine ikinci plana attığı için zayıfladı yahut çözüldü. Başta Mélenchon’un LFI’si olmak üzere ise aynı sol hüviyetli partiler bugünlerde kendilerine on yıllar sonra yeniden bir “kemikleşmiş sosyal taban”, dahası bir “sınıf çapası” buldular/buluyorlar: Müslüman proletarya.
Sağ-popülizmin varlık belirttiği, geliştiği ülkelerde güttüğü “yerli işçi sınıfının ekmek dâvâsının kültürel düzlemde siyasallaştırılması” amacında maya (neredeyse) bütünüyle tuttu. Ne var ki “işçi sınıfı”nın bünyesinde salt “yerli” unsurlar yok. Göçmenler, sığınmacılar – en önemlisi ezilen Müslümanlar da var. Avrupa solu ve dahi LFI (ve onun bizzat Mélenchon liderliğindeki öncülleri) yıllar boyunca bu kesime yarım ağızla, utangaç bir destek sundu. “Destek” diyorum zira sahici bir “sahiplenme” ya çok düşük yoğunluklu seyretti ya da (durumlara göre) hiç yaşanmadı.
Mélenchon’un Fransa’daki Müslüman proletaryayı “keşfi” fevkalade yakın tarihlidir. 2019-2020 civârı yapılan bir “geniş manevra” mevzubahistir. Elbette burada “Müslüman proletaryanın keşfi” derken, iki şeyi öne çıkarıyorum: (1) İslâm’ı dînen yaşayan-yaşatan, Müslüman kimliğini kamusal alanda açıktan ilân eden ve göç geçmişi olan banliyölü emekçi yığınların “oldukları gibi” kabullenilip siyasallaştırılması ve (2) Sağ-popülist reaksiyonun içerideki İslamofobik/İslâm düşmanı diskuruna karşı kesin olarak küresel çaplı “İslamofil”/İslâm dostu bir perspektifle mukabele edilmesi.
Bir hususu ifâde etmekte yarar var: Mélenchon, Troçkist geleneğe müntesiptir. Ve bu mirâsın izlerine – görmek isteyen gözler için – rastlamak hâlâ mümkün.
Mélenchon Fransa’da güçlü bir yer tutan Troçkizm’in “Lambertist” (Pierre Lambert, 1920-2008) ekolünden geliyor. Lambertizm özellikle işçi sendikaları ve öğrenci hareketleri içinde stratejik bağlar tesis etmesiyle bilinir. Ama en önemlisi, çok ama çok katı bir “laiklik” savunusu vardır.
Gerçekten de Mélenchon 2019’a değin örneğin “başörtüsü” mevzuunda kaskatı bir pozisyonda durmuştur. Hatta başörtüsünün “kadınların onurunu kıran” bir işâretleme olduğunu ifâde etmiştir. Daha ileri gidelim: aynı tarihlere kadar “İslamofobi” terimini dahi kullanmaktan imtina ediyor, “terimin sahibi siyasal İslâm’dır” diyordu.
Oysa “U dönüşü”nü tetikleyen de bizzat rijit tavra kaynaklık eden ideolojik prizma oldu. Bilindiği üzere Troçkistlerin en büyük kabiliyeti, “uyum sağlamak”la ilgili sergiledikleri pragmatizm olagelmiştir. 2017 Cumhurbaşkanlığı seçimleri ertesinde Mélenchon’un yakın çalışma ekibinin kapsamlı bir seçmen davranışı/oy sosyolojisi tahlili yaptığı, ortaya çıkan sonuçların ardından ise “Müslüman proletaryayı (İslâmcılıkla birlikte) keşfettiği” Fransız basınında sıkça yazılıp-çizildi.
Kaldı ki, Lambertist yorumun tam zıddında mevzilense de son kertede büyük Troçkist düşünce havzası bünyesinde konumlanan İngiltere merkezli Tony Cliff-Chris Harman akımı bu meseleyi en erken kavrayan Batılı sol damarlar arasında. Harman’ın 1994 yılında kaleme aldığı “The Prophet and the Proletariat” (Peygamber ve Proletarya) başlıklı makalede İslâmcı hareketler içinde “sömürücüler” olduğu gibi kentli yoksullar ve işsizler de olduğunu, sokak eylemlerinde ve anti-emperyalist tavırlarda sosyalistlerin bu kesimlerle ortaklaşmasının mümkün olduğunu, İslâmcı hareketlerin topyekûn “gerici” olarak sınıflandırılamayacağını vs. serdediyordu.
Açıkçası Mélenchon’un kendisinin ve kurmaylarının pekâlâ Harman’ın tezlerinden esinlenmiş olabileceği varsayımını yabana atmak kâbil değil. Üstelik bu ihtimali ısrarla vurgulayan siyaset bilimcilerin, gazetecilerin ve yorumcuların sayısı yadsınamaz. Ve bu sâyede 2027-öncesi bir taşla birkaç kuş vuruluyor: LFI’nin potansiyel oy tabanında kayda değer bir sayısal-oransal artış, 30 yıldır “yok” hükmündeki sınıfsal çapanın yeniden kurgulanması ve şimdiye kadar “dışlanmış” olan, sistemin marjlarına itilen banliyölerdeki göçmen-işçi kümesinde “Fransa’nın kaderine bağlanma” istencinin harlanması.
Bohem-burjuvaziden öğrencilere uzanan bir “anti-faşist cephe”
Elbette Mélenchon’un “koalisyonu” banliyölerle sınırlı kalmıyor. Bir yandan banliyö imgesinin yanına öğretmen, hemşire, bakıcı, aşçı, bahçıvan, şoför, kâtip vb. kamu çalışanları eklenirken, formülün ikinci ayağını ise kentli bohem-burjuvazi (Fransızcada “bobo”) oluşturuyor.
Veganlar, organik tarımın ve sağlıklı beslenmenin müdavimleri, sanatçılar, entelektüeller, serbest meslek erbapları, ekoloji hassasiyetini bir tür “yeni ahlâk kodu” bellemiş genç kentliler bu yelpazenin başlıca renkleri arasında. Eşcinseller, translar ve feministler de LFI’nin kimlik siyâsetine yaslanan söyleminde kendilerine yer edinmiş vaziyette.
Başörtülü banliyölü emekçi ile Paris’in doğu semtlerindeki bohem-burjuva arasındaki kültürel uçurum aşikârken, Mélenchon bu uçurumun üzerine neoliberal düzen, “maskülinist aşırı sağ” ve Gazze’den müteşekkil bir “ortak düşman” köprüsü kurmayı başarıyor.
Sokak dinamiği ise – son haftalarda açıkça göründüğü üzere – gençliğin öncülüğünde. LFI bugün liseliler ve üniversiteliler arasında açık ara birinci parti. Gazze soykırımı karşısındaki tavizsiz tavır, banliyö ile merkez arasındaki eşitsizlik, ekolojik yaşam ideali ve gençliğin tabiatındaki devrimci ruh bu kuşağı Mélenchon’a yaklaştırıyor. Açığa çıkan enerjinin en militan uzantısını ise antifaşist gruplar teşkil ediyor. Lyon merkezli La Jeune Garde Antifasciste (“Anti-faşist Genç Muhafızlar”) bunun en yakıcı örneği. Kurucularından Raphaël Arnault’nun 2024’te LFI sıralarından milletvekili seçilmesi, partinin sokaktaki militan damarla arasına mesafe koymak bir yana onu meclise taşıdığını ispatlıyor. Lambertist geleneğin öğrenci-sendika çifti bağlamındaki maharetinin burada göz kamaştıran tarzda ışıldadığı vurgulanmalı.
Açık kalan makas
Mélenchon kendine adeta yoktan bir sosyolojik taban var etti, doğru. Fakat tabanın bir ucundan diğer ucuna makas ziyadesiyle açık – hem madden hem de mânen. Sosyal gerileme tehdidi altındaki orta sınıf, kırsal kesim ve çiftçiler, yerli işçi sınıfı, yaşlılar, dindar Katolikler LFI’nin hitap etmekte zorlandığı muhitler arasında. Hakikat şu ki Fransa’da seçimlerin kaderini son kertede orta sınıfın içindeki segmentler tâyin ediyor ve bu segmentlerin büyük kısmı Mélenchon’un “coşkun” dilinde kendini bulamıyor.
Basın ve muhtelif sağ-sol partiler, LFI’ye yönelik “antisemitizm”, “zengin düşmanlığı”, “İslâmcı-sol”, “yıkıcılık-bozgunculuk” vb. itham-suçlamalar vasıtasıyla Mélenchon’un etrafında bir “uzlaşılmaz uç/radikal” anlatı şekillendirirken, böylelikle onu “makul merkez” nezdinde bir nevî şeytanlaştırıyorlar.
Öte yandan Mélenchon’un elinde, rakibinde bulunmayan bir koz var. “Altıncı Cumhuriyet” fikri, mevcut kurumsal düzenle bir kopuşu, sistemden açık bir boşanmayı öngörüyor. RN, söylemindeki bütün sertliğe rağmen Beşinci Cumhuriyet’in kurumlarını sahiplenmeyi ve sisteme yerleşmeyi seçerken, Mélenchon rejimin bizzat kendisini sorgulayan bir alternatif sunma derdinde. Hoş, bu koz iki tarafı keskin kılıç. Sistemden umudunu kesmiş kitleleri cezbeden bu vaat, istikrar arayanları ise bir o kadar ürkütüyor.
Mélenchon, Le Pen iktidarına toplumsal direnişin formülünü kuruyor
Başa dönelim. Mélenchon neredeyse her senaryoda ikinci tura kalıyor ve istisnasız her senaryoda yeniliyor. O hâlde hangi iktidar formülünden bahsediyoruz?
Cevap, iktidarı yalnızca Élysée Sarayı’nın anahtarı olarak görmeyen siyasal gelenekte saklı. Troçkist ekol için “iktidar”, sandıktan çıkan bir irade olmaktan evvel, sokakta, fabrikada, okulda ve mahallede örgütlenen bir “güç pratiği”dir. Mélenchon’un inşâ ettiği sacayağı da bu mânâda seçim kazanmaktan çok, kazananı “yönetemez” kılmaya muktedir bir yapı arz ediyor.
Olası bir RN iktidarında Le Pen, banliyölerde, liselerde-üniversitelerde ve sendikalarda örgütlenmiş öfkeli bir “karşı-Fransa”yla kendini baş başa bulacak. Bugünlerde “ön-provası” yapılan toplumsal muhalefet dinamiği 2027-sonrası süreçte Fransa’yı “sürekli bir sokak siyâseti”ne pekâlâ sürükleyebilir.
Hülâsâ, bence Mélenchon’un “iktidar formülü” tam da bu evreye yönelik.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 19 Ekim 2026’da yayımlanmıştır.



