Parçalanmış bir dünyada barışın siyaseti: Güç, adalet ve umut

Barış, artık evrensel bir hedef olmaktan çıkıp güçlü aktörlerin kendi çıkarları doğrultusunda fiyat biçtiği bir siyasi pazarlığa mı dönüşüyor? Uluslararası hukukun aşındığı, cezasızlığın normalleştiği ve güç siyasetinin öne çıktığı bir dünyada kalıcı barış mümkün mü? Prof. Tarık Oğuzlu yazdı.

Barış, uzun yıllar boyunca uluslararası siyasetin ulaşılması gereken ortak hedeflerinden biri olarak kabul edildi. Devletler arasında savaşlar yaşansa da barışın evrensel bir değer olduğu ve uluslararası kurumların bu hedefe hizmet etmesi gerektiği düşüncesi arka planda hep var olageldi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Birleşmiş Milletler sistemi farklı çıkarlara ve ideolojilere sahip devletlerin ortak bir zeminde buluşabileceği düşüncesine dayanıyordu. Bugün ise bu zemin aşınıyor. Barış, kendiliğinden korunacak ortak bir değer olmaktan çıkıyor; kimin, hangi şartlarla ve hangi stratejik kazanımlar karşılığında kabul edeceğinin tartışıldığı bir ürüne dönüşüyor.

Barışın ürünleşmesi ya da metalaşması yalnızca diplomatik görüşmelerde pazarlık yapılması anlamına gelmiyor. Daha derin anlamıyla barışın belirli koşullara bağlanabilir ve fiyatlandırılabilir bir siyasi çıktıya dönüşmesini ifade ediyor. Ateşkes, yaptırımların kaldırılması, toprakların statüsü, güvenlik garantileri ve yeniden inşa kaynakları pazarlık kalemleri haline geliyor. Barışın bedeli yalnızca ekonomik değil. Egemenlik, itibar, güvenlik ve siyasi meşruiyet de bu bedelin parçalarını oluşturuyor. Sorun müzakerenin kendisi değil aslında; barışın değerinin güçlü tarafın belirlediği fiyatla ölçülmesi. Bir tarafın güvenliği diğerinin güvensizliğine dayanıyorsa ortaya çıkan şey sürdürülebilir barış değil, güç dengesinin geçici olarak dondurulması oluyor.

Uluslararası sistem hiçbir zaman bütünüyle barışçıl bir nitelik taşımadı. Bununla birlikte Soğuk Savaş sonrasında ekonomik karşılıklı bağımlılığın savaşın maliyetini artıracağı, kurumların çatışmaları yöneteceği, küreselleşme sürecine paralel olarak insanlığın ortak değer ve hayat tarzları etrafında yeniden tanımlanacağı ve liberal uluslararası düzenin genişlemesinin daha barışçıl bir dünya yaratacağı yönünde güçlü bir beklenti oluştu. Bugün aşınan savaşın ortadan kalktığına ilişkin bir inançtan ziyade büyük güçlerin bile barışın evrenselliğini en azından söylem düzeyinde sahiplenmek zorunda olduğu varsayımıdır.

Günümüzün temel sorunlarından biri: güç siyasetinin dönüşü

Günümüzün temel sorunlarından biri güç siyasetinin geri dönmesinden çok hukukun ve meşruiyetin önüne geçmesidir. Hakkın gücünün yerini gücün haklılığına bıraktığı algısı kuvvetleniyor. Donald Trump’ın dış politika yaklaşımında görülen işlemci ve pazarlıkçı dil bu eğilimin örneklerinden biri olarak görülmeli. Ancak meseleyi sadece Washington’a indirgemek doğru olmaz. Rusya’nın kuvvet kullanımı ve Çin’in bölgesel nüfuzunu artırırken başvurduğu baskı araçları da büyük güçlerin düzeni kendi önceliklerine göre şekillendirme arzusunu gösteriyor. Çok kutuplu düzene geçiş ortak kuralların güçlenmesini kendiliğinden sağlamıyor. Rekabetin sertleştiği bir ortamda aktörlerin farklı bağımlılık ve ilişki türlerini araçsallaştırmaları ve kendi kurallarını dayatmaya çalışmaları parçalanmayı derinleştiriyor.

Cezasızlık normalleşince

Bu eğilimin en tehlikeli sonuçlarından biri cezasızlığın normalleşmesidir. Bir ihlalin yapanın “yanına kâr kalması” gelecekte benzer davranışların da maliyet doğurmayacağı beklentisini üretiyor. Devletler ağır ihlaller karşısında hesap vermediğinde diğer aktörler de kuralların bağlayıcılığını sorgulamaya başlıyor. Böylece cezasızlık tek bir krizin ötesine geçerek sistemik bir teşvike dönüşüyor.

Bu nedenle Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Uluslararası Adalet Divanı gibi kurumların meşruiyetini ve bağımsızlığını korumak kalıcı barışın temel şartlarından biri olmalı. Uluslararası Ceza Mahkemesi bireylerin soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları bakımından cezai sorumluluğunu ele alırken Uluslararası Adalet Divanı devletler arasındaki hukuki uyuşmazlıkları çözüyor. Soykırım ve insanlığa karşı suçlar söz konusu olduğunda faillerin siyasi konumları veya ülkelerinin gücü nedeniyle hesap vermekten kurtulmaları kabul edilememeli. ABD’nin Uluslararası Ceza Mahkemesini hedef alan yaptırım ve baskı politikaları bu açıdan sorunlu bir örnek oluşturuyor. Mahkemenin yetkisine itiraz etmek başka kurumu işlevsizleştirmeye yönelik baskı uygulamak başka bir şey. Uluslararası hukukun yalnızca büyük güçlerin çıkarlarıyla uyumlu olduğunda geçerli sayılması evrensellik iddiasını ortadan kaldırıyor.

Aşınan uzlaşma kültürü

Barışın önündeki engeller yalnızca uluslararası güç dağılımıyla ilgili değil elbette. Liberal demokrasinin son yıllarda yaşadığı aşınma uzlaşma kültürünü ve ortak bir siyasi hayat kurma imkânını da zayıflatıyor. Popülizmin, aşırı milliyetçiliğin ve çoğunlukçuluğun yükselişi farklı kimliklerin aynı siyasi düzen içinde bir arada yaşamasını zorlaştırıyor. Bu nedenle liberal demokrasinin üzerine oturduğu temel kavramların yeniden canlandırılması gerekiyor: uzlaşma, azınlıklara saygı, anayasalcılık, hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı ve hukuk önünde eşitlik. Çoğunluğun seçimleri kazanması azınlıkların haklarını ortadan kaldırma yetkisi vermiyor. İnsanların hakları toplumsal aidiyetlerine veya siyasi görüşlerine göre değişmemeli. Sırf insan oldukları için bütün insanların evrensel haklara sahip oldukları düşüncesi hem toplumsal hem de uluslararası barışın temelini oluşturuyor aslında.

Büyük güçler arasındaki rekabet, çok kutuplu düzene geçiş, liberal demokratik kurumların zayıflaması ve teknolojinin kontrolsüz kullanımının ortaya çıkardığı riskler birbirini besliyor. Ortak normlar zayıfladıkça devletler birbirlerinin davranışlarını daha fazla tehdit olarak algılıyor. Güvensizlik arttıkça uzlaşma ihtimali azalıyor. Dolayısıyla parçalanmışlık yalnızca farklı güç merkezlerinin ortaya çıkmasından değil, aktörleri bir arada tutan ortak değerlerin ve karşılıklı güvenin aşınmasından kaynaklanıyor.

Kuralların adaletsizliği

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Gazze, İran savaşı ve Ukrayna savaşı gibi krizlerde ortak irade üretememesi bu tabloyu ağırlaştırıyor. Veto yetkisi büyük güçler arasındaki uzlaşmayı korumak üzere tasarlanmıştı; ancak büyük güçlerin veya müttefiklerinin çıkarları söz konusu olduğunda ortak tepkiyi engelleyebiliyor. Kanada ve Avrupa Birliği içindeki bazı ülkeler çok taraflılığı ve insan haklarını savunmayı sürdürse de orta güçler arasında ortak bir tutum oluşmuyor bir türlü oluşmuyor. Türkiye, Hindistan, Mısır, Brezilya ve Suudi Arabistan gibi aktörler değişen güç dağılımını stratejik özerkliklerini artırmak için kullanabiliyor örneğin. Bırakın büyük güçleri orta güçler arasında bile barışın anlamı ve ona nasıl ulaşılması gerektiği konusunda derin düşünce farklılıkları var. Kuralların adaletsizliğine itiraz etmekle kuralların zayıflamasından çıkar sağlamaya çalışmak birbiriyle çelişen tutumlar.

QUAD, AUKUS ve çeşitli bölgesel savunma düzenlemeleri gibi az taraflı mekanizmalar da bu bağlamda önem kazanıyor. Bu yapılar üyeleri arasında güvenlik sağlayabiliyor olsa da öncelikleri çoğu zaman evrensel barıştan ziyade stratejik çıkarları korumak oluyor. Dışarıda kalan aktörlerde tehdit algısını artırmaları karşı ittifakları ve silahlanmayı teşvik edebiliyor. Güvenlik işbirliği ile barış inşası aynı görülmemeli. Barış silahların susmasının yanı sıra sivillerin korunmasını, yerinden edilenlerin haklarını ve hesap verebilirliği de gerektiriyor.

Teknoloji ve barış

Yapay zekâ ve teknolojik gelişmeler de bu çelişkileri derinleştirebiliyor. Otonom sistemler, algoritmik hedefleme, siber operasyonlar ve dezenformasyon çatışmaları daha hızlı ve uzaktan yürütme imkânı sunuyor. Savaşın insani maliyetinin karar vericilerden uzaklaşması kuvvet kullanma eşiğini düşürebiliyor. Algoritmik sistemlerin hatalı kararlarında sorumluluğun kimde olduğu sorusu da cezasızlık riskini artırıyor. Bununla birlikte, yapay zekâ ateşkes ihlallerini izlemek, erken uyarı sistemleri geliştirmek ve insani yardımı planlamak için kullanılabiliyor. Teknolojinin barışa hizmet etmesi, insan denetimi, şeffaflık ve hesap verebilirliği sağlayan siyasi ve hukuki çerçeveye bağlı olmalı.

Kırılgan barış

Kalıcı barışın bir başka şartı da umut. Taraflar yalnızca bugün silahları susturmakla yetinmemeli, yarınlarının daha güvenli ve yaşanabilir olabileceğine inanmalı. Bir taraf anlaşmayı yenilginin ertelenmesi, diğeri rakibinin yeniden güçlenmesini önleme fırsatı olarak görüyorsa barış kırılgan kalıyor. Eğitim, istihdam, güvenlik ve siyasi katılım imkânları yaratılmadığında, barış gündelik hayatın somut karşılığını üretemiyor. Umut, insanların şiddete dönmeden taleplerini ifade edebileceklerine ve çocuklarının daha iyi bir geleceğe sahip olacağına ilişkin inandırıcı nedenlere sahip olmaları demek. Bu umut yalnızca kazananlara değil, kaybedenlere ve çatışmanın yükünü taşıyan sivillere de sunulmalı.

Bütün bu tartışmalar bizi iki temel ilkeye getiriyor. Birincisi, sana yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma ilkesi. Kendi güvenlik kaygılarımızı meşru görürken başkalarının kaygılarını bütünüyle yok sayamayız. Kendi egemenlik haklarımızı savunurken diğer devletlerin egemenliğini önemsizleştiremeyiz. Kendi haklarımızı korumak isterken farklı toplumsal aidiyetlere sahip insanların aynı haklardan yararlanmasını engelleyemeyiz. İkinci ilke ise ayağını yorganına göre uzatmak, yani kapasitesiyle orantılı hareket etmek ve ihtiyatlı davranmak. Devletlerin güçlerini olduğundan fazla görmeleri, karşı tarafın iradesini küçümsemeleri ve her anlaşmazlığı kendi şartlarıyla çözebileceklerini düşünmeleri gereksiz çatışmalar doğuruyor. İhtiyat, pasiflik değil; gücün sınırlarını bilmek, muhtemel sonuçları hesaplamak ve kısa vadeli kazanımların uzun vadeli maliyetlerini değerlendirmek olarak görülmeli.

Liberal realizm

Bu iki ilke, benim ahlaki realizm veya liberal realizm olarak adlandırdığım yaklaşımın özünü ifade ediyor. Bu yaklaşım, siyasetin güç ve çıkar ilişkilerinden bağımsız düşünülemeyeceğini kabul ediyor; ancak gücü sınırsız bir haklılık kaynağı olarak görmüyor. Gerçekçilik, çıkarları ve kapasiteyi dikkate almayı; ahlaki ve liberal boyut ise bunları hukuk, insan hakları ve karşılıklılık ilkeleriyle sınırlandırmayı gerektiriyor. Siyasetin varlığı kaçınılmaz, asıl mesele siyasetin nasıl yapıldığı. Barış siyasete kurban edilmemesi gereken bir değer aslında. Üstenci ve dayatmacı yaklaşımlar karşı tarafın iradesini yok saydığı ölçüde direnç üretiyor. Mütevazılık, ihtiyat ve karşı tarafı hesaba katmak ise uzlaşmanın imkânlarını genişletiyor. Tavizleri zayıflık sayan ve kendi iradesini zorla kabul ettirmeyi başarı olarak gören anlayış kısa vadeli kazanımlar uğruna uzun vadeli güvensizliği besliyor.

Parçalanmış dünyada barış kendiliğinden ortaya çıkmayacak. Barış, siyasi irade, kurumsal kapasite, adalet ve toplumsal meşruiyet gerektiren bir inşa süreci olarak görülmeli. Aksi takdirde, güç hukukun yerine geçerse istikrar seçici, adalet dışlanırsa uzlaşma kırılgan, farklılıklar meşru görülmezse toplumsal barış eksik olacak. İhtiyatın yerini kibir, mütevazılığın yerini dayatma ve karşılıklılığın yerini tek taraflı çıkar anlayışı aldığında kalıcı barışın zeminini hep birlikte daraltmış olacağız. Evrensel barış kendiliğinden gerçekleşeceği varsayılan bir hedef değil her kriz karşısında yeniden savunulması gereken siyasi ve ahlaki bir tercih gibi görülmeli. Bunun hayata geçirilmesiyse gücün sınırlarını tanımayı ve insan onurunu her türlü siyasi hesabın üzerinde tutmayı gerektiriyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 22 Ekim 2026’da yayımlanmıştır.

Tarık Oğuzlu
Tarık Oğuzlu
Prof. Dr. Tarık Oğuzlu-İstanbul Aydın Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde öğretim üyesi, aynı üniversite bünyesinde faaliyet gösteren UNESCO Sürdürülebilir Barış için Eğitim Kürsüsü başkanı ve Dış Politika Enstitüsü Akademi Kurulu başkanıdır. Doçentlik derecesini 2008’de, doktora derecesini Uluslararası İlişkiler alanında Bilkent Üniversitesi’nden 2003’te, ilk yüksek lisans derecesini 1998’de Bilkent Üniversitesi’nde, ikinci yüksek lisans derecesini de 2000’de London School of Economics’den aldı. Çalışma alanları arasında Uluslararası İlişkiler teorileri, dış politikanın Avrupalılaşması, transatlantik ilişkiler ve NATO, Avrupa Birliği dış, güvenlik ve savunma politikaları, Ortadoğu, Türk-Yunan ilişkiler, Kıbrıs sorunu ve genel olarak Türk dış politikası yer alıyor. Akademik makaleleri, Political Science Quarterly, Middle East Policy, International Journal, Security Dialogue, Middle Eastern Studies, Turkish Studies, Cambridge Review of International Affairs, European Security, International Spectator, Contemporary Security Policy, Australian Journal of International Affairs, Mediterranean Politics, Journal of Balkans and Near East Studies, Insight Turkey ve Uluslararası İlişkiler gibi hakemli ve bilimsel indekslerde yer alan dergilerde yayınlandı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

Parçalanmış bir dünyada barışın siyaseti: Güç, adalet ve umut

Barış, artık evrensel bir hedef olmaktan çıkıp güçlü aktörlerin kendi çıkarları doğrultusunda fiyat biçtiği bir siyasi pazarlığa mı dönüşüyor? Uluslararası hukukun aşındığı, cezasızlığın normalleştiği ve güç siyasetinin öne çıktığı bir dünyada kalıcı barış mümkün mü? Prof. Tarık Oğuzlu yazdı.

Barış, uzun yıllar boyunca uluslararası siyasetin ulaşılması gereken ortak hedeflerinden biri olarak kabul edildi. Devletler arasında savaşlar yaşansa da barışın evrensel bir değer olduğu ve uluslararası kurumların bu hedefe hizmet etmesi gerektiği düşüncesi arka planda hep var olageldi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Birleşmiş Milletler sistemi farklı çıkarlara ve ideolojilere sahip devletlerin ortak bir zeminde buluşabileceği düşüncesine dayanıyordu. Bugün ise bu zemin aşınıyor. Barış, kendiliğinden korunacak ortak bir değer olmaktan çıkıyor; kimin, hangi şartlarla ve hangi stratejik kazanımlar karşılığında kabul edeceğinin tartışıldığı bir ürüne dönüşüyor.

Barışın ürünleşmesi ya da metalaşması yalnızca diplomatik görüşmelerde pazarlık yapılması anlamına gelmiyor. Daha derin anlamıyla barışın belirli koşullara bağlanabilir ve fiyatlandırılabilir bir siyasi çıktıya dönüşmesini ifade ediyor. Ateşkes, yaptırımların kaldırılması, toprakların statüsü, güvenlik garantileri ve yeniden inşa kaynakları pazarlık kalemleri haline geliyor. Barışın bedeli yalnızca ekonomik değil. Egemenlik, itibar, güvenlik ve siyasi meşruiyet de bu bedelin parçalarını oluşturuyor. Sorun müzakerenin kendisi değil aslında; barışın değerinin güçlü tarafın belirlediği fiyatla ölçülmesi. Bir tarafın güvenliği diğerinin güvensizliğine dayanıyorsa ortaya çıkan şey sürdürülebilir barış değil, güç dengesinin geçici olarak dondurulması oluyor.

Uluslararası sistem hiçbir zaman bütünüyle barışçıl bir nitelik taşımadı. Bununla birlikte Soğuk Savaş sonrasında ekonomik karşılıklı bağımlılığın savaşın maliyetini artıracağı, kurumların çatışmaları yöneteceği, küreselleşme sürecine paralel olarak insanlığın ortak değer ve hayat tarzları etrafında yeniden tanımlanacağı ve liberal uluslararası düzenin genişlemesinin daha barışçıl bir dünya yaratacağı yönünde güçlü bir beklenti oluştu. Bugün aşınan savaşın ortadan kalktığına ilişkin bir inançtan ziyade büyük güçlerin bile barışın evrenselliğini en azından söylem düzeyinde sahiplenmek zorunda olduğu varsayımıdır.

Günümüzün temel sorunlarından biri: güç siyasetinin dönüşü

Günümüzün temel sorunlarından biri güç siyasetinin geri dönmesinden çok hukukun ve meşruiyetin önüne geçmesidir. Hakkın gücünün yerini gücün haklılığına bıraktığı algısı kuvvetleniyor. Donald Trump’ın dış politika yaklaşımında görülen işlemci ve pazarlıkçı dil bu eğilimin örneklerinden biri olarak görülmeli. Ancak meseleyi sadece Washington’a indirgemek doğru olmaz. Rusya’nın kuvvet kullanımı ve Çin’in bölgesel nüfuzunu artırırken başvurduğu baskı araçları da büyük güçlerin düzeni kendi önceliklerine göre şekillendirme arzusunu gösteriyor. Çok kutuplu düzene geçiş ortak kuralların güçlenmesini kendiliğinden sağlamıyor. Rekabetin sertleştiği bir ortamda aktörlerin farklı bağımlılık ve ilişki türlerini araçsallaştırmaları ve kendi kurallarını dayatmaya çalışmaları parçalanmayı derinleştiriyor.

Cezasızlık normalleşince

Bu eğilimin en tehlikeli sonuçlarından biri cezasızlığın normalleşmesidir. Bir ihlalin yapanın “yanına kâr kalması” gelecekte benzer davranışların da maliyet doğurmayacağı beklentisini üretiyor. Devletler ağır ihlaller karşısında hesap vermediğinde diğer aktörler de kuralların bağlayıcılığını sorgulamaya başlıyor. Böylece cezasızlık tek bir krizin ötesine geçerek sistemik bir teşvike dönüşüyor.

Bu nedenle Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Uluslararası Adalet Divanı gibi kurumların meşruiyetini ve bağımsızlığını korumak kalıcı barışın temel şartlarından biri olmalı. Uluslararası Ceza Mahkemesi bireylerin soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları bakımından cezai sorumluluğunu ele alırken Uluslararası Adalet Divanı devletler arasındaki hukuki uyuşmazlıkları çözüyor. Soykırım ve insanlığa karşı suçlar söz konusu olduğunda faillerin siyasi konumları veya ülkelerinin gücü nedeniyle hesap vermekten kurtulmaları kabul edilememeli. ABD’nin Uluslararası Ceza Mahkemesini hedef alan yaptırım ve baskı politikaları bu açıdan sorunlu bir örnek oluşturuyor. Mahkemenin yetkisine itiraz etmek başka kurumu işlevsizleştirmeye yönelik baskı uygulamak başka bir şey. Uluslararası hukukun yalnızca büyük güçlerin çıkarlarıyla uyumlu olduğunda geçerli sayılması evrensellik iddiasını ortadan kaldırıyor.

Aşınan uzlaşma kültürü

Barışın önündeki engeller yalnızca uluslararası güç dağılımıyla ilgili değil elbette. Liberal demokrasinin son yıllarda yaşadığı aşınma uzlaşma kültürünü ve ortak bir siyasi hayat kurma imkânını da zayıflatıyor. Popülizmin, aşırı milliyetçiliğin ve çoğunlukçuluğun yükselişi farklı kimliklerin aynı siyasi düzen içinde bir arada yaşamasını zorlaştırıyor. Bu nedenle liberal demokrasinin üzerine oturduğu temel kavramların yeniden canlandırılması gerekiyor: uzlaşma, azınlıklara saygı, anayasalcılık, hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı ve hukuk önünde eşitlik. Çoğunluğun seçimleri kazanması azınlıkların haklarını ortadan kaldırma yetkisi vermiyor. İnsanların hakları toplumsal aidiyetlerine veya siyasi görüşlerine göre değişmemeli. Sırf insan oldukları için bütün insanların evrensel haklara sahip oldukları düşüncesi hem toplumsal hem de uluslararası barışın temelini oluşturuyor aslında.

Büyük güçler arasındaki rekabet, çok kutuplu düzene geçiş, liberal demokratik kurumların zayıflaması ve teknolojinin kontrolsüz kullanımının ortaya çıkardığı riskler birbirini besliyor. Ortak normlar zayıfladıkça devletler birbirlerinin davranışlarını daha fazla tehdit olarak algılıyor. Güvensizlik arttıkça uzlaşma ihtimali azalıyor. Dolayısıyla parçalanmışlık yalnızca farklı güç merkezlerinin ortaya çıkmasından değil, aktörleri bir arada tutan ortak değerlerin ve karşılıklı güvenin aşınmasından kaynaklanıyor.

Kuralların adaletsizliği

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Gazze, İran savaşı ve Ukrayna savaşı gibi krizlerde ortak irade üretememesi bu tabloyu ağırlaştırıyor. Veto yetkisi büyük güçler arasındaki uzlaşmayı korumak üzere tasarlanmıştı; ancak büyük güçlerin veya müttefiklerinin çıkarları söz konusu olduğunda ortak tepkiyi engelleyebiliyor. Kanada ve Avrupa Birliği içindeki bazı ülkeler çok taraflılığı ve insan haklarını savunmayı sürdürse de orta güçler arasında ortak bir tutum oluşmuyor bir türlü oluşmuyor. Türkiye, Hindistan, Mısır, Brezilya ve Suudi Arabistan gibi aktörler değişen güç dağılımını stratejik özerkliklerini artırmak için kullanabiliyor örneğin. Bırakın büyük güçleri orta güçler arasında bile barışın anlamı ve ona nasıl ulaşılması gerektiği konusunda derin düşünce farklılıkları var. Kuralların adaletsizliğine itiraz etmekle kuralların zayıflamasından çıkar sağlamaya çalışmak birbiriyle çelişen tutumlar.

QUAD, AUKUS ve çeşitli bölgesel savunma düzenlemeleri gibi az taraflı mekanizmalar da bu bağlamda önem kazanıyor. Bu yapılar üyeleri arasında güvenlik sağlayabiliyor olsa da öncelikleri çoğu zaman evrensel barıştan ziyade stratejik çıkarları korumak oluyor. Dışarıda kalan aktörlerde tehdit algısını artırmaları karşı ittifakları ve silahlanmayı teşvik edebiliyor. Güvenlik işbirliği ile barış inşası aynı görülmemeli. Barış silahların susmasının yanı sıra sivillerin korunmasını, yerinden edilenlerin haklarını ve hesap verebilirliği de gerektiriyor.

Teknoloji ve barış

Yapay zekâ ve teknolojik gelişmeler de bu çelişkileri derinleştirebiliyor. Otonom sistemler, algoritmik hedefleme, siber operasyonlar ve dezenformasyon çatışmaları daha hızlı ve uzaktan yürütme imkânı sunuyor. Savaşın insani maliyetinin karar vericilerden uzaklaşması kuvvet kullanma eşiğini düşürebiliyor. Algoritmik sistemlerin hatalı kararlarında sorumluluğun kimde olduğu sorusu da cezasızlık riskini artırıyor. Bununla birlikte, yapay zekâ ateşkes ihlallerini izlemek, erken uyarı sistemleri geliştirmek ve insani yardımı planlamak için kullanılabiliyor. Teknolojinin barışa hizmet etmesi, insan denetimi, şeffaflık ve hesap verebilirliği sağlayan siyasi ve hukuki çerçeveye bağlı olmalı.

Kırılgan barış

Kalıcı barışın bir başka şartı da umut. Taraflar yalnızca bugün silahları susturmakla yetinmemeli, yarınlarının daha güvenli ve yaşanabilir olabileceğine inanmalı. Bir taraf anlaşmayı yenilginin ertelenmesi, diğeri rakibinin yeniden güçlenmesini önleme fırsatı olarak görüyorsa barış kırılgan kalıyor. Eğitim, istihdam, güvenlik ve siyasi katılım imkânları yaratılmadığında, barış gündelik hayatın somut karşılığını üretemiyor. Umut, insanların şiddete dönmeden taleplerini ifade edebileceklerine ve çocuklarının daha iyi bir geleceğe sahip olacağına ilişkin inandırıcı nedenlere sahip olmaları demek. Bu umut yalnızca kazananlara değil, kaybedenlere ve çatışmanın yükünü taşıyan sivillere de sunulmalı.

Bütün bu tartışmalar bizi iki temel ilkeye getiriyor. Birincisi, sana yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma ilkesi. Kendi güvenlik kaygılarımızı meşru görürken başkalarının kaygılarını bütünüyle yok sayamayız. Kendi egemenlik haklarımızı savunurken diğer devletlerin egemenliğini önemsizleştiremeyiz. Kendi haklarımızı korumak isterken farklı toplumsal aidiyetlere sahip insanların aynı haklardan yararlanmasını engelleyemeyiz. İkinci ilke ise ayağını yorganına göre uzatmak, yani kapasitesiyle orantılı hareket etmek ve ihtiyatlı davranmak. Devletlerin güçlerini olduğundan fazla görmeleri, karşı tarafın iradesini küçümsemeleri ve her anlaşmazlığı kendi şartlarıyla çözebileceklerini düşünmeleri gereksiz çatışmalar doğuruyor. İhtiyat, pasiflik değil; gücün sınırlarını bilmek, muhtemel sonuçları hesaplamak ve kısa vadeli kazanımların uzun vadeli maliyetlerini değerlendirmek olarak görülmeli.

Liberal realizm

Bu iki ilke, benim ahlaki realizm veya liberal realizm olarak adlandırdığım yaklaşımın özünü ifade ediyor. Bu yaklaşım, siyasetin güç ve çıkar ilişkilerinden bağımsız düşünülemeyeceğini kabul ediyor; ancak gücü sınırsız bir haklılık kaynağı olarak görmüyor. Gerçekçilik, çıkarları ve kapasiteyi dikkate almayı; ahlaki ve liberal boyut ise bunları hukuk, insan hakları ve karşılıklılık ilkeleriyle sınırlandırmayı gerektiriyor. Siyasetin varlığı kaçınılmaz, asıl mesele siyasetin nasıl yapıldığı. Barış siyasete kurban edilmemesi gereken bir değer aslında. Üstenci ve dayatmacı yaklaşımlar karşı tarafın iradesini yok saydığı ölçüde direnç üretiyor. Mütevazılık, ihtiyat ve karşı tarafı hesaba katmak ise uzlaşmanın imkânlarını genişletiyor. Tavizleri zayıflık sayan ve kendi iradesini zorla kabul ettirmeyi başarı olarak gören anlayış kısa vadeli kazanımlar uğruna uzun vadeli güvensizliği besliyor.

Parçalanmış dünyada barış kendiliğinden ortaya çıkmayacak. Barış, siyasi irade, kurumsal kapasite, adalet ve toplumsal meşruiyet gerektiren bir inşa süreci olarak görülmeli. Aksi takdirde, güç hukukun yerine geçerse istikrar seçici, adalet dışlanırsa uzlaşma kırılgan, farklılıklar meşru görülmezse toplumsal barış eksik olacak. İhtiyatın yerini kibir, mütevazılığın yerini dayatma ve karşılıklılığın yerini tek taraflı çıkar anlayışı aldığında kalıcı barışın zeminini hep birlikte daraltmış olacağız. Evrensel barış kendiliğinden gerçekleşeceği varsayılan bir hedef değil her kriz karşısında yeniden savunulması gereken siyasi ve ahlaki bir tercih gibi görülmeli. Bunun hayata geçirilmesiyse gücün sınırlarını tanımayı ve insan onurunu her türlü siyasi hesabın üzerinde tutmayı gerektiriyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 22 Ekim 2026’da yayımlanmıştır.

Tarık Oğuzlu
Tarık Oğuzlu
Prof. Dr. Tarık Oğuzlu-İstanbul Aydın Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde öğretim üyesi, aynı üniversite bünyesinde faaliyet gösteren UNESCO Sürdürülebilir Barış için Eğitim Kürsüsü başkanı ve Dış Politika Enstitüsü Akademi Kurulu başkanıdır. Doçentlik derecesini 2008’de, doktora derecesini Uluslararası İlişkiler alanında Bilkent Üniversitesi’nden 2003’te, ilk yüksek lisans derecesini 1998’de Bilkent Üniversitesi’nde, ikinci yüksek lisans derecesini de 2000’de London School of Economics’den aldı. Çalışma alanları arasında Uluslararası İlişkiler teorileri, dış politikanın Avrupalılaşması, transatlantik ilişkiler ve NATO, Avrupa Birliği dış, güvenlik ve savunma politikaları, Ortadoğu, Türk-Yunan ilişkiler, Kıbrıs sorunu ve genel olarak Türk dış politikası yer alıyor. Akademik makaleleri, Political Science Quarterly, Middle East Policy, International Journal, Security Dialogue, Middle Eastern Studies, Turkish Studies, Cambridge Review of International Affairs, European Security, International Spectator, Contemporary Security Policy, Australian Journal of International Affairs, Mediterranean Politics, Journal of Balkans and Near East Studies, Insight Turkey ve Uluslararası İlişkiler gibi hakemli ve bilimsel indekslerde yer alan dergilerde yayınlandı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x