Petrol, maden ve silah: Güç siyaseti geri mi dönüyor?

Donald Trump’ın Venezuela’daki askerî hamleleri yeni bir küresel güç mücadelesinin işareti mi? Enerji, madenler ve tedarik zincirleri yeniden jeopolitiğin merkezine mi yerleşiyor? Dünya, kaynaklar uğruna kuralların sertleştiği bir döneme mi giriyor?

Küresel siyasette uzun süredir hâkim olan varsayım şuydu: Ekonomik karşılıklı bağımlılık, büyük güçleri doğrudan çatışmadan uzak tutar; serbest ticaret ve küresel piyasalar, jeopolitiğin çatışmaları yumuşatır. Fakat son yıllarda bu varsayım hızla aşınıyor. Enerji dönüşümü, dijital altyapılar ve savunma sanayisi için hayati hâle gelen hammaddeler, yeniden devletlerin en temel güvenlik meselesi olarak görülmeye başlandı. Piyasalar hâlâ işliyor olabilir, ama artık tek başına belirleyici değiller. Jeopolitik hesaplar ile ekonomik çıkarlar arasındaki mesafe daraldıkça, askerî müdahaleler, yaptırımlar ve ‘güvenlik’ gerekçeleri daha sık devreye giriyor.

Financial Times’ta yayımlanan ve gazetenin Afrika editörü David Pilling ile doğal kaynaklar ekonomisi editörü Leslie Hook tarafından kaleme alınan yazıda, Donald Trump’ın Venezuela’daki askerî müdahalesi üzerinden Amerikan dış politikasında yaşanan yön değişimi ele alınıyor. Yazı, enerjiye ve kritik minerallere erişimin Amerikan dış politikasının merkezine yerleştiğini, Çin’le artan rekabetin bu süreci hızlandırdığını ve Monroe Doktrini’nin güncellenmiş bir versiyonunun yeniden sahneye çıktığını vurguluyor ve tedarik zincirlerinin artık yalnızca verimlilik değil güvenlik ve siyaset üzerinden şekillendiğini, şirketlerin ve devletlerin bu yeni ‘kaynak emperyalizmi’ çağında daha sert bir jeopolitik zeminde hareket etmek zorunda kaldıklarını ortaya koyuyor.

Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:

“Donald Trump’ın Venezuela’yı ‘yöneteceğini’ ve milyonlarca varil petrolün satışından elde edilecek gelirin ‘Başkan olarak benim kontrolümde olacağını’ söylemesi, küresel siyasette yeni bir dönemin kapısını araladı. Fakat Venezuela petrolüne el koymak için Amerika Birleşik Devletleri’nin askerî gücünü kullanması, ileriye dönük bir hamleden çok, eski alışkanlıkların geri dönüşünü çağrıştırıyor.

Yüzyıllar boyunca baharattan altına, kauçuktan petrole uzanan kaynak rekabeti dünyayı nüfuz alanlarına bölmüştü. Bu mücadele, birçok ülkenin sömürgeleştirilmesine ve bugünkü sınırların çizilmesine zemin hazırladı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası hukuk ve küresel ticaret kuralları kırılgan da olsa bir denge kurmuştu. Bugün ise bu düzenin çözülmeye başladığı ve dünyanın, kaynak emperyalizmiyle anılan daha eski bir döneme geri döndüğü görülüyor.

Eski dünyanın geri dönüşü: Kaynaklar üzerinden yürütülen güç mücadelesi

S&P Global başkan yardımcısı ve enerji tarihçisi Daniel Yergin’e göre, küreselleşmeye, açık sınırlara ve görece serbest ticarete duyulan güven sarsıldıkça, 19. yüzyıl ile iki dünya savaşı öncesi dönemi giderek daha fazla andıran bir döneme giriyoruz. Yergin, piyasaların iyi işleyeceğine dair temel inancın geride kaldığını; buna karşılık devletlerin ekonomideki rolünün çok daha görünür hâle geldiğini söylüyor.

Venezuela lideri Nicolás Maduro’nun olağanüstü biçimde kaçırılması da dâhil olmak üzere, Amerika’nın attığı adımların sertliğine dair yakın geçmişte pek az örnek bulunuyor. Buna rağmen bu gelişmeler, Amerikan dış politikasında birbiriyle kesişen iki önemli yön değişikliğine işaret ediyor. Bunlardan ilki, Çin’in devlet kapitalizmi anlayışıyla bağlantılı. Çin, yarı iletkenler ve savunma sanayileri için hayati önemdeki nadir toprak elementlerinde neredeyse tekel kurarken, enerji dönüşümü için kritik olan kobalt ve nikel gibi minerallerde de güçlü bir konuma ulaştı.

Trump yönetimi bu tablo karşısında, Amerikan ekonomisini, savunma sanayisini ve yapay zekâ altyapısını ayakta tutacak enerji ve minerallere erişimi garanti altına almak için sanayi politikasını ülke sınırlarının ötesine taşımaya çalışıyor. Washington’da Çin’in stratejik mineraller konusundaki kararlı tutumunun geç fark edilmesi, Daniel Yergin’in ‘gerçek bir uyanış anı’ olarak tanımladığı bir ana yol açtı. Geçen yılın Nisan ayında Pekin, Trump’ın ‘kurtuluş günü’ tarifelerine karşılık olarak nadir toprak elementlerinin ihracatına sınırlamalar getirmişti.

Çin faktörü ve ‘kolay küreselleşme’nin sonu

Yergin’e göre, ‘kolay küreselleşme’ olarak görülen eski anlayış hızla geride kalıyor. Amerika dâhil pek çok ülke artık dayanıklılık, kırılganlık ve denetim meselelerini merkeze alıyor.  İkinci yön değişikliği ise Trump’ın 1823 tarihli Monroe Doktrini’ni yeniden öne çıkarmasıyla ilgili. Bugün alaycı biçimde ‘Donroe Doktrini’ diye anılan bu yaklaşım, başlangıçta Avrupa’ya Washington’un Latin Amerika’daki ‘arka bahçesinden’ uzak durması yönünde bir uyarıydı. Amerika’nın 2025 ulusal güvenlik stratejisi bu doktrini yeniden gündeme taşırken, ‘Trump Eki’ adını verdiği yeni bir çerçeve de ekliyor. Bu çerçeve, Amerika’nın Batı Yarımküre’deki etkisini bölgenin doğal kaynakları üzerindeki denetimle ilişkilendiriyor.

Strateji belgesine göre batı yarımkürenin, ‘düşmanca yabancı müdahalelerden ve kilit varlıkların yabancıların eline geçmesinden uzak’ kalması gerekiyor. Metin, Amerika’nın ilk Hazine Bakanı ve güçlü bir ekonomik korumacı olan Alexander Hamilton’a gönderme yaparak şu noktayı vurguluyor: Amerika, ham maddeden parçalara, nihai ürünlere kadar ülkenin savunması ve ekonomisi için hayati olan hiçbir alanda dış bir güce bağımlı olmamalı.

Trump ve ekibinin son açıklamaları, batı yarımkürenin nerede başlayıp nerede bittiğine dair tanımın giderek genişlediğini gösteriyor. Trump, Danimarka’ya bağlı, devasa bir Arktik bölge olan Grönland’ı gerekirse güç kullanarak ele geçirme tehdidinde bulundu. Küresel ısınmayla birlikte Arktik’te yeni deniz yolları açılırken, bu özerk bölgenin stratejik önemi artıyor. Aynı zamanda Amerika’nın ihtiyaç duyduğu bazı mineraller ve nadir toprak elementleri açısından da ciddi bir potansiyel barındırıyor.

Tufts Üniversitesi Fletcher School’da uluslararası siyaset profesörü olan Daniel Drezner’e göre, 2014’te Rusya’nın Kırım’ı ilhakına kadar korunan temel bir ilke vardı: Sınırların güç kullanılarak değiştirilemeyeceği fikri. Bu ilke zaman zaman fiilen çiğnendi. Eleştirel çevreler, Amerika’nın 2003’te Irak’ı işgal etmesini liberal ve kurallara dayalı düzenin ikiyüzlülüğüne örnek göstermişti. Drezner’e göre ise artık durum daha farklı: ‘İstisnalar vardı ama şimdi istisnalar kuralı boğuyor.’

Amerika’nın doğal kaynaklar için askerî müdahaleler geçmişi

Amerika Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Venezuela’daki askerî müdahaleyi savunurken toprak denetimi ile kaynaklar üzerindeki kontrolü açıkça yan yana koydu. ‘Venezuela’daki petrol sektörünün Amerika’nın hasımları tarafından kontrol edilmesine izin vermeyeceğiz. Çin neden Venezuela’nın petrolüne ihtiyaç duysun? Rusya neden? İran neden?… Burası batı yarımküre. Asıl biz burada yaşıyoruz.’ dedi.

Tüm 19. yüzyıl göndermelerine rağmen, Trump’ın Venezuela’daki adımlarına en yakın tarihsel örnekler 1953 İran’ı ve 1954 Guatemala’sı. İran’da CIA, Britanya’nın MI6’sıyla birlikte, İngiliz petrol gelirlerini millîleştiren Başbakan Muhammed Musaddık’ı devirmek için bir darbeyi örgütlemişti. Guatemala’da ise CIA, Amerika merkezli United Fruit Company’ye ait toprakları millîleştiren hükümetin ardından Devlet Başkanı Jacobo Árbenz’i deviren darbeye destek vermişti.

Amerika’nın Venezuela’da ticari çıkarlarını korumak adına askerî güce başvurması bu müdahaleleri hatırlatıyor. Fakat Musaddık ve Árbenz’in aksine Maduro meşru bir seçimle iktidara gelmiş değildi. Trump, Washington’un bu hamlelerini, Maduro’nun selefi Hugo Chávez döneminde Amerikalı petrol şirketlerinin varlıklarına el konulmasına karşı bir karşılık olarak sundu. Chávez, 2007’de ConocoPhillips ve ExxonMobil şirketlerinin işlettiği petrol sahalarında devlet denetimini genişletmişti.

Operasyondan kısa süre sonra Mar-a-Lago’da konuşan Trump, ‘Yeraltından muazzam bir servet çıkaracağız. Bizim enerji haklarımızı aldılar, petrolümüzü aldılar… Biz de geri istiyoruz,’ dedi. Venezuela petrolü üzerinde bir ölçüde denetim sağlanmış olsa da, Trump’ın bundan sonra ne yapmayı planladığı hâlâ net değil. Yine de Amerikalı petrol devlerini, bazı Amerikan rafinerilerinin özellikle bu tür ağır petrol için tasarlandığı ülkede milyarlarca dolarlık yatırımlar yapmaya teşvik ediyor.

Venezuela’nın petrol sektörü, 1990’ların sonundaki parlak döneminde günde yaklaşık 3,5 milyon varil üretirken bugün eski gücünden çok uzak. Üretim 800 bin varil seviyelerine kadar düşmüş durumda; altyapının büyük bölümü ise neredeyse dökülüyor. Uzmanlara göre yeniden kayda değer miktarda petrol üretilebilmesi için en az beş yıl sürecek, çok büyük yatırımlar gerekiyor. Üstelik Venezuela petrolünün önemli bir kısmı ekstra ağır, katran benzeri kumlardan oluşuyor ve çıkarılması, Amerikalı şirketlerin geçen yıl sonunda üretimi günde neredeyse 1 milyon varile çıkardığı komşu Guyana’daki petrole kıyasla daha pahalı.

Doğal kaynaklar ve güvenlik odaklı yeni soğuk savaş

Washington’un kaynaklara yönelik bu sert yaklaşımı yalnızca Latin Amerika’da hissedilmiyor. Geçen nisan ayında Trump yönetimi, Ukrayna’yla bir yeniden inşa fonu kurulmasını öngören bir anlaşma imzaladı. Buna göre yeni maden ve petrol projelerinden elde edilecek gelirlerin yarısı bu fona aktarılacak. Amaç, güvenlik garantileri yerine, ticari çıkarlar üzerinden Washington’u Ukrayna’yı gelecekteki Rus saldırılarına karşı korumaya teşvik etmek.

Aralık ayında Demokratik Kongo Cumhuriyeti de, Ruanda’yla yürütülen kırılgan barış sürecinde Washington’un arabuluculuk desteği karşılığında Amerikalı şirketlere madenlere öncelikli erişim tanımayı kabul etti. Anlaşma kapsamında Amerikan hükümeti ve İsviçreli emtia şirketi Mercuria, ülkedeki maden projeleri için kişi başına 1 milyar dolara kadar yeni kaynak ayırma taahhüdünde bulundu. Kongo, dünya kobalt rezervlerinin en az yarısına sahip ve Şili’den sonra en büyük bakır üreticisi konumunda.

Afrika, enerji dönüşümü için gerekli kobalt, bakır, nikel, lityum ve fosfat gibi metallerin büyük rezervlerine sahip. The Elements of Power kitabının yazarı Nicolas Niarchos, ‘batarya savaşları’ dediği süreçte Çin’in bu kaynakları güvence altına alma konusunda Amerika’yı geride bıraktığını söylüyor. Niarchos’a göre ‘Petrolde olduğu gibi, batarya gücü de giderek siyasi güce dönüşüyor.’ Çin hızlı gelişen yeni teknolojilere yatırım yaparken, Amerika hâlâ geçmişe fazla güveniyor.

Paris’teki Sciences Po’da siyaset bilimi profesörü ve Afrika’daki kritik mineraller rekabetini araştıran Ricardo de Oliveira, Amerikan hükümetiyle çok yakın çalışmanın şirketler için riskler doğurabileceğini söylüyor. Fakat büyük avantajlar da var. ‘Şirketler, Amerikan hükümetinin arkasında olduğunu bilerek hareket edebiliyor; yatırımlarına müdahale edilirse gerçekten devreye gireceklerini de hesaplayabiliyorlar. Amerika artık piyasanın ikiyüzlü polisi değil; son derece kararlı ve tavizsiz bir jeopolitik oyuncu,’ diyor.

Hem madencilik hem de petrol ve gaz sektöründe yeni projelerin hayata geçirilmesi yıllar alıyor, standart bir madenin ömrü yaklaşık 30 yıl. Bu durum, doğal kaynak çıkaran şirketleri, kendi ülkelerindeki yönetimler değişse bile ev sahibi hükümetlerle güçlü ilişkiler kurmaya zorluyor.

Sciences Po’dan Oliveira da yeni politikanın uzun ömürlü olacağından şüpheli. ‘Burada mesele sadece anlaşma yapmak değil, uzun vadeli ittifaklar kurmak,’ diyor. Uzmanlara göre, tedarik zincirlerini ayırmak her zaman kolay değil. Örneğin Venezuela petrolünün Amerika’ya gitmesini sağlamak veya Amerikan şirketi tarafından üretilen kobaltın Çin’e ulaşmamasını garantilemek zor. Emtia piyasaları tıpkı para gibi değiştirilebilir. Küresel sermaye çağında şirketlerin milliyeti de her zaman net değil. Demokratik Kongo’daki dev Kamoa-Kakula bakır madeninin ana sahibi olan Kanadalı Ivanhoe Mines’in yaklaşık yüzde 30’u Çinli yatırımcılara ait.

Geçen yıl yayımlanan ulusal güvenlik stratejisinde Trump yönetimi, ‘küreselleşme ve sözde serbest ticaret üzerine yapılan son derece yanlış ve yıkıcı bahislerin’ artık sona erdiğini ilan etmişti. Enerji tarihçisi Daniel Yergin ise piyasaların yatırımların yönünü belirlemede her zaman rol oynayacağını söylüyor, ama bir değişiklik olduğunu da ekliyor: ‘Amerikan hükümeti, dünya genelindeki mineraller üzerinde çok daha güçlü ve aktif bir rol üstlenmeyi planlıyor. Eskiden tedarik zincirleri sadece verimlilikle ilgiliydi. Artık siyaset ve güvenlik çok daha ön planda.’

Bu yazı ilk kez 27 Ocak 2026’da yayımlanmıştır.

Financial Times internet sitesinde yayımlanan “The new era of resource imperialism” başlıklı yazısından öne çıkan bazı bölümler Mert Söyler tarafından çevrilmiş ve editoryal katkısıyla yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz: https://www.ft.com/content/7be42ea6-0cbd-487b-a437-e92635bc0e0f

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Petrol, maden ve silah: Güç siyaseti geri mi dönüyor?

Donald Trump’ın Venezuela’daki askerî hamleleri yeni bir küresel güç mücadelesinin işareti mi? Enerji, madenler ve tedarik zincirleri yeniden jeopolitiğin merkezine mi yerleşiyor? Dünya, kaynaklar uğruna kuralların sertleştiği bir döneme mi giriyor?

Küresel siyasette uzun süredir hâkim olan varsayım şuydu: Ekonomik karşılıklı bağımlılık, büyük güçleri doğrudan çatışmadan uzak tutar; serbest ticaret ve küresel piyasalar, jeopolitiğin çatışmaları yumuşatır. Fakat son yıllarda bu varsayım hızla aşınıyor. Enerji dönüşümü, dijital altyapılar ve savunma sanayisi için hayati hâle gelen hammaddeler, yeniden devletlerin en temel güvenlik meselesi olarak görülmeye başlandı. Piyasalar hâlâ işliyor olabilir, ama artık tek başına belirleyici değiller. Jeopolitik hesaplar ile ekonomik çıkarlar arasındaki mesafe daraldıkça, askerî müdahaleler, yaptırımlar ve ‘güvenlik’ gerekçeleri daha sık devreye giriyor.

Financial Times’ta yayımlanan ve gazetenin Afrika editörü David Pilling ile doğal kaynaklar ekonomisi editörü Leslie Hook tarafından kaleme alınan yazıda, Donald Trump’ın Venezuela’daki askerî müdahalesi üzerinden Amerikan dış politikasında yaşanan yön değişimi ele alınıyor. Yazı, enerjiye ve kritik minerallere erişimin Amerikan dış politikasının merkezine yerleştiğini, Çin’le artan rekabetin bu süreci hızlandırdığını ve Monroe Doktrini’nin güncellenmiş bir versiyonunun yeniden sahneye çıktığını vurguluyor ve tedarik zincirlerinin artık yalnızca verimlilik değil güvenlik ve siyaset üzerinden şekillendiğini, şirketlerin ve devletlerin bu yeni ‘kaynak emperyalizmi’ çağında daha sert bir jeopolitik zeminde hareket etmek zorunda kaldıklarını ortaya koyuyor.

Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:

“Donald Trump’ın Venezuela’yı ‘yöneteceğini’ ve milyonlarca varil petrolün satışından elde edilecek gelirin ‘Başkan olarak benim kontrolümde olacağını’ söylemesi, küresel siyasette yeni bir dönemin kapısını araladı. Fakat Venezuela petrolüne el koymak için Amerika Birleşik Devletleri’nin askerî gücünü kullanması, ileriye dönük bir hamleden çok, eski alışkanlıkların geri dönüşünü çağrıştırıyor.

Yüzyıllar boyunca baharattan altına, kauçuktan petrole uzanan kaynak rekabeti dünyayı nüfuz alanlarına bölmüştü. Bu mücadele, birçok ülkenin sömürgeleştirilmesine ve bugünkü sınırların çizilmesine zemin hazırladı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası hukuk ve küresel ticaret kuralları kırılgan da olsa bir denge kurmuştu. Bugün ise bu düzenin çözülmeye başladığı ve dünyanın, kaynak emperyalizmiyle anılan daha eski bir döneme geri döndüğü görülüyor.

Eski dünyanın geri dönüşü: Kaynaklar üzerinden yürütülen güç mücadelesi

S&P Global başkan yardımcısı ve enerji tarihçisi Daniel Yergin’e göre, küreselleşmeye, açık sınırlara ve görece serbest ticarete duyulan güven sarsıldıkça, 19. yüzyıl ile iki dünya savaşı öncesi dönemi giderek daha fazla andıran bir döneme giriyoruz. Yergin, piyasaların iyi işleyeceğine dair temel inancın geride kaldığını; buna karşılık devletlerin ekonomideki rolünün çok daha görünür hâle geldiğini söylüyor.

Venezuela lideri Nicolás Maduro’nun olağanüstü biçimde kaçırılması da dâhil olmak üzere, Amerika’nın attığı adımların sertliğine dair yakın geçmişte pek az örnek bulunuyor. Buna rağmen bu gelişmeler, Amerikan dış politikasında birbiriyle kesişen iki önemli yön değişikliğine işaret ediyor. Bunlardan ilki, Çin’in devlet kapitalizmi anlayışıyla bağlantılı. Çin, yarı iletkenler ve savunma sanayileri için hayati önemdeki nadir toprak elementlerinde neredeyse tekel kurarken, enerji dönüşümü için kritik olan kobalt ve nikel gibi minerallerde de güçlü bir konuma ulaştı.

Trump yönetimi bu tablo karşısında, Amerikan ekonomisini, savunma sanayisini ve yapay zekâ altyapısını ayakta tutacak enerji ve minerallere erişimi garanti altına almak için sanayi politikasını ülke sınırlarının ötesine taşımaya çalışıyor. Washington’da Çin’in stratejik mineraller konusundaki kararlı tutumunun geç fark edilmesi, Daniel Yergin’in ‘gerçek bir uyanış anı’ olarak tanımladığı bir ana yol açtı. Geçen yılın Nisan ayında Pekin, Trump’ın ‘kurtuluş günü’ tarifelerine karşılık olarak nadir toprak elementlerinin ihracatına sınırlamalar getirmişti.

Çin faktörü ve ‘kolay küreselleşme’nin sonu

Yergin’e göre, ‘kolay küreselleşme’ olarak görülen eski anlayış hızla geride kalıyor. Amerika dâhil pek çok ülke artık dayanıklılık, kırılganlık ve denetim meselelerini merkeze alıyor.  İkinci yön değişikliği ise Trump’ın 1823 tarihli Monroe Doktrini’ni yeniden öne çıkarmasıyla ilgili. Bugün alaycı biçimde ‘Donroe Doktrini’ diye anılan bu yaklaşım, başlangıçta Avrupa’ya Washington’un Latin Amerika’daki ‘arka bahçesinden’ uzak durması yönünde bir uyarıydı. Amerika’nın 2025 ulusal güvenlik stratejisi bu doktrini yeniden gündeme taşırken, ‘Trump Eki’ adını verdiği yeni bir çerçeve de ekliyor. Bu çerçeve, Amerika’nın Batı Yarımküre’deki etkisini bölgenin doğal kaynakları üzerindeki denetimle ilişkilendiriyor.

Strateji belgesine göre batı yarımkürenin, ‘düşmanca yabancı müdahalelerden ve kilit varlıkların yabancıların eline geçmesinden uzak’ kalması gerekiyor. Metin, Amerika’nın ilk Hazine Bakanı ve güçlü bir ekonomik korumacı olan Alexander Hamilton’a gönderme yaparak şu noktayı vurguluyor: Amerika, ham maddeden parçalara, nihai ürünlere kadar ülkenin savunması ve ekonomisi için hayati olan hiçbir alanda dış bir güce bağımlı olmamalı.

Trump ve ekibinin son açıklamaları, batı yarımkürenin nerede başlayıp nerede bittiğine dair tanımın giderek genişlediğini gösteriyor. Trump, Danimarka’ya bağlı, devasa bir Arktik bölge olan Grönland’ı gerekirse güç kullanarak ele geçirme tehdidinde bulundu. Küresel ısınmayla birlikte Arktik’te yeni deniz yolları açılırken, bu özerk bölgenin stratejik önemi artıyor. Aynı zamanda Amerika’nın ihtiyaç duyduğu bazı mineraller ve nadir toprak elementleri açısından da ciddi bir potansiyel barındırıyor.

Tufts Üniversitesi Fletcher School’da uluslararası siyaset profesörü olan Daniel Drezner’e göre, 2014’te Rusya’nın Kırım’ı ilhakına kadar korunan temel bir ilke vardı: Sınırların güç kullanılarak değiştirilemeyeceği fikri. Bu ilke zaman zaman fiilen çiğnendi. Eleştirel çevreler, Amerika’nın 2003’te Irak’ı işgal etmesini liberal ve kurallara dayalı düzenin ikiyüzlülüğüne örnek göstermişti. Drezner’e göre ise artık durum daha farklı: ‘İstisnalar vardı ama şimdi istisnalar kuralı boğuyor.’

Amerika’nın doğal kaynaklar için askerî müdahaleler geçmişi

Amerika Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Venezuela’daki askerî müdahaleyi savunurken toprak denetimi ile kaynaklar üzerindeki kontrolü açıkça yan yana koydu. ‘Venezuela’daki petrol sektörünün Amerika’nın hasımları tarafından kontrol edilmesine izin vermeyeceğiz. Çin neden Venezuela’nın petrolüne ihtiyaç duysun? Rusya neden? İran neden?… Burası batı yarımküre. Asıl biz burada yaşıyoruz.’ dedi.

Tüm 19. yüzyıl göndermelerine rağmen, Trump’ın Venezuela’daki adımlarına en yakın tarihsel örnekler 1953 İran’ı ve 1954 Guatemala’sı. İran’da CIA, Britanya’nın MI6’sıyla birlikte, İngiliz petrol gelirlerini millîleştiren Başbakan Muhammed Musaddık’ı devirmek için bir darbeyi örgütlemişti. Guatemala’da ise CIA, Amerika merkezli United Fruit Company’ye ait toprakları millîleştiren hükümetin ardından Devlet Başkanı Jacobo Árbenz’i deviren darbeye destek vermişti.

Amerika’nın Venezuela’da ticari çıkarlarını korumak adına askerî güce başvurması bu müdahaleleri hatırlatıyor. Fakat Musaddık ve Árbenz’in aksine Maduro meşru bir seçimle iktidara gelmiş değildi. Trump, Washington’un bu hamlelerini, Maduro’nun selefi Hugo Chávez döneminde Amerikalı petrol şirketlerinin varlıklarına el konulmasına karşı bir karşılık olarak sundu. Chávez, 2007’de ConocoPhillips ve ExxonMobil şirketlerinin işlettiği petrol sahalarında devlet denetimini genişletmişti.

Operasyondan kısa süre sonra Mar-a-Lago’da konuşan Trump, ‘Yeraltından muazzam bir servet çıkaracağız. Bizim enerji haklarımızı aldılar, petrolümüzü aldılar… Biz de geri istiyoruz,’ dedi. Venezuela petrolü üzerinde bir ölçüde denetim sağlanmış olsa da, Trump’ın bundan sonra ne yapmayı planladığı hâlâ net değil. Yine de Amerikalı petrol devlerini, bazı Amerikan rafinerilerinin özellikle bu tür ağır petrol için tasarlandığı ülkede milyarlarca dolarlık yatırımlar yapmaya teşvik ediyor.

Venezuela’nın petrol sektörü, 1990’ların sonundaki parlak döneminde günde yaklaşık 3,5 milyon varil üretirken bugün eski gücünden çok uzak. Üretim 800 bin varil seviyelerine kadar düşmüş durumda; altyapının büyük bölümü ise neredeyse dökülüyor. Uzmanlara göre yeniden kayda değer miktarda petrol üretilebilmesi için en az beş yıl sürecek, çok büyük yatırımlar gerekiyor. Üstelik Venezuela petrolünün önemli bir kısmı ekstra ağır, katran benzeri kumlardan oluşuyor ve çıkarılması, Amerikalı şirketlerin geçen yıl sonunda üretimi günde neredeyse 1 milyon varile çıkardığı komşu Guyana’daki petrole kıyasla daha pahalı.

Doğal kaynaklar ve güvenlik odaklı yeni soğuk savaş

Washington’un kaynaklara yönelik bu sert yaklaşımı yalnızca Latin Amerika’da hissedilmiyor. Geçen nisan ayında Trump yönetimi, Ukrayna’yla bir yeniden inşa fonu kurulmasını öngören bir anlaşma imzaladı. Buna göre yeni maden ve petrol projelerinden elde edilecek gelirlerin yarısı bu fona aktarılacak. Amaç, güvenlik garantileri yerine, ticari çıkarlar üzerinden Washington’u Ukrayna’yı gelecekteki Rus saldırılarına karşı korumaya teşvik etmek.

Aralık ayında Demokratik Kongo Cumhuriyeti de, Ruanda’yla yürütülen kırılgan barış sürecinde Washington’un arabuluculuk desteği karşılığında Amerikalı şirketlere madenlere öncelikli erişim tanımayı kabul etti. Anlaşma kapsamında Amerikan hükümeti ve İsviçreli emtia şirketi Mercuria, ülkedeki maden projeleri için kişi başına 1 milyar dolara kadar yeni kaynak ayırma taahhüdünde bulundu. Kongo, dünya kobalt rezervlerinin en az yarısına sahip ve Şili’den sonra en büyük bakır üreticisi konumunda.

Afrika, enerji dönüşümü için gerekli kobalt, bakır, nikel, lityum ve fosfat gibi metallerin büyük rezervlerine sahip. The Elements of Power kitabının yazarı Nicolas Niarchos, ‘batarya savaşları’ dediği süreçte Çin’in bu kaynakları güvence altına alma konusunda Amerika’yı geride bıraktığını söylüyor. Niarchos’a göre ‘Petrolde olduğu gibi, batarya gücü de giderek siyasi güce dönüşüyor.’ Çin hızlı gelişen yeni teknolojilere yatırım yaparken, Amerika hâlâ geçmişe fazla güveniyor.

Paris’teki Sciences Po’da siyaset bilimi profesörü ve Afrika’daki kritik mineraller rekabetini araştıran Ricardo de Oliveira, Amerikan hükümetiyle çok yakın çalışmanın şirketler için riskler doğurabileceğini söylüyor. Fakat büyük avantajlar da var. ‘Şirketler, Amerikan hükümetinin arkasında olduğunu bilerek hareket edebiliyor; yatırımlarına müdahale edilirse gerçekten devreye gireceklerini de hesaplayabiliyorlar. Amerika artık piyasanın ikiyüzlü polisi değil; son derece kararlı ve tavizsiz bir jeopolitik oyuncu,’ diyor.

Hem madencilik hem de petrol ve gaz sektöründe yeni projelerin hayata geçirilmesi yıllar alıyor, standart bir madenin ömrü yaklaşık 30 yıl. Bu durum, doğal kaynak çıkaran şirketleri, kendi ülkelerindeki yönetimler değişse bile ev sahibi hükümetlerle güçlü ilişkiler kurmaya zorluyor.

Sciences Po’dan Oliveira da yeni politikanın uzun ömürlü olacağından şüpheli. ‘Burada mesele sadece anlaşma yapmak değil, uzun vadeli ittifaklar kurmak,’ diyor. Uzmanlara göre, tedarik zincirlerini ayırmak her zaman kolay değil. Örneğin Venezuela petrolünün Amerika’ya gitmesini sağlamak veya Amerikan şirketi tarafından üretilen kobaltın Çin’e ulaşmamasını garantilemek zor. Emtia piyasaları tıpkı para gibi değiştirilebilir. Küresel sermaye çağında şirketlerin milliyeti de her zaman net değil. Demokratik Kongo’daki dev Kamoa-Kakula bakır madeninin ana sahibi olan Kanadalı Ivanhoe Mines’in yaklaşık yüzde 30’u Çinli yatırımcılara ait.

Geçen yıl yayımlanan ulusal güvenlik stratejisinde Trump yönetimi, ‘küreselleşme ve sözde serbest ticaret üzerine yapılan son derece yanlış ve yıkıcı bahislerin’ artık sona erdiğini ilan etmişti. Enerji tarihçisi Daniel Yergin ise piyasaların yatırımların yönünü belirlemede her zaman rol oynayacağını söylüyor, ama bir değişiklik olduğunu da ekliyor: ‘Amerikan hükümeti, dünya genelindeki mineraller üzerinde çok daha güçlü ve aktif bir rol üstlenmeyi planlıyor. Eskiden tedarik zincirleri sadece verimlilikle ilgiliydi. Artık siyaset ve güvenlik çok daha ön planda.’

Bu yazı ilk kez 27 Ocak 2026’da yayımlanmıştır.

Financial Times internet sitesinde yayımlanan “The new era of resource imperialism” başlıklı yazısından öne çıkan bazı bölümler Mert Söyler tarafından çevrilmiş ve editoryal katkısıyla yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz: https://www.ft.com/content/7be42ea6-0cbd-487b-a437-e92635bc0e0f

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x