“Sağ-popülizm”: Geçmişten bir hayalet mi zamanın çocuğu mu?

Sağ-popülizm nasıl tanımlanabilir? Kimi analistlerin “faşist” vb. benzetmeleri doğru mu? Sağ-popülizmin belirli bir sosyo-kültürel şematiği var mı? Sağ-popülizmin geleceğini kimler, nasıl tayin edecek? Sinan Baykent yazdı.

Günümüz ikliminin pek çok açıdan 1930’lu yılları andırdığına ilişkin yapılan yorumlar olağanlaştı.

“1930’lu yıllar” referansının kaynağında herkesin malûmu olduğu üzere son dönemlerde özellikle Batı’da tırmanışa geçen İslâm düşmanı parti, düşünce ve hareketler var.

Bu düzlemdeki radikalliğin çağdaş açımlaması ise en yakıcı karşılığını “sağ-popülizm” kavramında buluyor.

21. yüzyıldaki ilk büyük çıkışını Avrupa’da yapan sağ-popülizm, Hindistan ve Brezilya gibi örneklerin yanı sıra Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) varlık belirtiyor. Dahası, 6 Ocak tarihindeki ABD Kongre Baskını projektörlerin dünyada yine ve yeniden sağ-popülizm sorunsalına çevrilmesine önayak oldu.

Peki, sağ-popülizm nasıl tanımlanabilir? Karşımızdaki olguya nispetle kimi analistlerin “faşist” vb. benzetmeleri doğru mu? Sağ-popülizmin belirli bir sosyo-kültürel şematiği var mı? Ve en önemlisi sağ-popülizmin geleceğini kimler, nasıl tayin edecek?

Bu sorulara Avrupa’yı tahlilimin merkezine alarak tatmin edici cevaplar sunmaya çalışacağım.

11 Eylül paradigmasıyla gelen ilk esintiler

11 Eylül 2001’de ABD’deki İkiz Kuleler saldırıları aslında Sovyetler Birliği’nin çözülmesini müteakip yeni bir raison d’être keşfetmek için kıvranan küresel düzene altın tepside bir fırsat verdi.

Samuel P. Huntington’un 1993 yılında Foreign Affairs dergisinde yayımlanan “Medeniyetler Çatışması mı?” (kitabı 1996’da basıldı) başlıklı makalesinde çizdiği teorik çerçevenin bir bakıma somutlaşması demekti bu.

11 Eylül sonrasında gelişen olaylar zincirine bakıldığında halkalardan bazılarının Huntington’u haklı, bazılarınınsa haksız çıkardığı tespit edilebilir ancak konumuz bu değil.

Huntington bahsini açmamın ana sebebi başvurduğu “medeniyet” ölçüsüdür. Bu ölçüyü önemsiyorum zira çağdaş sağ-popülizmi ve onun yankılanmalarını doğru kavramak için “medeniyet” vurgusu belirleyicidir.

11 Eylül saldırıları İslâm coğrafyasına odaklanan savaşları, bu savaşlar da muazzam göç akımlarını kışkırttı. Hâlihazırda zaten “küreselleşme” evresine giren ve küreselleşmeyi dünyanın diğer bölgelerine kıyasla ilk aşamada daha yoğun yaşayan Batı ama özellikle de Avrupa muhtelif göç akışlarının da ilk ve son durağına dönüştü.

Sağ-popülizmin kökenleri

Bugünkü sağ-popülistlerin nüvesini teşkil eden Avrupa milliyetçiliği, 1990’lar boyunca belli bir kıvamda göç ve göçmen karşıtlığı politikasını izlemekle birlikte günümüzdeki gibi göç veya göçmenler arasında hiyerarşik bir tasnife girişmiyordu.

Açıklayayım. Temelleri 1985 yılında atılan ancak Avrupa Birliği (AB) bünyesinde asıl 1990’lar boyunca yaygınlaşan Schengen Antlaşması’nın imzalanması eski kıta içinde bazı kesimlerin rahatsızlık dillendirmesine yol açtı.

Rahatsızlıkların en cüsselisi milliyetçi cenahtan yükseldi.

Örneğin diğerlerine göre daha kalkınmış bir mertebedeki Fransa, Almanya vb. ülkelerde Polonyalıların, Portekizlilerin veya Yunanların yerel ahaliden, daha doğrusu “ulusal” gövdeden, iş ve aş çaldıklarına dair tezlerin ileri sürülmesi pek sıradan bir hadiseydi. Öyle ki mesela Fransa’da “Polonyalı muslukçular”, “Portekizli temizlikçiler” vb. stereotipik yaklaşımlar fevkalade doğal karşılanabiliyordu.

Başka bir ifadeyle Mağribîler, Ortadoğulular ve hatta Türkler gibi “ayrı” kültür havzalarından gelenlere karşı takınılan hususî tavırla kendilerinden daha az gelişmiş Avrupa ülkelerinden gelenlere karşı takınılan tavrın arasında sadece bir tür kontrast farkı oluyordu.

11 Eylül paradigması ve onun bağrında taşıdığı “medeniyet” mesajı her şeyden önce işte bu algıyı sarstı.

ABD eski Başkanı George W. Bush’un ağzından dökülen “iyi-kötü”, “biz-onlar” ve “medenî-barbar” şeklindeki dikotomik sınıflandırmalar, Batı toplumlarına “dünyayı okuma ve anlamlandırmada zihinsel kısa yollar” olarak sirayet etti.

Afganistan, Irak vd. derken, topyekûn İslâm âlemini ve Müslümanları (birey, toplum ve uluslarla birlikte) hedef almaya yönelen askerî, siyasî, kültürel ve psikolojik harekâtlar silsilesi neticesinde meydana yukarıda zikrettiğim döngüyü yerleştirdi.

Doğu toplumları için daha çok savaşa, yıkıma ve yoksulluğa, Batı toplumları için ise daha çok göçe, göçmene ve iç-dış teröre tekabül eden işbu döngü nihayetinde çağdaş sağ-popülizmin de fideliklerini sağladı.

Milliyetçilik yükselirken

Coğrafî konumu hasebiyle Batı cephesinde Avrupa kıtası mevzubahis döngüye en hızlı kapılan bölgelerden biri oldu.

Her ne kadar bugünlerde herkes milliyetçiliğin yeni yeni (en azından son on yılın bir marifetiymiş gibi göstererek) yükseldiğini iddia etse de gerçekte Avrupa’da 1945-sonrası milliyetçiliğin yeniden güçlenmesi meselesi 1990’ların ortalarında şekillenmeye başlamıştır.

Fransa’da Jean-Marie Le Pen ve Avusturya’da Jörg Haider gibi isimler 11 Eylül öncesinde zaten gitgide büyüyen siyasî oluşumlara liderlik ediyorlardı.

Bu milliyetçi şahsiyetler o yıllarda politik hatlarını iki başat eksene dayandırdılar: AB karşıtlığı yani AB’nin kurumsal varlığının kesin reddi ve küreselleşme karşıtlığı yani dünyanın ufalıp ulusal sınırları aşındırmasına itiraz.

Göç akımlarının bu iki cereyanın kaçınılmaz bir yansıması olarak değerlendirilmesi gerektiğini ve göçü engellemek için önce AB-küreselleşme çiftinin durdurulmasının icap ettiğini belirttiler. Hâl böyle olunca göç başlığı siyasetlerinde kendiliğinden bir “sebep” değil, sebepleriyle mücadele edilmesi lazım gelen bir “sonuç” idi.

Dönemin koşullarında bu çizgideki milliyetçi siyaset hem rağbet gördü hem de şiddetle tenkit edildi.

Rağbet gördü zira bugün sağ-popülistlerin kaymağını yedikleri toplumsal dokudaki kitlesel metamorfoz tam olarak bu döneme denk düşer.

Proleterleşen Avrupa milliyetçiliği

Gerçekten de 1990’lardan itibaren Avrupa’da milliyetçiliğin sosyal iskeleti çok ciddi biçimde proleterleşmiştir. Geçmişte büyük kentlerin periferisindeki yoksullar akın akın sosyalist-komünist partilere meylederken, 1990’lar bu eğilimi deyim yerindeyse “bıçak gibi” kesmiş, rüzgârları milliyetçilerin lehine çevirmiştir.

Küreselleşmenin ve neo-liberalizmin kaybeden yığınları, kentli yoksullar ve genel anlamda proletarya böylelikle milliyetçi reflekslerle donanmıştır.

Diğer yandan ise bu ilerleme şiddetle tenkit edildi zira muhaliflerine göre milliyetçiler söylemlerinde çağın terminolojisini yakalayamamışlardı. Muhaliflerin gözünde söz konusu zafiyet lânetlemeyi meşru kılıyor, ne kadar oy alırsa alsınlar milliyetçilerin “marjinal” statüsünü hak ettiklerini ispatlıyordu.

Ne var ki 11 Eylül paradigması bu anlayışı büsbütün değiştirecek ve arkadan gelen nesiller siyaseti hem tarz hem de içerik olarak altüst edecekti.

Sağ-popülizm ve yeni nesil siyasetçiler

Bir hususun altını kara kalemle çizeyim: Sağ-popülizm her şeyden önce bir “yeni nesil siyasetçi” ürünüdür.

Peki, kimlerden oluşur bu “yeni nesil siyasetçiler”?

Kabaca tasvir etmek gerekirse bunlar gençliklerini ana akım medyanın, analistlerin ve akademya mensuplarının yerli yersiz “faşist” ve “nazi” suçlamalarına maruz kalan zamanın liderlerinin gölgelerinde geçirdiler.

Tecrübe edindiler. Kendi liderleri statükoları istikrarsızlaştırmakta bir nevî “koçbaşı” işlevi görürlerken, onlar arka planda olan-biteni gözlemlediler ve yaşananlardan dersler çıkarmaya çalıştılar. “Lânetlenme” kapanından kurtulma zorunluluğu olduğunu müşahede ettiler. “Cız” eden konuların farkına vardılar.

Dolayısıyla “sistemi” iyi tanıyorlar. Fransa’da Ulusal Birlik partisinin başındaki Marine Le Pen, İtalya’da Lig partisi lideri Matteo Salvini, Hollanda’da ırkçı Özgürlük Partisi lideri Geert Wilders ve daha nice yeni nesil sağ-popülist siyasetçinin biyografilerine göz atıldığında tamamen benzer kişisel hikâyelere rastlanabilir.

Dahası ve en önemlisi, kendilerinden öncekilerinin mahkûm edildikleri muhalefet pozisyonuna hapsolmak istemiyorlar. İktidarı elde etmek amacındalar.

Sağ-popülizmi besleyen konjonktür ve yeni toplumsal değerler

Yeni neslin “imdat” çığlığına serdettiğim konjonktür yetişti.

Küreselleşmenin gelişmiş/gelişmekte olan ülke ayrımı yapmaksızın toplumlara verdiği sosyolojik hasar açığa çıktı.

Neo-liberal ekonomi-politiğin eşlik ettiği küreselleşme hem yeni ve tombul bir sınıf olan prekaryayı hem de üst üste binen ekonomik buhranları, savaşları, göçü ve terörü pekiştirdi.

Böylece yaşam kavgasına “medeniyet”, “kültür” ve “yaşam tarzı” gibi etkenler de dâhil edildi.

Milliyetçilerin aksine, sağ-popülistler Avrupa birlikteliğine cepheden karşı çıkmadılar. AB’nin kurumsallaşma eforlarını eleştirmekle birlikte “uluslar Avrupa’sı” kavramında kendilerine bir sığınak buluyorlar.

ABD öncülüğünde küresel bir taban fetheden İslâm düşmanlığını Avrupa medeniyetini, “Avrupa’ya özgü” yaşayış biçimini, adet ve gelenekleri koruma bahanesiyle özümsediler.

Dahası “normatif” plandaki düşmanlığı, Avrupa’da milliyetçilere nispetle bir “sonuç” olarak değil de bir “sebep” olarak idrak ettikleri Müslüman göçmenler ve hatta vatandaşlık hakkı kazanmış Müslümanlar üzerinden günlük hayata aktarmayı başardılar.

Sağ-popülizme sinen “dâhili kültürel Haçlı seferi” misyonu

Şimdi buradan yürüyorlar. Bu anlamda aslında sağ-popülizmi “küreselleşme mağduru Avrupalı beyaz insanın yerel hareketi” olarak bile lanse edebiliriz. Tabii bu “yerel” hareketin ihtiva ettiği “dâhilî kültürel Haçlı seferi” boyutunu ihmal etmemek kaydıyla!

“Dâhilî kültürel Haçlı seferi” diyorum zira sağ-popülizmin kendisine yüklediği misyonun bir açılımı da budur.

Her ne kadar Avrupa’daki (Doğu ve İber kısımları müstesna) Hristiyanlık müntesipler planında güç kaybetmişse de medeniyet-kültür ekseninde tam tersine kalkınmıştır. Nitekim “Avrupa” dediğimiz hadise son tahlilde Yunan aklı, Roma hukuku ve Hristiyan ahlâkı teslisini harmanlayan bir kültürün tezahürü değil midir?

Hâl böyle olunca Avrupa “Avrupa” olarak bilinçlendikçe, bu klasik vasıfları da aynı oradan görünür ve hissedilir olacaktır.

Sağ-popülistlerin üstlendikleri “dâhilî kültürel Haçlı seferi” ise Avrupa’nın işte bu kurucu sütunlarını “tehlikeye” atacağına kani olunan içteki Müslüman topluluğu hedef alıyor.

Fransa’da Renaud Camus’nün “Büyük İkame” kuramı, Almanya’da PEGİDA ve Avrupa’da artık neredeyse köşe bucak kullanılan “anti-Batı ırkçılığı” argümanı… Bunların hepsi mevzubahis “sefer ruhunun” en müşahhas izdüşümleridir. Bir de bu zihniyetin daha karanlık bir çehresi var ki, orada da yeraltı örgütlenmelerinden “yalnız kurt” eylemlerine varan adeta bir galaksi gizlidir.

Avrupa toplumlarının yadsınamayacak bir bölümünün yayılan mesajlara kayıtsız kalmadığı da açıktır. Öyle ki, sağ-popülistler artık Avrupa’nın pek çok devletinde bütün anketlerde birinci parti mevkiine eriştiler. Her yerde ya iktidar adayı ya bilfiil koalisyon ortağı ya da koalisyon ortağı adayılar.

Faşizmden farklı bir yol ve nereye varacağı meçhul

Sağ-popülistlerin peşlerinde geçmiş yüzyılın faşizm hayaletini sürükledikleri ifadesi bana son derece anakronik geliyor.

Avrupa’da faşizm de bir “nesil” işiydi, doğrudur. Ancak esasen bir “zaman” işiydi. La Belle Époque’un monotonluğuna, Birinci Dünya Savaşı’nın siperlerindeki ilk modern vahşete ve akabinde imzalanan sakat barış antlaşmalarına verilen yapısal ve bir o kadar keskin bir tepkiydi faşizm.

Totaliter bir temayülü, “yeni insan” tiplemesi ve sokak merakı vardı.

Geldi, yıktı-geçti ve gitti.

Bu anlamda faşizm kalıcı bir kalıp değildir, olmamıştır ve olamaz.

Sağ-popülizmin ise herhangi bir “antropolojik” anlam arayışı bulunmuyor. Aşkın, yarı-metafizik hiçbir amacı yok. Düz, dümdüz bir hareket bile denilebilir. Kendi payıma “medeniyet” algılarının dahi çok sınırlı ve yüzeysel kaldığını düşünüyorum.

Çoğunluğu putlaştıran dizgide sözde bir “doğrudan demokrasi” fetişiyle ise kitle-siyaset ilişkisinde faşizmden iyice ayrışıyor. Nitekim “popülist” nitelemesi de bir bakıma bu ayrışmadan süzülür.

Sokaktan hep çekindiler. Marine Le Pen’in Sarı Yelekliler eylemleri boyunca benimsediği çelişkili tutumlar buna çok iyi bir örnektir. Keza ABD’de Donald Trump’ın önce işaret fişeğini attığı ardından caydığı Kongre Baskını da öyle.

Çekindiler çünkü gölgesinde büyüdükleri milliyetçiliğin Avrupa’da şümullü bir “sokak tarihi” var ve muhtemelen eskilerle özdeşleştirilmek istemiyorlar.

Sağ-popülizm ete kemiğe büründüğü ilk günden bu yana daima “sistem içindeki ‘anti-sistem’ hareket” hüviyetiyle davranmıştır. Bundan sonra da irili-ufaklı birtakım “anlık” başıboş köpürmeler haricinde seyrinde cüsseli değişiklikler beklemiyorum.

Tehlikeli değişikliğin Avrupa’daki kolektif siyasî kültüre nispetle edindikleri nüfuz alanı olduğu kanısındayım.

Mesela geçmişte görüşlerindeki bütün zıtlıklara rağmen merhum Necmettin Erbakan’ın Jean-Marie Le Pen’le karşılıklı oturup saatlerce dünya meselelerini konuşabileceği bir ortam mümkündü.

Bugün ise Avrupa sağının çoğunluğu (istisnalarla) yukarıda bahsettiğim “sefer ruhu”nu kendi içinde kurumsallaştırma riski taşıyor.

Ve geleceği “meçhul” kılan da işte bu gidişattır.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 2 Şubat 2021’de yayımlanmıştır.

Sinan Baykent
Sinan Baykent
Sinan Baykent - Cenevre Üniversitesi’nde siyasal bilimler lisans ve siyasal psikoloji yüksek lisans tahsili gördü. 2011-2015 yılları arasında siyasal danışmanlık ve metin yazarlığı görevlerinde bulundu. 2015 yılından bu yana başta Hürriyet Daily News olmak üzere muhtelif yurtiçi ve yurtdışı gazetelerde, dergilerde ve platformlarda makaleler kaleme aldı. Son bir buçuk yıldır makalelerine dışarıdan yazdığı Independent Türkçe’de devam ediyor. Araştırma konuları arasında tarihsel Avrupa milliyetçiliği ve çağdaş sağ-popülist hareketler yer alıyor. Yayımlanmış iki kitabı var. Fransızca, İngilizce ve İspanyolca biliyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

“Sağ-popülizm”: Geçmişten bir hayalet mi zamanın çocuğu mu?

Sağ-popülizm nasıl tanımlanabilir? Kimi analistlerin “faşist” vb. benzetmeleri doğru mu? Sağ-popülizmin belirli bir sosyo-kültürel şematiği var mı? Sağ-popülizmin geleceğini kimler, nasıl tayin edecek? Sinan Baykent yazdı.

Günümüz ikliminin pek çok açıdan 1930’lu yılları andırdığına ilişkin yapılan yorumlar olağanlaştı.

“1930’lu yıllar” referansının kaynağında herkesin malûmu olduğu üzere son dönemlerde özellikle Batı’da tırmanışa geçen İslâm düşmanı parti, düşünce ve hareketler var.

Bu düzlemdeki radikalliğin çağdaş açımlaması ise en yakıcı karşılığını “sağ-popülizm” kavramında buluyor.

21. yüzyıldaki ilk büyük çıkışını Avrupa’da yapan sağ-popülizm, Hindistan ve Brezilya gibi örneklerin yanı sıra Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) varlık belirtiyor. Dahası, 6 Ocak tarihindeki ABD Kongre Baskını projektörlerin dünyada yine ve yeniden sağ-popülizm sorunsalına çevrilmesine önayak oldu.

Peki, sağ-popülizm nasıl tanımlanabilir? Karşımızdaki olguya nispetle kimi analistlerin “faşist” vb. benzetmeleri doğru mu? Sağ-popülizmin belirli bir sosyo-kültürel şematiği var mı? Ve en önemlisi sağ-popülizmin geleceğini kimler, nasıl tayin edecek?

Bu sorulara Avrupa’yı tahlilimin merkezine alarak tatmin edici cevaplar sunmaya çalışacağım.

11 Eylül paradigmasıyla gelen ilk esintiler

11 Eylül 2001’de ABD’deki İkiz Kuleler saldırıları aslında Sovyetler Birliği’nin çözülmesini müteakip yeni bir raison d’être keşfetmek için kıvranan küresel düzene altın tepside bir fırsat verdi.

Samuel P. Huntington’un 1993 yılında Foreign Affairs dergisinde yayımlanan “Medeniyetler Çatışması mı?” (kitabı 1996’da basıldı) başlıklı makalesinde çizdiği teorik çerçevenin bir bakıma somutlaşması demekti bu.

11 Eylül sonrasında gelişen olaylar zincirine bakıldığında halkalardan bazılarının Huntington’u haklı, bazılarınınsa haksız çıkardığı tespit edilebilir ancak konumuz bu değil.

Huntington bahsini açmamın ana sebebi başvurduğu “medeniyet” ölçüsüdür. Bu ölçüyü önemsiyorum zira çağdaş sağ-popülizmi ve onun yankılanmalarını doğru kavramak için “medeniyet” vurgusu belirleyicidir.

11 Eylül saldırıları İslâm coğrafyasına odaklanan savaşları, bu savaşlar da muazzam göç akımlarını kışkırttı. Hâlihazırda zaten “küreselleşme” evresine giren ve küreselleşmeyi dünyanın diğer bölgelerine kıyasla ilk aşamada daha yoğun yaşayan Batı ama özellikle de Avrupa muhtelif göç akışlarının da ilk ve son durağına dönüştü.

Sağ-popülizmin kökenleri

Bugünkü sağ-popülistlerin nüvesini teşkil eden Avrupa milliyetçiliği, 1990’lar boyunca belli bir kıvamda göç ve göçmen karşıtlığı politikasını izlemekle birlikte günümüzdeki gibi göç veya göçmenler arasında hiyerarşik bir tasnife girişmiyordu.

Açıklayayım. Temelleri 1985 yılında atılan ancak Avrupa Birliği (AB) bünyesinde asıl 1990’lar boyunca yaygınlaşan Schengen Antlaşması’nın imzalanması eski kıta içinde bazı kesimlerin rahatsızlık dillendirmesine yol açtı.

Rahatsızlıkların en cüsselisi milliyetçi cenahtan yükseldi.

Örneğin diğerlerine göre daha kalkınmış bir mertebedeki Fransa, Almanya vb. ülkelerde Polonyalıların, Portekizlilerin veya Yunanların yerel ahaliden, daha doğrusu “ulusal” gövdeden, iş ve aş çaldıklarına dair tezlerin ileri sürülmesi pek sıradan bir hadiseydi. Öyle ki mesela Fransa’da “Polonyalı muslukçular”, “Portekizli temizlikçiler” vb. stereotipik yaklaşımlar fevkalade doğal karşılanabiliyordu.

Başka bir ifadeyle Mağribîler, Ortadoğulular ve hatta Türkler gibi “ayrı” kültür havzalarından gelenlere karşı takınılan hususî tavırla kendilerinden daha az gelişmiş Avrupa ülkelerinden gelenlere karşı takınılan tavrın arasında sadece bir tür kontrast farkı oluyordu.

11 Eylül paradigması ve onun bağrında taşıdığı “medeniyet” mesajı her şeyden önce işte bu algıyı sarstı.

ABD eski Başkanı George W. Bush’un ağzından dökülen “iyi-kötü”, “biz-onlar” ve “medenî-barbar” şeklindeki dikotomik sınıflandırmalar, Batı toplumlarına “dünyayı okuma ve anlamlandırmada zihinsel kısa yollar” olarak sirayet etti.

Afganistan, Irak vd. derken, topyekûn İslâm âlemini ve Müslümanları (birey, toplum ve uluslarla birlikte) hedef almaya yönelen askerî, siyasî, kültürel ve psikolojik harekâtlar silsilesi neticesinde meydana yukarıda zikrettiğim döngüyü yerleştirdi.

Doğu toplumları için daha çok savaşa, yıkıma ve yoksulluğa, Batı toplumları için ise daha çok göçe, göçmene ve iç-dış teröre tekabül eden işbu döngü nihayetinde çağdaş sağ-popülizmin de fideliklerini sağladı.

Milliyetçilik yükselirken

Coğrafî konumu hasebiyle Batı cephesinde Avrupa kıtası mevzubahis döngüye en hızlı kapılan bölgelerden biri oldu.

Her ne kadar bugünlerde herkes milliyetçiliğin yeni yeni (en azından son on yılın bir marifetiymiş gibi göstererek) yükseldiğini iddia etse de gerçekte Avrupa’da 1945-sonrası milliyetçiliğin yeniden güçlenmesi meselesi 1990’ların ortalarında şekillenmeye başlamıştır.

Fransa’da Jean-Marie Le Pen ve Avusturya’da Jörg Haider gibi isimler 11 Eylül öncesinde zaten gitgide büyüyen siyasî oluşumlara liderlik ediyorlardı.

Bu milliyetçi şahsiyetler o yıllarda politik hatlarını iki başat eksene dayandırdılar: AB karşıtlığı yani AB’nin kurumsal varlığının kesin reddi ve küreselleşme karşıtlığı yani dünyanın ufalıp ulusal sınırları aşındırmasına itiraz.

Göç akımlarının bu iki cereyanın kaçınılmaz bir yansıması olarak değerlendirilmesi gerektiğini ve göçü engellemek için önce AB-küreselleşme çiftinin durdurulmasının icap ettiğini belirttiler. Hâl böyle olunca göç başlığı siyasetlerinde kendiliğinden bir “sebep” değil, sebepleriyle mücadele edilmesi lazım gelen bir “sonuç” idi.

Dönemin koşullarında bu çizgideki milliyetçi siyaset hem rağbet gördü hem de şiddetle tenkit edildi.

Rağbet gördü zira bugün sağ-popülistlerin kaymağını yedikleri toplumsal dokudaki kitlesel metamorfoz tam olarak bu döneme denk düşer.

Proleterleşen Avrupa milliyetçiliği

Gerçekten de 1990’lardan itibaren Avrupa’da milliyetçiliğin sosyal iskeleti çok ciddi biçimde proleterleşmiştir. Geçmişte büyük kentlerin periferisindeki yoksullar akın akın sosyalist-komünist partilere meylederken, 1990’lar bu eğilimi deyim yerindeyse “bıçak gibi” kesmiş, rüzgârları milliyetçilerin lehine çevirmiştir.

Küreselleşmenin ve neo-liberalizmin kaybeden yığınları, kentli yoksullar ve genel anlamda proletarya böylelikle milliyetçi reflekslerle donanmıştır.

Diğer yandan ise bu ilerleme şiddetle tenkit edildi zira muhaliflerine göre milliyetçiler söylemlerinde çağın terminolojisini yakalayamamışlardı. Muhaliflerin gözünde söz konusu zafiyet lânetlemeyi meşru kılıyor, ne kadar oy alırsa alsınlar milliyetçilerin “marjinal” statüsünü hak ettiklerini ispatlıyordu.

Ne var ki 11 Eylül paradigması bu anlayışı büsbütün değiştirecek ve arkadan gelen nesiller siyaseti hem tarz hem de içerik olarak altüst edecekti.

Sağ-popülizm ve yeni nesil siyasetçiler

Bir hususun altını kara kalemle çizeyim: Sağ-popülizm her şeyden önce bir “yeni nesil siyasetçi” ürünüdür.

Peki, kimlerden oluşur bu “yeni nesil siyasetçiler”?

Kabaca tasvir etmek gerekirse bunlar gençliklerini ana akım medyanın, analistlerin ve akademya mensuplarının yerli yersiz “faşist” ve “nazi” suçlamalarına maruz kalan zamanın liderlerinin gölgelerinde geçirdiler.

Tecrübe edindiler. Kendi liderleri statükoları istikrarsızlaştırmakta bir nevî “koçbaşı” işlevi görürlerken, onlar arka planda olan-biteni gözlemlediler ve yaşananlardan dersler çıkarmaya çalıştılar. “Lânetlenme” kapanından kurtulma zorunluluğu olduğunu müşahede ettiler. “Cız” eden konuların farkına vardılar.

Dolayısıyla “sistemi” iyi tanıyorlar. Fransa’da Ulusal Birlik partisinin başındaki Marine Le Pen, İtalya’da Lig partisi lideri Matteo Salvini, Hollanda’da ırkçı Özgürlük Partisi lideri Geert Wilders ve daha nice yeni nesil sağ-popülist siyasetçinin biyografilerine göz atıldığında tamamen benzer kişisel hikâyelere rastlanabilir.

Dahası ve en önemlisi, kendilerinden öncekilerinin mahkûm edildikleri muhalefet pozisyonuna hapsolmak istemiyorlar. İktidarı elde etmek amacındalar.

Sağ-popülizmi besleyen konjonktür ve yeni toplumsal değerler

Yeni neslin “imdat” çığlığına serdettiğim konjonktür yetişti.

Küreselleşmenin gelişmiş/gelişmekte olan ülke ayrımı yapmaksızın toplumlara verdiği sosyolojik hasar açığa çıktı.

Neo-liberal ekonomi-politiğin eşlik ettiği küreselleşme hem yeni ve tombul bir sınıf olan prekaryayı hem de üst üste binen ekonomik buhranları, savaşları, göçü ve terörü pekiştirdi.

Böylece yaşam kavgasına “medeniyet”, “kültür” ve “yaşam tarzı” gibi etkenler de dâhil edildi.

Milliyetçilerin aksine, sağ-popülistler Avrupa birlikteliğine cepheden karşı çıkmadılar. AB’nin kurumsallaşma eforlarını eleştirmekle birlikte “uluslar Avrupa’sı” kavramında kendilerine bir sığınak buluyorlar.

ABD öncülüğünde küresel bir taban fetheden İslâm düşmanlığını Avrupa medeniyetini, “Avrupa’ya özgü” yaşayış biçimini, adet ve gelenekleri koruma bahanesiyle özümsediler.

Dahası “normatif” plandaki düşmanlığı, Avrupa’da milliyetçilere nispetle bir “sonuç” olarak değil de bir “sebep” olarak idrak ettikleri Müslüman göçmenler ve hatta vatandaşlık hakkı kazanmış Müslümanlar üzerinden günlük hayata aktarmayı başardılar.

Sağ-popülizme sinen “dâhili kültürel Haçlı seferi” misyonu

Şimdi buradan yürüyorlar. Bu anlamda aslında sağ-popülizmi “küreselleşme mağduru Avrupalı beyaz insanın yerel hareketi” olarak bile lanse edebiliriz. Tabii bu “yerel” hareketin ihtiva ettiği “dâhilî kültürel Haçlı seferi” boyutunu ihmal etmemek kaydıyla!

“Dâhilî kültürel Haçlı seferi” diyorum zira sağ-popülizmin kendisine yüklediği misyonun bir açılımı da budur.

Her ne kadar Avrupa’daki (Doğu ve İber kısımları müstesna) Hristiyanlık müntesipler planında güç kaybetmişse de medeniyet-kültür ekseninde tam tersine kalkınmıştır. Nitekim “Avrupa” dediğimiz hadise son tahlilde Yunan aklı, Roma hukuku ve Hristiyan ahlâkı teslisini harmanlayan bir kültürün tezahürü değil midir?

Hâl böyle olunca Avrupa “Avrupa” olarak bilinçlendikçe, bu klasik vasıfları da aynı oradan görünür ve hissedilir olacaktır.

Sağ-popülistlerin üstlendikleri “dâhilî kültürel Haçlı seferi” ise Avrupa’nın işte bu kurucu sütunlarını “tehlikeye” atacağına kani olunan içteki Müslüman topluluğu hedef alıyor.

Fransa’da Renaud Camus’nün “Büyük İkame” kuramı, Almanya’da PEGİDA ve Avrupa’da artık neredeyse köşe bucak kullanılan “anti-Batı ırkçılığı” argümanı… Bunların hepsi mevzubahis “sefer ruhunun” en müşahhas izdüşümleridir. Bir de bu zihniyetin daha karanlık bir çehresi var ki, orada da yeraltı örgütlenmelerinden “yalnız kurt” eylemlerine varan adeta bir galaksi gizlidir.

Avrupa toplumlarının yadsınamayacak bir bölümünün yayılan mesajlara kayıtsız kalmadığı da açıktır. Öyle ki, sağ-popülistler artık Avrupa’nın pek çok devletinde bütün anketlerde birinci parti mevkiine eriştiler. Her yerde ya iktidar adayı ya bilfiil koalisyon ortağı ya da koalisyon ortağı adayılar.

Faşizmden farklı bir yol ve nereye varacağı meçhul

Sağ-popülistlerin peşlerinde geçmiş yüzyılın faşizm hayaletini sürükledikleri ifadesi bana son derece anakronik geliyor.

Avrupa’da faşizm de bir “nesil” işiydi, doğrudur. Ancak esasen bir “zaman” işiydi. La Belle Époque’un monotonluğuna, Birinci Dünya Savaşı’nın siperlerindeki ilk modern vahşete ve akabinde imzalanan sakat barış antlaşmalarına verilen yapısal ve bir o kadar keskin bir tepkiydi faşizm.

Totaliter bir temayülü, “yeni insan” tiplemesi ve sokak merakı vardı.

Geldi, yıktı-geçti ve gitti.

Bu anlamda faşizm kalıcı bir kalıp değildir, olmamıştır ve olamaz.

Sağ-popülizmin ise herhangi bir “antropolojik” anlam arayışı bulunmuyor. Aşkın, yarı-metafizik hiçbir amacı yok. Düz, dümdüz bir hareket bile denilebilir. Kendi payıma “medeniyet” algılarının dahi çok sınırlı ve yüzeysel kaldığını düşünüyorum.

Çoğunluğu putlaştıran dizgide sözde bir “doğrudan demokrasi” fetişiyle ise kitle-siyaset ilişkisinde faşizmden iyice ayrışıyor. Nitekim “popülist” nitelemesi de bir bakıma bu ayrışmadan süzülür.

Sokaktan hep çekindiler. Marine Le Pen’in Sarı Yelekliler eylemleri boyunca benimsediği çelişkili tutumlar buna çok iyi bir örnektir. Keza ABD’de Donald Trump’ın önce işaret fişeğini attığı ardından caydığı Kongre Baskını da öyle.

Çekindiler çünkü gölgesinde büyüdükleri milliyetçiliğin Avrupa’da şümullü bir “sokak tarihi” var ve muhtemelen eskilerle özdeşleştirilmek istemiyorlar.

Sağ-popülizm ete kemiğe büründüğü ilk günden bu yana daima “sistem içindeki ‘anti-sistem’ hareket” hüviyetiyle davranmıştır. Bundan sonra da irili-ufaklı birtakım “anlık” başıboş köpürmeler haricinde seyrinde cüsseli değişiklikler beklemiyorum.

Tehlikeli değişikliğin Avrupa’daki kolektif siyasî kültüre nispetle edindikleri nüfuz alanı olduğu kanısındayım.

Mesela geçmişte görüşlerindeki bütün zıtlıklara rağmen merhum Necmettin Erbakan’ın Jean-Marie Le Pen’le karşılıklı oturup saatlerce dünya meselelerini konuşabileceği bir ortam mümkündü.

Bugün ise Avrupa sağının çoğunluğu (istisnalarla) yukarıda bahsettiğim “sefer ruhu”nu kendi içinde kurumsallaştırma riski taşıyor.

Ve geleceği “meçhul” kılan da işte bu gidişattır.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 2 Şubat 2021’de yayımlanmıştır.

Sinan Baykent
Sinan Baykent
Sinan Baykent - Cenevre Üniversitesi’nde siyasal bilimler lisans ve siyasal psikoloji yüksek lisans tahsili gördü. 2011-2015 yılları arasında siyasal danışmanlık ve metin yazarlığı görevlerinde bulundu. 2015 yılından bu yana başta Hürriyet Daily News olmak üzere muhtelif yurtiçi ve yurtdışı gazetelerde, dergilerde ve platformlarda makaleler kaleme aldı. Son bir buçuk yıldır makalelerine dışarıdan yazdığı Independent Türkçe’de devam ediyor. Araştırma konuları arasında tarihsel Avrupa milliyetçiliği ve çağdaş sağ-popülist hareketler yer alıyor. Yayımlanmış iki kitabı var. Fransızca, İngilizce ve İspanyolca biliyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x